Annemin Uyurgezer Geceleri - Ayfer Tunç
#okudumbitti İlk Yayın Tarihi 2025 440 sayfa
Dört kuşak bir ailenin kadınlarının öyküsünü anlatan bir Ayfer tunç romanı. Annelerin kaderi kızlarına miras kalıyor; Şehnaz da bu ağır mirası sırtlanmakla görevli son kuşak. Aile sırları ve sevdiği adam arasında sıkışan Şehnaz, tıpkı annesi, anneannesi ve onun annesi gibi, hayatı kendi istediği gibi yaşayamamış bir kadın.
Yazar, temel olarak iki meseleyi romanının merkezine oturtmuş. Romanın birinci meselesi, erkek egemen toplumda yaşanagelen, kadınların var olma sorunu, ezilmeleri, baskı ve zor ile hayatlarının cehenneme çevirilmesi. Romanın ikinci meselesi ise Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasi durumun tespiti ve değerlendirilmesi.
İlk meselede kitabın baş kahramanı ve anlatıcısı Şehnaz, profesör olan, babası yaşında evli narsist E.'ye olan takıntılı aşkını, onun metresi olamaya razı geldiği 30 yıl ve onunla yaşadıklarını romanın genelinde serpiştirilen uzun paragraflar halinde anlatır. Şehnaz, annesi, anneannesi ve bir üst nesildeki annenin (Ayhan-Hatice Şehbal-Esme) hayat hikayeleri bir dizi tesadüf sonucu ortaya çıkmaya başlar.
İlginçtir ki tüm bu yaşam öyküleri birbirine benzerdir. Kadın olmanın zorluklarının her dönemde başka biçimlere bürünerek yaşanışı; kuşaktan kuşağa taşınan acılar, bastırılmış duygular ve hayata katlanabilmek için takılan maskeler...
Öğretmen anne Ayhan hanımın uyurgezer geceleri sayesinde ise ailenin gizemli geçmişi açığa çıkar. Buradaki uyurgezerlik, içe atılanların ve gündüz susturulanların kendine yol bulma biçimidir. Çünkü konuşulmayan travmalar kuşak değiştirir, şekil değiştirir ama kaybolmaz. Bu romanda uyurgezerlik yalnızca bir hastalık değil, aktarılmış bir hafızadır; dört kuşak boyunca susulan her şey en
Bu kitaptan öğretmenliğin nasıl olması ile ilgili çok şey öğrendim. Öğretmen olmak isteyenler için kılavuz niteliğinde. Onlarda farkındalık yaratacaktır.
Bu kitap bittiğinde zihnimde fırtınalar koparan, okuma serüvenimi hem zorlayan hem de beni entelektüel anlamda inanılmaz derecede besleyen bir başyapıt: Umberto Eco’nun ölümsüz eseri Gülün Adı.
Bir öğretmen olarak okuduğum metinlerin bana yeni pencereler açmasını, beni araştırmaya itmesini hep çok sevmişimdir. Umberto Eco, tam da bunu yapan, kalemine ve zekâsına kelimenin tam anlamıyla hayran olduğum bir yazar. Bu, onun kaleminden okuduğum ikinci eser oldu ve yazarın o muazzam zekâsı karşısında bir kez daha büyülendiğimi itiraf etmeliyim.
Ancak sizlere karşı her zamanki gibi dürüst olacağım; bu okuma serüveni benim için dümdüz ve kolay bir yolculuk olmadı. Beni içine çeken harika bir cinayet gizemi sunsa da, itiraf etmeliyim ki bazı bölümler zihnimde biraz soyut kaldı. Romanın geçtiği dönemin o ağır Orta Çağ atmosferi, Hristiyanlık tarihi, Vatikan ve Papalık etrafında dönen siyasi çekişmeler oldukça yoğundu. Tarikatlar arası bitmek bilmeyen felsefi tartışmalar ve aralarındaki ince teolojik farklar okuma hızımı epey yavaşlattı.
Bir öğretmen olarak planlı ilerlemeyi severim; normalde iki haftada bitirmeyi hedeflediğim bu hacimli eseri, bilmediğim kavramları araştırarak ve metni sindirerek okumak zorunda kaldığım için ancak üç haftada tamamlayabildim.
Peki Hayal Kırıklığına Uğradım Mı?
Kesinlikle hayır! Okuma hızımı düşüren o yoğunluk, aslında kitabın o ihtişamlı altyapısını oluşturan şeymiş. Yazar, sayfalara serpiştirdiği ipuçları ve felsefi zıtlıklarla beni yine şaşırtmayı başardı.
Okurken piyasadaki standart polisiye/gizem romanlarından ne kadar farklı ve yüksek bir seviyede olduğunu hemen hissediyorsunuz.
Olaylar son derece merak uyandırıcı. Ağır teolojik tartışmaların ardında, labirent gibi bir kütüphanede sürekli "Katil kim?" sorusunun peşinden koşuyorsunuz.
Eco'nun
Spoiler içerir
Kitabı beğendim ama çok eksisi vardı. BinKitaptaki 8.9 puan almış ve bu derece övülüyor oluşunu pek anlamadım. Jane’nin yurttan ayrılışına kadar olan kısımda feminist bir anlatı var diye düşünebiliriz. Yalnız bir kız çocuğunun baş kaldırması ve kendinden inançlarından ödün vermemesi ilham veren bir hikaye ama yetişkinliğin anlatısında fazla dindar, tutucu, itaatkar bir şekilde devam ediyor hikaye, bu noktada önceki içinde büyüdüğü dünyaya baş kaldıran feminist anlatı çöpe gitmiş oluyor ve aşkında hikayeye eklenmesi ile özünü kaybeden bir Jane takip ediyoruz gerçi buna özünü kaybetmektense yazarın maksadındaki gibi değişmekte diyebiliriz, öğretmenlik ve kendi başına ayakta kalıyor olması motifleri hikayede fazla arka planda kalıyor, odaklanılan kısım aşk ve hayatına giren adamlar (kalastan farksız İngiliz beyefendileri olduğu için ki bu bence yazarın erkek karakter yazma yetersizliğinden kaynaklanıyor) böyle bir anlatıda da modern aklımızla sonlara doğru Jane’nin izlemesi gereken yolun bağımsız kendi ayakları üzerinde duran toplumun ona belirlediği sınırları parçalayan bir öğretmen olması gerektiğini düşünüyoruz lakin sonu Çalıkuşu Feride’sinden öteye geçemiyor. Kitap dil olarak akıcı ve etkileyici bir anlatıma sahip, güzel diyaloglar, betimlemeler, sahneler içeriyor, yazıldığı dönemde feminist bir eser olarak ses getirmiş olsa da güncelliğini yitirmeye başlamış bir anlatı gibi geldi bana okuyup okumamak size kalmış.
Jane EyreCharlotte Brontë · Can Yayınları · 202042,2bin okunma
Addie, lisede okuyan, geçen sene öğretmeniyle ilişki yaşadığı skandalı yayılan bir öğrenci...
Nate ise aynı lisede edebiyat öğretmeni ve eşi de matematik öğretmeni...
Her şey Addie'nin ikisinin de öğrencisi olmasıyla başlıyor. Matematiği berbat olan Addie, öğretmeniyle bazı sorunlar yaşıyor. Ancak edebiyatı çok seven ve şiirlere bayılan Addie, Nate'in dersinde epey başarı gösterir. Nate ile vakit geçirdikçe ondan hoşlanmaya başlar. Hem öğretmeni olması hem de evli olması onu durduracak etkenlerden midir? Yoksa aşkının peşinden gidip bir uçuruma mı sürüklenecektir?..
Soluksuz okudum resmennn... O nasıl bir sondu öyle yaaaa... Okurken sinir krizleri geçirdim. Ergenlerin bu kadar kolay etkilenmesi, hormonlarının etkisiyle olayları çok büyütmeleri, dünyanın kendi etraflarında dönüyormuş gibi davranmaları... Her açıdan insanı sorgulamaya iten ve insanı çevreye karşı daha duyarlı hâle getiren bir kitap bence. Bu kadın öyle konular seçiyor ki, her seferinde daha da iyisi olamaz diyorum ve beni hep yanıltıyor...
Keyifli okumalar dilerim...
Marina Sabatier’in 2009 yılında Fransa’da yaşadığı gerçek hayat hikayesi…
Aynı ailede büyüyüp kardeşlerimizle aynı hayatı yaşamadığımız söylenir. Diananın yaşadığı da tam olarak bu. Ailesi bütün çocuklarına normal bir anne babalık yaparken sadece Diana farklı şeyler yaşıyor.
Çocuğun istismar edildiği çok küçükken anneanne ve teyzesi tarafından fark ediliyor. Onu gören her gören öğretmeni, okul müdürü ve her yetkili olayı anlamasına rağmen, onlar da ihmaller zincirine istemeden kendilerini ekliyorlar.
Çocuk hakları, kanunlar, sosyal hizmetler gibi çocuğu koruyan, güvence altına alan ne kadar çok şey varsa gözümde değerini bir kere daha kaybetti. Gerçekten çok fazla prosedür var. Eminim ülkemizde de çocuklarla ilgili yaşanan olaylarda dışardan bakan bir göz en başından bir terslik olduğunu anlamıştır. Bir öğretmen, bir komşu, aileden başka biri eminim fark etmiştir ve bu şekilde prosedürlere takılmıştır. Biz çocukları korumaktan nasıl aciziz?
Dünyaya gelirken tek şansımızın denk geleceğimiz aile olduğunu bir kere daha anladım. Bunu yaşamış ve yaşamakta olan bütün çocuklar için çok ama çok üzgünüm. Yeryüzünün çocuk neşesi ile dolu olduğu ve bir tane çocuğun bile mutsuz olmadığı bir dünya istiyorum.