Peyami Safa'nın en ünlü romanlarından biri olan Fatih Harbiye, 1931 yılında, tam da Türkiye 'nin Doğu-Batı ikileminde bocaladığı dönemde yayınlanmış. Romanı hem sevdim hem de sevmedim desem, "Nasıl yani?" diyeceğinizi bildiğimden, iki duygumun da YANİ' sini açıklayayım.
Romanı sevdim. Zira Safa'nın edebi üslubu, her eserinde olduğu gibi bu romanında da okuyucuya keyifli bir okuma zevki sunuyor. Betimlemeler, tasvirler, karakterlerin psikolojik analizleri, iç sesleri, diyaloglar, kullanılan dilin zenginliği ve yetkinliği açısından, yani yapısal anlamda harika bir roman.
Romanı sevmedim. Zira, biçimsel yönden ortaya konan bu harikuladeliğe hiç yakışmayan bir "Yazarın fikri yanlılığının romanın her sayfasında bas bas bağırıyor olması" durumu var, ki bunu böyle usta bir yazarın romanında görmek, bana bunu sanki bile-isteye yaptığını düşündürdü. Batılılaşma hakkındaki fikirlerini o yıllarda fıkra, makale ve denemeleriyle zaten ortaya koyabildiği halde, bu düşüncelerini "anlatıcının tarafsızlığı ve nötrlüğü" ilkesini çiğnemek pahasına, bir de romanla okurun gözüne sokmaya karar verdiği anlaşılıyor. Öyle ki, daha romanın başında, Fatih ile Harbiye arasındaki savaşın sonunda Fatih'in Harbiye'yi fethedeceğini harbi harbi biliyoruz. Halbuki okur olarak bunu bilememeliyiz. Doğunun temsilcisi olan Şinasi'nin, güçlü, nantıklı ve mükemmel karakteri sayesinde , Batının temsilcisi olan, zayıf, duygusal ve histerik yapıılı Neriman'ı altedeceğinden emin olarak okuyoruz romanı. Hele romanın sonunda zavallı Neriman'ın, hepsi erkeklerden müteşekkil bir mecliste, sinir krizi geçirecek kadar hırpalanması sahnesi var ki ; "Yuh artık" diyor insan...
O devirde, bir kadın olarak, kırılgan ruhu, Şinasi'nin zaafltan azade çizilmiş karakterinin yanında, kendisinin utanılacak şeylermiş