DİL DEVRİMİ KOMEDİSİ ve GÂVURLUK...
Osmanlı medeniyeti ve dili hakkında incelemeler yapan bir Batılı münevver “Dünya dilleri içinde kelime hazinesinin zenginliği bakımından İngilizce’ye yaklaşmış tek dil, Osmanlı Türkçesidir!” tesbitiyle başladığı makalesinde, Osmanlı Türkçesinin Arab şivelerine ve Balkan dillerine derin tesirlerinden bahsediyor. Bu tesirlerin Osmanlı sonrasında ortaya çıkan çeşitli ülkelerde adetâ “kelime avcılığı” yoluyla yok edilmek istendiğini uzun uzadıya izâh ettikten sonra, nihayet sözü Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl mirasçısı olduğu düşünülen Cumhuriyet Türkiyesi’ne getiriyor ve burada oynanan “dil devrimi” komedisini acı acı tebessüm etmekten kendini alamayarak tasvir ederken, birdenbire, işin vahşetini tek vehlede gösterici şu misâli getiriyor: “Pascal’ın Pensees, Lamartine’in Meditations, La Rochefoucauld’nun Reflexions, Alain’in Idees adlı eserleri günümüz Türkçesine "Düşünceler" diye tercüme edilmiştir. Oysa ki Osmanlı Türkçesinde, bu kavramları, arzettikleri gâmızaları (nüans) zedelemeden karşılayacak dört kelime bulmak işten değildi!” Burada dikkat ederseniz, mesele dilden üç beş kelimeyi atmak değildir; burada mesele, fikir hayatımız ve tefekkür dünyamızın renklerini soldurmak, buudlarını ortadan kaldırmak, müfekkiremizin teneffüs borularını kesmek ve onu nefes alamaz, düşünemez, konuşamaz hâle getirmektir. Bu meyanda, bizim dil devrimcileri, Ortadoğulu ve Balkanlı hemcinslerinden daha gayur ve gâvur davranmışlardır. Ve böylece, fikir hayatımızda arzu edilen sükût sağlanmış, “devrim” başarıyla tamamlanmıştır.
Selim Gürselgil, Bir Usûl Denemesi: Akademya’nın Misyonu, -Ek. Gelenekten Geleceğe-, (I. Dönem, Ocak 1996, )
Akademya Yazıları
Kibirle tekebbür arasındaki nüans, kibrin kişinin kendini büyük görmesi, tekebbürün de bu duygunun davranışlara yansıması olduğudur.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
"Dizimizin dibinde yetişen çocuk ve gençlerin bizden ne kadar farklılaştıklarını pozitif anlamda önemsemeliyiz. Her ne kadar bizim gibi olmaya uğraşan öğrencilerimizi doğamız gereği pek sevsek de aslında doğru olan, bizden en azından bir miktar farklılaşma gayreti içinde olmalarını teşvik etmektir. Aristo'yu Platon'dan, Platon'u Sokrat'tan ya da İmam Yusuf ve İmam Muhammed'i Ebu Hanife'den ayıran ve onları bağımsız birer düşünür veya alim yapan nüans, hocalarından fikrî olarak farklılaşmalarıdır. Ancak biz bunu yapmaktan korkuyoruz, zira bizden farklılaşmalarını yabancılaşma olarak görme eğilimdeyiz." (Din Eğitimini Yeniden Düşünmek, Bayramali Nazıroğlu , Eski Yeni Yayinlari, s.51)
Sayfa 51 - Eski Yeni·Kitabı okuyor
Hüznün gülümsemesinde büyüleyici bir şey vardır! Gölge içinde bir ışık huzmesi, acı ile ümitsizlik arasındaki, teselliyi mümkün gösteren bir nüans.
Sayfa 812 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Güzel bir nüans yakalamış;
Herhangi bir günde büyük bir av yakalama olasılığı düşüktür. Böylece başarılı olarak avlandığı günlerde yiyeceğini paylaşarak, eve eli boş geldikleri başka günlerde diğer avcılardan et edinme şanslarını artırırlar. Erkekler ayrıca avlarda başarılı olma şanslarını artırmak ve avı eve taşımada yardım almak için bazen de gruplar halinde avlanırlar. Avcı-toplayıcıların herkese düzenli kaynak teminini sağlayacak şekilde son derece eşitlikçi olmaları ve karşılıklılık konusuna çok önem vermeleri şaşırtıcı değildir. Günümüzde açgözlülüğün ve bencilliğin günah olduğunu düşünürüz, ama avcı-toplayıcıların yüksek düzeyde işbirliği içeren dünyalarında paylaşmamak ve işbirliğinde bulunmamak, yaşam ile ölüm arasındaki fark anlamına gelebilirdi. Grup halinde işbirliğinde bulunmak avcı-toplayıcı yaşam biçimi için 2 milyondan fazla yıl boyunca elzem olmuştur.
Alıntı
TEKANLAMLILIK (DELEUZE, 1968) Tüm bireyleştirici farkları ve içsel modlulukları için, varlığın bir ve aynı anlamda söylenmesi. TARİHÇE Tekanlamlılık kavramının kaynağı, Jean Duns Scotus'un (1266-1308) sorduğu belirli bir sorudur. Dönemin tüm teolojisinin geçerliliği, bu basit ve mantıksal soruya dayanır. Bu soru, metafiziğe yeni alanlar da açar: Sonlu ve yaratılmış olan varlığın var olması, sonsuz ve yaratılmamış olan varlığın, yani Tanrının var olmasına nasıl katılabilir? Varlıkla Tanrı nasıl ortak bir var olma hâlini paylaşabilirler, hem de bu hâl her belirlenimde farklı modluluklar almayacaksa? Duns Scotus böylece yürürlükteki analojiyi de reddetmiş olur. Varlık, bir birimin tanımını bulacağı ortak, benzer bir varoluşa etkili bir şekilde sahip olamaz. Ortaya konan bu problemle birlikte, mantık metafiziğe yatırım yapar ve onu bilim olarak tesis eder (LP 1988, s. 13-15 [16-18]). Duns Scotus'un tekanlamlılık kavramını yaratarak verdiği yanıt, bu zorluğu mantıksal bir çözüme kavuşturur. Tekanlamlılık, farklı varolanlar için, varlıklar ve Tanrı için ortak olandır, bunların farklarını tam da içsel olarak kavrayandır. Bu ise, analojinin aksine, tekanlamlılık kavramının var olması için bir şeyde tikel ve bir bütün olarak cisimleşmesinin gerekmediği anlamına gelir. Tanrı, aynı anda hem varlıktadır hem de değildir. Tanrının yaratılmış olmaması gibi, varlık da sonsuz değildir. Yine de Tanrı, varlıktadır, tıpkı varlığın Tanrıda olması gibi (a.g.e., s. 95 [107]). Demek ki varolanın fark olarak ifadesi yine varolana aittir. Bu aitliğin ilkesi, tekanlamlılıktır. Varolanın edimselliği olarak form, böylece hep tekil ola caktır. Aslında form, ancak ifadesi son derece değişken olan bir varolanın etkisi altında kendini gösterecektir. Bu form, açık kalacaktır, başka bir deyişle
Sayfa 289·Kitabı okudu
Alıntı