ALTIN TAHTIN GÖLGESİNDE BİR SORU İŞARETİ: SABA KRALİÇESİ BELKIS Tarih, çoğu zaman tahtına oturmuş erkeklerin hikâyesini yazar. Ama bazı figürler vardır ki sayfaların arasından sıyrılıp mitolojiye geçer; sözlerinde değil, sorularında güçlüdür onlar. Belkıs, işte böyle bir isim. Eski Ahit'in I. Krallar kitabında adına rastladığımız Saba Kraliçesi çoktan efsaneleşmiş bir hükümdar olarak karşımıza çıkar. Bilge kral Süleyman'ın ününü duyan Belkıs, onu sınamak amacıyla yola çıkar; beraberinde baharat, altın ve değerli taşlardan oluşan muazzam bir kafile getirir. Bu ziyaret salt bir diplomatik temas değildir: bir zekanın başka bir zekayı ölçmeye çalışmasıdır. Sorular sorar. Cevapları dinler. Ama metnin kendisi, onun bu sınavdan nasıl çıktığını açıkça söylemez — sanki asıl soru, okuyucuya bırakılmıştır. Belkıs'ın görsel sanatlardaki serüveni, metinden çok daha uzun soluklu olmuştur. Ortaçağ Avrupası'nda Saba Kraliçesi, Hristiyan ikonografisinin içine sızar. Doğu sanatında ise tablo farklıdır. İslam geleneğinde, özellikle İran minyatür geleneğinde şatafatlı bir figüre dönüşür. Süleyman'ın sarayındaki cam zemin sahnesi — bacaklarını suya değdiğini sanıp eteğini kaldırdığı an — asırlarca resmedilmiştir. Bu sahne hem kraliçenin yanılgısını hem de Süleyman'ın büyüleyici kudretini görselleştirir; ama dikkatli bakıldığında Belkıs'ın bu sınavdan da yüzü ak çıktığı görülür: yanılgısını saklamaz, öğrenir ve adapte olur. Rönesans'ta Lorenzo Ghiberti'nin Floransa Vaftizhanesi'nin Cennet Kapıları için döktüğü bronz paneller arasında da Saba Kraliçesi yer alır; Süleyman'la buluşmasının heykel diliyle anlatıldığı bu sahne adeta Avrupa'nın kolektif belleğine kazınmıştır. Antik Yemen coğrafyasında hüküm sürdüğü tahmin edilen Seba/Saba Krallığı'nın (MÖ 10.–4. yy.) varlığı arkeolojik
Uruk Uruk (Sümerce: Unug, bugünkü Tel el-Varka/Irak), dünyanın ilk büyük şehri ve Sümer uygarlığının beşiği olarak kabul edilir. Kuruluş ve Erken Dönem (MÖ ~5000-4000): Sümer Kral Listesi'ne göre Kral Enmerkar tarafından kurulduğu söylenir. İki ayrı yerleşim (Kullaba - Anu tapınağı ve Eanna - İnanna tapınağı) birleşerek büyüdü. Ubaid döneminden sonra hızla gelişti. Uruk Dönemi (MÖ ~4000-3100): En parlak çağı. Dünyanın ilk gerçek şehri haline geldi. Çivi yazısının öncüsü (piktogramlar) burada ortaya çıktı. Silindir mühür, büyük mimari (Anu Zigguratı, Beyaz Tapınak), mozaikli tapınaklar ve ilk devlet oluşumu burada gelişti. Zirve nüfusu: Şehirde ~40.000, çevresiyle 80.000-90.000 kişi (o dönemin en büyük metropolü). icaret kolonileri kurarak Mezopotamya'dan Mısır'a kadar etki yarattı.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Çizgi romanlar da açıklama ister, önsöz ister, inceleme ister
Martin Mystere - Sayı 217 - Dört Boyutlu Fidye "Fantazmagori" (Mystère'in Gizemleri) köşesi, serinin yaratıcısı Alfredo Castelli tarafından her sayının arkasına eklenen özel bir entelektüel/kültürel genel kültür bölümüdür. Bu bölümün hazırlanmasındaki temel amaçlar şunlardır: 1. Maceralardaki Gerçek ve Kurgu Sınırını Netleştirmek: Martin Mystère maceraları doğası gereği mitoloji, dinler tarihi, arkeoloji, gizemli bilimler, komplo teorileri ve ezoterizmle iç içedir. Okuyucunun kafasında *"Hikayede anlatılan bu efsane, tarihsel kişilik ya da bilimsel veri gerçek mi, yoksa tamamen kurgu mu?"* sorusu uyanır. Fantazmagori köşesi, macerada adı geçen konuların ve kavramların tarihsel dokümantasyonunu, kaynaklarını ve bilimsel gerçekliğini okuyucuya sunar. 2. Kültürel ve Felsefi Derinlik Kazandırmak: Görsellerdeki örnekte de görüldüğü üzere (yaşlılık kavramının etimolojisi, kutsal kitaplardaki kronolojiler, asırlık insanların tarihsel kayıtları, Faust efsanesinin gerçek kökeni vb.), sadece basit bir çizgi roman okuma deneyiminin ötesine geçerek okuyucuya felsefi, sosyolojik ve antropolojik bir bakış açısı kazandırmayı hedefler. 3. Okuyucuyla Entelektüel Bir Bağ Kurmak: Alfredo Castelli, bu köşeyi adeta okuyucuyla sohbet ettiği kişisel bir kürsü olarak kullanır. Kendi düştüğü kavramsal yanılgıları (örneğin "yaşlı" yerine "yaşça büyük" kelimesini kullanarak siyasi doğruculuk tuzağına düşmesi gibi) samimi bir dille paylaşır. Bu durum, Martin Mystère'i sadece bir macera çizgi romanı olmaktan çıkarıp "akıllıca kurgulanmış bir kültür dergisi" formuna ulaştırır. Bir önceki sayı olan Martin Mystere - Sayı 216 - Slumberland'a Dönüş devamı olan bu sayının okunurluguna bir katkı sunması açısından bu bölümü burada paylaşmayı uygun gördüm. # YAŞLILARA YOL AÇIN: ZAMANIN,
Hayata Dair
Gašru: Mezopotamya ve Ugarit’in Güç Tanrısı Gašru, eski Yakın Doğu panteonlarının gölgede kalmış ama ilginç bir figürüdür. Ugarit'te Gataru adıyla anılırdı; "güçlü, kuvvetli" anlamına gelen bu sözcük, hem bir tanrı adı hem de genel bir sıfat olarak kullanılırdı. Bu yönüyle Gašru, ruhsal güç, belki yeraltının karanlığıyla, belki ölüm sonrası alemle; kimi kaynaklara göre savaş ya da bitki dünyasıyla ilişkilendirilmiş olabilir. Zamanla, Mezopotamya'daki bazı tanrılar — Lugalirra ya da Erra gibi - Gašru'ya benzer niteliklerle algılanmış; bu da Gašru'nun doğrudan bir tanrı olarak değil ama karakter olarak anlam kazandığını gösteriyor. Neo-Babylon döneminde, Opis şehrinde Gašru adına tapınaklar olduğuna dair yazılı izler bulunur; bu da onun kültünün bir dönem varlığını sürdürdüğünü düşündürür. Öte yandan, Gašru'nun adı yalnızca bağımsız bir tanrı olarak değil, pek çok tanrının epiteti (sıfatı) olarak da geçer. Örneğin, yağmur ve fırtına tanrısı Adad, çoban tanrısı Dumuzi ya da aşk ve savaş tanrıçası İştar — kimi metinlerde "gašru / güçlü" sıfatıyla nitelenir. Bu, "Gašru" nun sabit bir kimlik değil, bir nitelik, bir güç sembolü olarak görüldüğünü işaret eder. Antik dünyanın tozlu arşivlerinde dolaşırken, bazı tanrı ve tanrıçaların görkemli tapınakları ve destanlarıyla karşılaşırız. Ancak bu büyük isimlerin gölgesinde, daha az bilinen ama işlevleri itibarıyla merkezi öneme sahip figürler de bulunur. İşte Gašru, tam da böyle bir figürdür: Adı bizzat "Güç" anlamına gelen, Ugarit'in sisli kıyılarından kadim Mezopotamya'nın bereketli ovalarına kadar uzanan kültürel bir köprü. Gašru (veya Ugaritçe’deki eşdeğeri Gataru), sadece bir tanrının adı değil, aynı zamanda mutlak ilahi kudretin ve yıkıcı gücün somutlaşmış haliydi. Gašru'nun hikayesi, kültürel alışverişin ve inanç
Yazarın Yazdığını Yap, Yaptığını Yapma
Hüseyin Rahmi Gürpınar diyor ki ''Kendisi ahlakın en aşağı derecesinde bocalayan bir adam aleme ahlak dersi vermek için nasıl kitap yazabilir?'' Cevap veriyorum Toplumlar, doğaları gereği ahlaki vaazlara, erdemli sözlere ve kendilerini doğru yola sevk edecek bilgelere açtır. Ahlakı en aşağı derecede bocalayan bir adam, bu pazarın büyüklüğünü ve kitlelerin neyi satın almak istediğini çok iyi bilir. Yazdığı kitap, onun için bir inancın değil, itibar, güç, para veya toplumsal kabul devşirme stratejisinin ürünüdür. Maskesi ne kadar parlaksa, arkasındaki çamur o kadar gizli kalır Örnekleri Jean-Jacques Rousseau (1712–1778) Aydınlanma çağının en önemli düşünürlerinden biridir. Modern pedagojinin (çocuk eğitiminin) temeli sayılan, bir çocuğun nasıl ideal, erdemli ve özgür bir birey olarak yetiştirilmesi gerektiğini anlatan "Emile" adlı başyapıtı yazmıştır. Toplumsal sözleşme ve ahlak üzerine ciltlerce vaaz vermiştir. Çelişkisi: Rousseau, hayat arkadaşı Thérèse le Vasseur’den doğan beş çocuğunun beşini de doğar doğmaz yetimhaneye (buluntu çocuk evine) terk etmiştir. O dönemde bu yetimhanelere bırakılan çocukların çok büyük bir kısmı açlıktan ve hastalıktan ölüyordu. Kendisine yöneltilen eleştirilere ise "Onlara bakacak param ve vaktim yoktu, devlet benden daha iyi eğitir" diyerek pişkin bir savunma yapmıştır. Çocuk eğitiminin kitabını yazan adam, kendi çocuklarını ölüme terk etmiştir. Arthur Schopenhauer (1788–1860) Kelimelerin tam anlamıyla bir "ahlak ve bilgece yaşam" rehberi olan "Hayatın Anlamı" ve "Mutlu Olma Sanatı" gibi eserlerin yazarıdır. Felsefesinde bencillikten arınmayı, diğer canlılara karşı derin bir merhamet duymayı (şefkat ahlakı) ve nefsin arzularını dizginlemeyi öğütler. Çelişkisi: Pratik hayatında Schopenhauer, merhametten uzak, kibirli ve
ROMA’DA ZİNA (M.Ö 17-18) Augustus döneminde (MÖ 18/17) kabul edilen Lex Iulia de Adulteriis Coercendis (Zinayı Önleme Julia Kanunu), Roma tarihinde zinayı ilk kez kamusal bir suç haline getiren önemli bir reformdur. Daha önce aile içi (özel) bir mesele olarak görülen zina, artık topluma ve devlete karşı işlenmiş bir suç olarak ele alınmaktaydı. Bu, Augustus’un ahlaki reformlarının (moral reforms) bir parçasıydı ve nüfusu artırma, aile yapısını güçlendirme ile “genus” (soy) saflığını koruma amaçlarını taşıyordu. Evli kadınlara zina: Cezası sürgün idi. Suçlu çiftler farklı adalara sürgün edilir, mallarının bir kısmı müsadere edilebilirdi. Ölüm cezası bazı durumlarda (örneğin baba veya koca yakalarsa) hâlâ mümkündü, ancak Augustus bu uygulamayı sınırlayarak mahkeme sürecini öne çıkardı. Önceki uygulamalar: Eskiden zina, babanın veya kocanın tercihine bağlı olarak ölüm veya boşanmayla sonuçlanabiliyordu. Augustus bunu devlet denetimine aldı. Augustus’un kendi kızı Julia’ya uygulaması: Augustus, kendi kızı Julia Maior’u (MÖ 2) zinadan dolayı Pandateria adasına sürgüne gönderdi. Bu, kanunun tarafsızlığını vurgulamak için sıkça anılan bir örnektir. Kanunlar demetinde şu hüküm yer alıyordu: “Kocanın ölümünden itibaren bir yıl (sonradan iki yıla çıkarıldı), boşanmadan itibaren 6 ay (sonradan 18 aya çıkarıldı) kadınlara yeniden evlenme yasağı (veya cezai yaptırımlı bekleme süresi) vardır.” Bu süreler, yas tutma, olası gebeliğin tespiti ve “genus” saflığını koruma amaçlıydı. Bekleme süresi dolmadan evlenenler, miras ve mal varlığı cezalarına maruz kalabiliyordu. Bu kural, Augustus’un evliliği teşvik politikasıyla bağlantılıdır. Augustus’un bu kanunları, ahlaki çöküşü düzeltme, doğum oranlarını artırma ve Roma’nın geleneksel değerlerini koruma