John Steinbeck’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü almadan hemen önce kaleme aldığı son büyük romanı Kaygılarımızın Kışı, yazarın o alışık olduğumuz kırsal, işçi sınıfı odaklı anlatılarından çok farklı bir yerde duruyor. Steinbeck bu kez bizi California’nın tozlu tarlalarından alıp New England’ın köklü, elit ama içten içe çürüyen küçük bir kasabasına götürüyor ve doğrudan modern insanın ahlaki yozlaşmasını masaya yatırıyor.
Kitaba başlarken beklentim daha klasik bir Steinbeck anlatısıydı; ancak yazarın ilk sayfalardan itibaren kurduğu o tekinsiz, vicdani hesaplaşmalarla dolu atmosfer beni hızla içine çekti.
Başkarakter Ethan Allen Hawley’nin o dürüst, esprili ama bir o kadar da sıkışmış iç dünyasını gördükçe, aslında günümüz insanının her gün karşı karşıya kaldığı o görünmez düğümleri fark ettim. Kitap, kuru bir toplumsal eleştiriden ziyade, insanın kendi değerleriyle girdiği o sessiz savaşı gösteren bir ayna gibiydi.
"Bir insanı ne kadar iyi tanırsanız tanıyın, içinde sakladığı o gizli odayı asla tamamen göremezsiniz."
Steinbeck, bu romanda adını Shakespeare’in III. Richard oyunundan ödünç aldığı o "kaygılar kışı"nı, Ethan’ın şahsında tüm Amerikan toplumuna ve modern dünyaya teşmil ediyor. Eskiden zengin ve saygın bir aileye mensupken şimdi bir göçmenin bakkalında tezgahtarlık yapan Ethan, çevresindeki herkesin paradan ve başarıdan bahsettiği bir düzende "dürüst kalmanın" faturasını ağır ödemektedir.
Hikaye ilerledikçe, Ethan'ın o saf ve etik duruşunun, ailesinin ve toplumun "başarı" baskısı altında nasıl yavaş yavaş kırıldığını izliyoruz. Karakterin o insani kırılganlığını, ahlaki sınırları esnetirken kendi kendine yaptığı mantıklı açıklamaları okudukça, insan doğasının o karanlık köşeleriyle yüzleşiyorsunuz.
Yazarın da vurguladığı gibi, en büyük yozlaşma büyük ve ani