Sonunda tanışabildim Zülfü Livaneli ile. Kütüphanede bir anda karşıma çıktığında daha fazla ertelemenin gereği olmadığını düşündüm, iyi ki de okumuşum.
Aslında o kadar farklı bir konu seçmiş ki... Duyguları olmayan bir insan, bu kitabın en büyük artılarından. Ayrıca içinde insana dair çok başarılı tespitler de var. Elimden geldiğince alıntı yapmama rağmen gözden kaçırdığım birçok derin cümle olduğunu fark ettim sonradan. Akıcılık da sayabileceğim öbür artılardandı.
Bu arada kitaptaki detaylar çok güzeldi: Moskova Türk Konsolosluğu’ndaki memurun adının Nazım olması gibi.
Merak unsurunun baştan sona okuyucuya hissettirilmesinin yanı sıra bence vurucu nokta tahmin edilemez sonu oldu. Sanki devamı yazılacakmış ama bundan bir anda vazgeçilmiş gibi bir hava ve kitap boyu peşimi bırakmayan eksiklik hissi… Sonunu tahmin edemediğim kitap ve filmleri severim.
Yakınlarda işlenen bir cinayet sonucu meraklı bir gazeteci kızın duyguları olmayan bir adam ile tanışması konu alınmış aslında. Beklentimi tam olarak karşılamamış olsa da Livaneli’yi tanımak için okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Kitap boyunca aşkın ölümcül olabileceğinden bahseden karakterin Sevgili tarafından biten sonu oldukça manidardı. Merak etmeyin bu son, kitabın asıl merak unsuru değil:)
Şans vermeye değer fakat tekrar okumayı düşünmediğim bir kitap: Kardeşimin Hikâyesi.
Elime bir tesadüf eseri geçen bir kitap Tesirsiz Parçalar. Aslına bakarsanız yorum yapıp yapmamakta bile tereddüt ettim diyebilirim. Bir kahvede, mahallede bir apartman merdiveninde yahut çilingir sofrasında size hayatından bazı parçalar anlatan bir adamı dinliyor gibi his edindim okurken.
Aslında birçoğumuzun yaşadığı, ama akışta hiçbirimizin fark edemediği anılarla dolu kitap. Dümdüz yazmış her şeyi Ali Lidar. İçinden nasıl geliyorsa, konuşsa karşısındakine nasıl anlatacaksa… Kitap yazarın hem anılarını, hem de denemelerini içeriyor...
Dili ve anlatımı oldukça samimi fakat argo sözlere karşı hassasiyeti olanlara pek uygun olduğunu söyleyemem. Zaten Ali Lidar’ı anladığım kadarıyla herkes sevmiyor. Okuyan herkesin ortak noktası bence şu ki her hikayeden bir alıntı bağlayabiliyoruz, kendi yüreğimize bir ip çekebiliyoruz. Kitabı eline alan, satır arası cümlelerle avlanıyor. En az bir cümle buruk bir tebessüme neden oluyor okuyucuda.
Yeni yazarlarla, yeni kitaplarla tanışmayı seviyorum ancak Tesirsiz Parçalar kitaplığımda kalmaya devam edecek mi? Emin değilim.
Kendi kendimizin düşündüğü söylenebilir mi? Başkaları gibi düşünüyoruz. Bir topluluğun kabul etmediği görüş, bizim kabul etmediğimiz bir görüş ise, bizim görüşümüzün yerini çoktan almıştır bile. Bu kendine güvensizlikten ileri gelmiyor. Başkalarının ortaya attığı beyin fırtınası ürünü olan fikirleri kendi süzgecimizden geçirmemekten ileri geliyor.
Açık konuşmak gerekirse ilk 150 sayfada hayal kırıklığı yaşadım. Kitaba başlamadan önce beklentimi fazla yükseltmiş olmalıyım diye düşündüm. İlerleyen sayfalarda ise okurken bitmesini istemediğim ve bittiği gün bir kere daha mı okusam diye kendimi sorguladığım bir kitaba dönüştü. Mutlaka en az bir kere daha okuyacağım.
En beğendiğim karakter Atticus oldu kesinlikle. İyiliği, adaleti, vicdanı, insanlığı, babalığı… Her şeyiyle mükemmel bir karakterdi. Diyalogları çok etkileyiciydi, özellikle de mahkeme bölümünde.
Kendinizi sorgulamanızı sağlayan kitaplardan... Bu kitap umudun kitabı... Öz eleştiri yaptıran, ön yargılarımızı ortaya seren şahane bir kitap... Fakat biliyorum ki savaş eskisi kadar üzmüyor artık beni. Haberler o kadar da etkilemiyor. Vicdanımızı rahatlatmak için için haklı gerekçeler dahi sunabiliyoruz artık. Hissizleşiyoruz her geçen gün. Ve en kötüsü de buna alışıyoruz... Bir yanım bu kitapla tanıştığı için çok mutlu, diğer yanım ise daha erken tanışmamış olmanın üzüntüsü içinde. Kitap hakkında son cümlem de; anısı içinizde her daim kalan kitaplardan biri Bülbülü Öldürmek.
Fikirlerine çok saygı duyduğum bir arkadaşım sayesinde tanıştığım Ruh Adam, eski bir askerin, askerliği eskide kalmak zorunda olan, oldukça garip bir insanın, bir buz adamın romanı. Hem istemsizce hayran olunacak hem de çok ama çok eleştirilecek yönleri olan Selim Pusat baş karakterimiz.
Atsız kendisini ifade ederken o kadar özgün bir dile sahip ki dünyasında insanı ürküten, ama meraktan da yola devam ettiren, hem kızdıran hem de "Gel de hak verme" dedirten yanları olan, çok ama çok farklı bir insan. Hoşuma gitmedi dersem yalan olur. Kızdığım, olmaz böyle dediğim, bunu nasıl düşünmüş dediğim, hayretten bazen fal taşı gibi açılmış gözlerle okuduğum satırları da oldu.
Kitapta birçok konuşmayı takdirle okurken, birçok konuşmada da kaşlarımı çattım. Ama bu, kitabın müthiş bir edebi ve felsefi değere sahip olmadığını göstermez. Bir insana katılmasanız da onun düşüncelerini ifade ediş şekline hayran olabilirsiniz. Benim de okurken yaşadığım tam olarak bu oldu.
Kitapta bazı yerler rüya mı yoksa Selim Pusat gerçekten yaşıyor mu anlamadım. Ama okurken ben yaşadım ondan eminim… Özellikle de mahkeme bölümü, böyle bir şey beklemiyordum. Ve şunu da diyebilirim ki beklentilerimin çok üstündeydi…
Hepimiz kendimiz için bir dünya görüşü belirlemişiz. Doğru olduğuna inandığımız görüşleri zihnimizin rehberi belirlemiş yaşıyoruz. Ben şimdiye kadar benden farklı insanlar okumaktan bir zarar görmedim. Fakat size okuyun demiyorum. Hakkını veremeyecekler bence okumasın. Ya da farklı görüşlere karşı nefret taşıyan insanlar da okumasın. Olur ya gözden gönüle geçmez. Kendi görüşlerim beni, okuduklarımın görüşleri de kendilerini bağlar. Bu yüzden kitap ırkçılığına hayır, edebiyata evet…
Oscar Wilde'a göre yaşlı doğan ve gittikçe gençleşen, Montaigne'e göre bir amaca bağlanmadığı sürece
Önemli görmediğimiz ve değer vermediğimiz şeyleri atarız ihtiyacımız yoktur çünkü. Ancak bir başkasının ihtiyacı olabileceğini hep unuturuz. Hangimizin aklına geliyor ki atıklarımızla belki bir ailenin karnını doyurabileceği? Hiçbirimizin.
~
Çünkü atıklarımız değersizdir adı üstünde. İşte üzerine kafa yormayacak kadar önemsemediğimiz o atıklar, onların gözünde çok değerliydi.
~
Ailesiz, evsiz çöplükte yaşayarak ve çöp ayrıştırarak geçimlerini sağlayan 3 küçük çocuk... Raphael, Gardo ve Sıçan.
Ortaya çıkan gizemli bir çanta…
Cüzdan, harita, anahtar ve bir fotoğraf…
~
Kitapta üç küçük çocuğun adaletsiz olan dünyaya karşı kendi adaletlerini nasıl gösterdikleri anlatılıyor ve biz okuyuculara cesaretlerini takdir etmek düşüyor.
~
Aslında kitapta eleştirilebilecek birçok şey var ancak hiçbiri beğenmemeniz için yeterli bir sebep değil; sürükleyici anlatımı, hızla gelişen olayları ve hangisini daha çok sevdiğinizi seçemediğiniz karakterleri ise kitabın rafınızın bir parçası olması için yeterli.
~
Çöplük’ün en sevdiğim yanı her bölümü başka bir karakterden dinliyor olmamız, böylece karakterlerin bakış açıları ve düşünceleri hakkında kendi çıkarımlarınızı yapabiliyorsunuz.
~
Sizi çok yormayacak, farklı ve sürükleyici bir kitap arıyorsanız; Çöplük tam size göre… ~
Ne zaman adalet terazisi eşit olacak? Zengin, fakir, çocuk, genç, kadın, erkek demeden. Fakirler hep susturulup ellerinden daha fazlası alınıp karın tokluğu için yaşamak zorunda mı bırakılacak? Yaşamak mı bu? Umuyorum ki terazinin dengesiyle oynayanların sonları hep Jose Angelico gibi olacak. Ona ne mi oldu? Okuyup öğrenebilirsiniz:) ~