Zaman geçmiyor, biz değişiyoruz" diyor Zeze. Aslında sadece biz değil; yoldaşlarımız, dostlarımız ve hayata tutunduğumuz dallarımız da bizimle birlikte dönüşüyor. Bazen en büyük hayat arkadaşımız, en kıymetli aile bireyimiz ya da ruhumuzu emanet ettiğimiz o can dostumuz, yalnızca hatıraların tozlu raflarında kalıyor.
Zeze’nin büyüme sancılarını iliklerine kadar hissettiren bu ikinci kitapta anlıyoruz ki; büyümek biraz da vedalaşmayı öğrenmektir. Belki de olgunluğun ilk adımı, birini sonsuzluğa, hayatın akışına ya da geride kalana uğurlayabilmektir.
Şeker Portakalı, benim için her zaman hayatımın ilk beş kitabı arasında sarsılmaz bir yere sahip olmuştur. Açıkçası devam kitaplarının, ilk eserin yarattığı o büyülü atmosferi yakalayamayacağına dair önyargımla başladım okumaya. Ancak bu kitap beni yanılttı. Şeker Portakalı hâlâ zirvedeki yerini korusa da, bu devam metni; geçiş döneminin yarattığı o karmaşık duyguları ve içsel sancıları büyük bir ustalıkla, tane tane işlemiş.
Yine de naçizane bir eleştirim var: Zeze’nin okul dönemindeki huysuzluklarına ayrılan yer, anlatının temposunu zaman zaman düşürmüş. O bölümlerin yerine, karakterin yeni evine ve yeni dünyasına uyum sağlama sürecini, o adaptasyonun sancılı ama bir o kadar da büyüleyici hallerini daha çok okumayı isterdim. Yine de Zeze'nin o hüzünlü serüvenine eşlik etmek, okur için kıymetli bir deneyim.