Metrik kara deliğin arkasına gizlenen bu kolayına kaçma ilkesi, bizi odaklanma ve planlama külfetinden kurtarsa da, uzun vadede elde edilebilecek faydaları baltalar. Diğer yandan, metrik kara delikten beslenerek derinleşmeyi taruman eden yegane eğilim bu değil. Her an her yerde karşımıza çıkan ve her defasında tat kaçıran "verimlilik" takıntısını da göz önüne almak zorundayız.
Almanya klasik anlamda bir muhaceret ülkesi değildir. Biz ülkemizi çalışmak için gelen yabancıların bir zaman sonra geri döneceklerini düşünerek hareket etmekteyiz. Dört yıl içinde Almanya'ya gelen işçi sayısı korkunç oldu. Tahminlerimizi aştı. Bu sebeple Haziran'da bir yavaşlatma kararı almıştık. Sosyal altyapımızı Hazirandan itibaren ayarlamaya çalıştık. Olmadı. İşverenler de sözlerini tutmadılar. Gelenleri iyi şartlarda barındırmadılar. Özellikle Berlin, Stuttgart, Frankfurt, Hamburg, Köln ve Münih gettolarla doldu. Yuva, ev ve okullarda yer bulunamadı. Yani yabancılara sadece iş temini kafi değildi. Enerji krizi de meydana çıktı. Bunun üzerine de kesin olarak belli olmayan bir süre için bu kararı hükümet olarak çıkardık.
"Okulda resim dersindeydik. Öğretmenimiz, bir Türk'le bir Alman'ın resmini yapmamızı istedi. Resme başlamadan önce aradaki farklılıkları söylememizi istedi. Biz Türkler, aradaki şekil farklılıklarını istiyor sanmıştık. Bir Alman öğrenci kalkıp 'Türkler pistir, küçük evlerde pislik içinde yaşarlar, toplu halde yatarlar.' dedi. Öğretmenimizin bu sözlere karşı çıkmasını bekliyorduk, çıkmadı. Oysa verilecek cevap, 'Almanlar sarışındır. Türkler esmerdir ya da uzun boyludur, kısa boyludur' olmalıydı. Ama azınlıktaydık sınıfta, öğretmenden çekindiğimiz için söyleyemedik.
"Bazı aileler vardı hani, çok önemsenmezdi. Ama her bayram kapınızı çalar, az oturup giderdi. Biz işte o aileydik."
"Babam her ay yanımızda yapardı hesabı kitabı. Kime ne verecek, elde ne kalacak bilirdik. Ama önce şunu sorardı: 'Benden bir arzunuz var mı?'"