Dönüp geçmişimde büsbütün kurtulamadığım neler var ,bir bakmak istiyorum.Beni zaman zaman içine çeken ,pişmanlık ya da artık hiçbir biçimde özlem değil ama ödenmemiş bir borç gibi tedirgin eden o geçmişle ödeşmek ve hesabı kapatmak istiyorum.O sayfanın altına kalın bir çizgi çekmek ve yeni bembeyaz bir sayfaya geçmek.
“Üzerimde o kadar çok kişinin hakkı var ki bunun haddi hesabı yok ve açıkçası hiçbiri sikimde değil.” Ayağa kalkıp pencereye doğru yürüyünce bana düşen yine onun sırtıyla bakışmaktı.
Defne üşümesin diye pencereyi kapattıktan sonra bana doğru döndü. Yeşil gözlerinde adlandıramadığım hüzünlü bir duygu vardı. “Ama sen bana hakkını helal et.” Neden ikimizden biri ölecekmiş gibi davrandığını anlayamıyordum. “Babandan helallik almak nasip olmadı ama kızından helallik istemek için geç değil.”
“Babamın cenazesine bile gelmedin.” Bu dört kelime dudaklarımdan dökülürken istesem de ona ne kadar kırıldığımı saklayamadım. “Tıpkı hastanede ziyaretime gelmediğin gibi.” İşte sonunda söylemiştim.
Pencerenin önünde dikilirken hiç kıpırdamadı. Nefes alışları bile yavaşlamış gibi artık göğüs kafesinin hareketleri bile görülmüyordu. “Bunun için beni suçlayabilir misin?” Sesi sakindi ama sanki göğsünü yırtarcasına çıkıyordu. “Bir daha hiçbir koşulda sana gelmemem için tüm kapıları bir bir suratıma kapatmadın mı?”
O mahkeme salonunda olanları ve boşanmamak için dizlerime kapanarak bana yalvardığını hatırlatarak, “Elinin tersiyle ittiğin bir adamın koşa koşa sana gelmesini bekleyemezsin,” dedi. Ona hem kızıyordum hem de haklı buluyordum. Gurur Kalender benim için başlı başına bir çelişkiydi.
Göz bebekleri küçülürken bu sefer onu bekleyen acıya değindi. “Ödeşmek için bir fırsatın olacak, Farah.” Melek’in sağlık durumuna değinmesi içten içe onu öldürüyordu ama bunu benden saklamaya çalışıyordu. “Sen de sakın benim acıma gelme, ödeşelim böylece
Bu konuda tek kelime etmedim. Mevzubahis Melek’ken bir adamı kızıyla vuracak her türlü sözden kaçındım. Gurur ne düşündüğümü anlamak ister gibi beni izlerken bir şeyi çok merak ediyormuş gibi, “Farah…” diye mırıldandı zayıf bir sesle. “Hastanede
"Ama hayatını kurtardım. En azından biraz ödeşmiş olmamız gerekmez mi?"
Ödeşmek mi? Ödeşmekmi? Güldü. "Beni neredeyse okuldan attıracaktın!"
"Beni neredeyse öldürecektin," dedi Nezha.
Bu Rin'i susturdu.
"Senden korkuyordum," dedi Nezha. "Ve saldırganlaştım. Salaktım. Şımarık bir pictim. Tam bir baş belasıydım. Senden daha iyi olduğumu sanıyordum ama değilim. Özür dilerim."
Ne dersin sevgili günlük? Adalet sence nasıl bir şey? Ödeşmek mi? Acıyı yaymak mı? Telafiye zorlamak mı? Bir itiraf ve özür istemek mi? Emin değilim. Bunların hiçbir bendeki hasarı telafi edemez.
Doğru kelimeleri bulmak istercesine bir süre duraksayıp, “Saka,” diye mırıldandı güçlükle duyulan bir sesle. Islak yüzüme iç çekerek bakıyordu.
“İhaneti bundan muaf tutarak o gece sana yaşattığım her şeyi bana yaşatabilir misin?” Boğazım düğümlendi, yutkunamadım. Karun ödeşmek istiyordu.
Eflatun elbisenin telafisini istiyordu.
“Bunu neden istiyorsun?” diye sorsam da cevabını zaten biliyordum.
Gözlerinin mavisine yoğun bir azap çökerken kederini iliklerime kadar hissediyordum. “Ancak o zaman yüreğinle beni affedebilirsin.” Affedilmeyecek tek şeyi yapmışken affedilmek istiyordu. “Ancak o zaman bizim için yeni bir başlangıç doğar.” Kaşları hafifçe büküldü, benimle en baştan başlamayı her şeyden çok istediğini saklamıyordu. “O gece benim yüzümden dudaklarından dökülen her bir damla kanın büyüklüğünde olsun intikamın. Öyle bir dağıt ki beni, yaşadığım tüm o dağınıklığın içinde aklıma ilk gelen eflatun gece olsun.”