Fahiş fiyatlara satılan, ikinci gün solacak kokusuz kırmızı güllerin, kocaman kadife kalplerin, peluştan devasa ayıcıkların ve ısmarlama şarkıların arasında bir yerlerde “Aşk nedir” diye düşünüyorum.
Ben kendi aşk tarifimi biliyorum da, şu toplumda insanların aşkı tarifi neydi ve şimdilerde ne oldu diye düşünüyorum.
50’li yıllarda , Ahmet Muhip Dranas ne demiş bakın :
“Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.”
“Sana karşı yükseliyorum galibaaa” demiyor, dikkatinizi çekerim
Yeşil pencerenden bir gül at bana diyor.
Kimbilir, kızın gözleri yeşil belki de, gül dediği de bir anlamlı bakış...
Ve mevsim nasıl kaçınılmaz, nasıl doğallıkla gelirse, nasıl beklenerek gelirse, öyle gelmiş sevdiceğinin kapısına.
İfadenin güzelliğine bakar mısınız? Gözlerimde bulut...Saçlarımda çiğ...
“Sen mavi giyin / Ben denizi unuturum” diyor Edip Cansever. Aşk için dünyanın en güzel nimetlerinden vazgeçmeye niyet etmiş anlayacağınız.
Şundan daha şahane bir evlenme teklifi düşünebiliyor musunuz mesela;
“Yarın bizi beraber görenler
Kimdi o yanındaki diye sorarlarsa
Beni detaylı anlatma.
Kısaca; ömrümün geri kalanı dersin.”
Ah... Cemal Süreya, ah...
Nazım, ne kadar basit ve yalın anlatır aşkı değil mi?
“Seviyorum seni
Ekmeği tuza banıp yer gibi.
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi”