Çin edebiyatından okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum.
Öncelikle kitabın dili, anlatımı çok basit bir çok yerinde aynı cümlelerin kullanılıyor olması da biraz rahatsız edici gelmesine rağmen Fugui'nin yaşamına ortak oluverdim.
Çin kültür devrimi aşamalarının hikayenin kronolojik yapısını oluşturması da sayfalar arasındaki yolculuğumu daha verimli kıldı.
Hikayeye gelince çok can yakıcı göz yaşlarıma direnemediğim bir çok nüans yaşadım. Ölümün karanlığında defalarca mahsur kaldım. Her insan başka bir evren, her insan başka bir kitap aslında.
Fugui ile yolu kesişen gezginin böyle bir hikayeyle karşılacağını kimbilebilirdi ki? Bu "kim bilebilirdi?" Sorusunu defalarca okuyacaksınız. Incelememin başında rahatsızlığımı belirttiğim durumun spesifik örneği bu soru cümlesi.
Kitabı okumadan önce kitapla ilgili incelemelere göz attım ve çoğunda aynı yargıya rastladım "adıyla bağdaşmayan bir kitap" ben bunun tam aksine kanaat getirdim. Kendim okuduktan sonra tam da adına yakışır bir kitap olduğunu düşünüyorum. Yaşamanın kaç ölüme gebe olduğunu anlatıyor bize. Ben bu kitabı tek cümle ile şu şekilde özetleyebilirim: "Ne kadar çok yaşarsan o kadar çok tanırsın ölümü."
Atatürk ile ilgili kitapların kütüphanemde azlığı dikkatimi çekti bu kitabı okuduktan sonra. Atatürk ‘ün fikirlerini oluştururken kimlerden feyz ve esin aldığını bilmek istediğim için kitabı okudum. Tevfik Fikret’ten başlayalım. Çok önemli bir münevver olan Tevfik Fikret Atatürk ‘e batılılaşma noktasında esin kaynağı olmuştur diyebiliriz. Bir şiirinde Tevfik Fikret : Yüklen ne varsa getir bir parça meskenetfiken, ruhu ve idraki besleyen dizelerini söylemiş ,çağının çok ötesinde bir şairdir ve Atatürk'e ilham olmuştur.Kitapta Namık Kemal’in de Musafa Kemal’I etkileyen diğer bir vatan şairi olduğundan bahsediyor fakat bir farkla diyor : Mustafa Kemal Namık Kemal kadar romantik değildi fakat vatan, hürriyet konularında kendisini takip ederdi.Namık Kemal’in : Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini, yoğ imiş kurtaracak bahtı kara maderini dizelerine Atatürk ‘ten olumlu yanıt gelmiştir. Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini, vardır kurtaracak bahtı kara maderini. Atatürk hepimizin bildiği gibi eğitime son derece önem veren bir liderdi ve özellikle okul yıllarındaki tarih öğretemeninden bahsetmiştir kitapta yazılana göre. Tarih bilmeden günü , geleceği yorumlamak mümkün olamayacağından tarihe fazlaca önem vermiştir. Fransız Devriminden esinlenmiş ve Fransız Filozof JJ. Rousseau etkilendiği ve esinlendiği bir diğer kişidir. Ziya Gökalp de etkilendiği bir başka aydındır aralarında nüans açısından bazı belirgin durumlar olsa da Ziya Gökalp Atatürk’ün zihninde yer etmiştir. İncelememi Atatürk’ün bir sözü ile bitirmek istiyorum: Çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım. Bu sözle Atatürk ‘ün donanımı, bilgisi ve bilgi açlığı kendisine bir kere daha hayran olmamı sağlamıştır.
Əziz Yaqubzadə - “Dostum robot”
Yazıçıdan oxuduğum artıq üçüncü kitabdır və hər birini sevə-sevə oxumuşam. Bundan əvvəl “Bir sən qədər” və “Səndən ötrü” kitablarını oxumuşdum. Bu kitabını isə sonuncu uşaq festivalından, elə satışa təzə çıxan ərəfədə almışdım.
Kitab balaca bir qızın - Leylanın dilindən nəql olunur. Leyla dostu olmayan, tək gəzib tək əylənən, bir növ təklikdən zövq alan asosial bir uşaqdır. Ana, ata və Leylanın birlikdə keçən həyat tərzindən bəhs edən bu kitabda hər şeyə Leylanın gözüylə baxırıq, onun dünyagörüşünü, bəyəndiyi və nifrət etdiyi şeyləri elə onun öz dilindən eşidirik. Günlərin bir günü Leyla təsadüfən bir robot tapır. İlk başda onu götürmək istəməsə də, sonradan məcbur qalıb evə gətirir və onunla dostlaşır. Hadisələr də elə bundan sonra başlayır.
Kitabda ən çox bəyəndiyim dialoqların çox təbii olması idi. Oxuduqca Leylanın hərəkətləri, danışıq tərzi insanın üzündə gülümsəmə yaradırdı. Karikaturalar da çox gözəl idi. Verdiyi mesajlar, xüsusilə dostluğun önəmi çox yaxşı vurğulanıb. Doğrudan da, insan bir dost tapanda, tək olanda maraqsız gələn hər şeyə bir rəng qatılır, maraqsız olan hər şey maraqlı olmağa başlayır. Yazıçı bunu çox gözəl qeyd etmişdi.
Uşaq ədəbiyyatı olsa da, həmişə demişəm - bəzi şeylərdən dərs götürmək üçün böyüklər də oxumalıdır. Kitab təkliyin yaxşı olmadığını, dostun olanda həyatın daha maraqlı olduğunu gözəl göstərir. Bəlkə müəllifin mesajı başqa idi, amma mənim bəyəndiyim nüans məhz dostluğun önəmli tutulması oldu.
Kitabdakı bəzi səhnələr də mənə “tək əldən səs çıxmaz” məsəlini xatırlatdı. Yəni insanlar bir-birinə dəstək olsalar, daha yaxşı nəticələr əldə edə bilərlər. Düz başa düşmüşəmsə, o səhnələr də gözəl idi.
Leylanın məktəbə olan üsyanını isə başa düşürdüm və gülümsəyərək oxuyurdum, çünki özüm də vaxtilə
Oldukça uzun bir inceleme olacak: İnceleme ve özet seklinde. SPOİLER İÇERİR DİKKAT!!
Yaşar Kemal’in Teneke romanı, her ne kadar yerel ağızlar ve yoğun yöresel ifadeler nedeniyle yer yer okuma akışını zorlaştırsa da, okuyucuya sunduğu o samimi anlatımıyla tam bir Toplumcu Gerçekçi klasik. Ben Yaşar Kemal'le, Orhan Kemal'le, Fakir Baykurt'la çok geç tanıştım. Biraz tersten başladım edebiyata ilkokul ve lisede Rus edebiyatını çok severdim.
Romanın yapısal olarak iki farklı yazım tarzından (bir kısmı tiyatro, bir kısmı düz metin) oluşması ve olay örgüsünde ufak nüans farklarının bulunması edebi açıdan ilginç bir deneyim. Ancak bir okur olarak ben ikinci kısımdaki o tiyatro kısmının tamamen düz yazıya çevrilmesini ve kitabının orada yer alan olay örgüsü üzerine kurgulanmasını isterdim.
Kitabı okurken asıl yoğunlaştığım ve beni derin düşüncelere sevk eden kısım, genç Kaymakam Fikret’in iç dünyası ve bürokratik yalnızlığı oldu. Yazarın, onun içsel sorgulamalarına daha fazla yer vermesini çok isterdim. Çünkü devlet mekanizmasında, hele ki böylesine sorumluluk gerektiren makamlarda işe yeni başlayan biri için hayat asla kitaplarda yazıldığı gibi ilerlemiyor. Fakültede, kanunlarda öğrendiğiniz teorik bilgiler sizi pratik yaşamın kurtlar sofrasına hazırlamaya yetmiyor. Önünüze "Ne olacak ki, altı üstü bir imza" diye getirilen kağıtların arkasındaki trajedileri görebilmek için acı tecrübeler gerekiyor. Tam da bu noktada, romandaki Katip Resul karakteri gibi, bürokrasiyi ve hayatı iyi bilen akıl hocalarına denk gelmenin memuriyette ne kadar büyük bir şans olduğunu kendi hayatımdan da biliyorum. Memur olan arkadaşlar beni anlayacaktır.
Ancak mesleğe çok erken yaşta başlamış ve çekirdekten yetişmiş bir devlet memuru olarak, Kaymakam Fikret’in yöntemine dair bir şerh düşmeden
TenekeYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 201712,3bin okunma
Ruh adam, Selim Pusat'ın macerasını anlatır. Selim "iyi-zararsız", pusat "silah" demek. Burada bile ince bir nüans var. Selim ordudan ihraç edilen bir yüzbaşıdır. Öğretmen olan eşinin öğrencilerinden birine aşık olur. Bu aşk yüzünden başka bir alemde yargılanmasına kadar uzanan bi olay örgüsüne sahip.
Selim Pusat'ın mahkemede yargılanma kısmı gerçekten çok etkileyicidir... Kafamda sahneler canlanmıştı çok güzeldi. Selim Pusat'ın yargılanmasında herkesi tek tek görüp duydum. ruh hallerinin geçişlerini hissettim. Herkes Adalet dilerken annesinin merhamet dilemesi tüylerimi diken diken etmişti. Hele Selim in Güntülü'ye yazdığı 'Geri gelen mektup' şiiri bence Türk edebiyatının en iyi şiirlerinden biridir. Aslında ruh adam Türk edebiyatının en iyi eserlerindendir.
Ruh AdamHüseyin Nihâl Atsız · Ötüken Neşriyat · 201934bin okunma
Nuri Demirağ’ın hem yaşadığı dönemi hem de bu ülke için yaptıklarını titizlikle gözler önüne seren bir kitap. Demiryollarıyla yurdu dört bir yandan ören dev bir müteahhit, havacılık vizyonunu yaşatabilmek için siyasete girmek zorunda kalan bir iş insanı... Sıfırdan başlayıp emeğiyle, mücadelesiyle ve vatan sevgisiyle yükselen bu isim; uçak fabrikaları ve Gök Okulu'nu kurarak gözünü göklere dikmiş. Ancak doğru gördüğü liberal politikalar gerçekleşmeyince ve idealleri siyasi engellere takılınca, projelerini korumak adına Türkiye'nin ilk muhalefet partisini kurmak zorunda kalmış. Kitabı okurken, onun var ettiği bu muazzam potansiyelin nasıl heba oluşuna şahit oluyoruz.
Eser; liberal, devletine bağlı ve hayırsever bir iş insanı olan Demirağ’ın hayatını adeta bir belge niteliğinde anlatıyor. Duygusal yönü biraz zayıf; ailesine ya da sosyal çevresine dair çok fazla nüans barındırmıyor ama kronolojik olarak aktardığı olaylar yine de şaşırtıcı. İnşa ettiği tren yollarına, fabrikalara ya da uçaklara dair teknik detaylar bekleyenler aradığını bulamayabilir. Kitap daha ziyade, genel hatlarıyla Nuri Demirağ’a ve o dönemin Türkiye'sine ayna tutan bir dönem panoraması sunuyor.