• “Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana vergi verelim mi?..." (Kehf sûresi, âyet 94)

    Enbiya sûresinde de şu var:

    "Nihâyet Ye'cûc ve Me'cûc (sed'leri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman..." (Enbiya Sûresi, âyet 96)”

    “Burada geçen "Zülkarneyn" sözcüğü ile Büyük İskender anlatılmakta; Ye'cûc ve Me'cûc ise Türk'lerdir. Bunun böyle olduğunu sadece Belâzurî ya da Celâleddin es Suyûtî gibi en sağlam kaynaklardan değil, fakat Osmanlı döneminin ünlülerinden Ahmedî'nin "İskendername"sinden, ya da Asım efendi'nin "Okyanus"undan, ya da Ahterî Mustafa efendi'nin "Ahterî Kebîr" inden öğrenmek mümkündür.
    ...........

    "Siz müslümanlar, küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla (Türklerle) öldürüşmedikçe kıyâmet kopmayacaktır!”

    “Şu da kıyâmet alâmetlerindendir ki: Kıldan keçe ayakkabı giyen bir toplumla (Türklerle) vuruşup öldürüşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş derili toplumla öldürüşmeniz kıyâmet alâmetlerindendir. Siz Müslümanlar, küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyâmet kopmaz."

    "(Siz Müslümanlarla), küçük gözlü toplu, Türk'ler savaşacaktır. Siz onları üç kez önünüze katıp süreceksiniz. (Sonunda) onların tümü kırılacaktır!"

    .......Buharî 'nin "e's-Sahih", "Kitabu'l-Cihad", ya da Müslim'in "e's Sahih / Kitabu'l-Fiten"; ya da Ebû Dâvûd'un, "Sünen", ve "Kitabu'l-Cihâd", ya da Neşei' nin "Sünen/Kitabu'l-Cihâd", ya da Tirmizî, ve İbn Mace gibi temel kaynaklarda bulmak mümkün.
    ............. bütün İslâmî veriler, yüz yıllar boyunca Arap'ın, tarihî Türk düşmanlığı duygularının malzemesi olmuştur. Bundan dolayıdır ki, İslâm kaynaklarında yer alan Türk'lerle ilgili bölümlerin başlığı genellike "Kıtalu't-Türk" şeklindedir ki "Türk'lerle öldürüşmek" (Türk'lere karşı savaş) anlamına gelir. Bu tür sözler, yüz yıllar boyunca Arap milletinin mutluluğunu sağlamıştır. Bu nedenledir ki Arap'lar, yüzyıllar boyunca Türk'ü "kana susamış", "yabani", "cani ruhlu", "insanlığa felâket getirici", "İslâm uygarlığını yok edici", "fikren yetersiz", vs... gibi aşağılamalarla tanımlamışlardır. Bu düşmanlık 1400 yıl boyunca sürmüş ve halâ da sürmekte ve her vesileyle kendisini belli etmektedir. Bizim kendi molla'larımız da onlardan aşağı kalmayıp yardımcı olmuşlardır; hem de öylesine ki, Muhammed'in Türk'ü küçültücü tanımlamalariyle âdeta sihirlenmiş olarak içlerinde, Kanunî Süleyman döneminin Divan-ı Humayun katiplerinden Hafız Hamdi Çelebi gibi konuşanlar çıkmıştır. Padişah'a sunduğu bir şiiri'nde Hafız Hamdi Çelebi şöyle der:

    "Padişahım! Türk'ü öldür, baban olsa da. O iyilik madeni yüce Peygamber (Muhammed): -'Türkü öldürünüz, kanı helâldir'- demiştir"

    Bizim "ünlü" padişahımız Kanunî Süleyman da, sevgili şairi'nin mısralarını terennüm etmekten geri kalmamıştır.

    Daha sonraki dönemlerdeki molla'larımız da onlardan aşağı kalmamışlar, ve örneğin Asım Efendi ya da Ahteri Mustafa efendi gibi şeriâtçılar, hep Muhammed'in Türk'ler hakkında söylediği sözleri kutsal bilip Türk'ü hor görmüşlerdir. Çoğu padişahlarımızın Anadolu Türk'lerine karşı besledikleri düşmanlığın kökeni, kuşkusuz ki Muhammed'in Türk'leri aşağılatıcı sözlerinden kaynaklanmıştır. Biraz önce değindiğimiz gibi, geçen yüzyılın ünlülerinden Ahmedî, ya da Asım Efendi, ya da Ahterî Mustafa efendi gibi "bilgin" diye Türk toplumu tarafından baş tacı edilenler, şeriât'ın Türk'ü aşağılatıcı, hâkir kılıcı hükümlerine sarılmakta kusur etmemişlerdir. Çünkü Müslümanlık niteliğini her şeyin üstünde tutmuşlar, Türklüklerini unutmuşlar, Araplaşmışlardır.”
  • İslam kaynaklarında yer alan Türklerle ilgili bölümlerin başlığı genellikle "Kıtalu't-Türk" şeklindedir ki, "Türklerle öldürüşmek" (Türklere karşı savaş) anlamına gelir. Muhammed'in söylemesine göre Türkler, "küçük gözlü, basık burunlu, yayvan suratlı, yüzleri kalkan gibi" olan bir ırktır ve onlarla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Kur'an'ın (Kehf Suresi, ayet 83-101) ve (Enbiya Suresi, ayet 96) surelerinde geçen "Ye'cûc-Me'cûc" deyimini Muhammed, Türkleri tanımlamak için koymuştur. Bunun böyle olduğunu sadece Belâzurî ya da Celâleddin es Suyûtî gibi en sağlam kaynaklardan değil, fakat Osmanlı döneminin ünlülerinden Ahmedî'nin Iskendername'sinden ya da Asım Efendi'nin Okyanus 'undan ya da Ahterî Mustafa Efendi'nin Ahterî Kebîr"inden öğrenmek mümkündür.
    Ve işte Arabın Türk düşmanlığı duygularının kökeni, Muhammed'in yerleştirdiği bu tür hükümlerdir. Bu hükümlere da- yanaraktır ki, Araplar, bedevisinden şeyhine varıncaya kadar, Türkü, yüzyıllar boyunca hep "kana susamış", "yabani", "cani ruhlu", "fikren yetersiz", "insanlığa felaket getirici", "İslam uygarlığını yok edici" vs. gibi aşağılamalarla tanımlamışlardır. Bu düşmanlık 1 400 yıl boyunca sürmüş ve hâlâ da sürmekte ve her vesileyle kendisini belli etmektedir.

    Ve ne hazin ki, yukarda pek kısa olarak özetlediğim ve ilerdeki sayfalarda ayrıca inceleyeceğim İslami veriler, sadece Arabın tarihi Türk düşmanlığını sağlamakla kalmamış, fakat Türk asıllı olanları dahi kendi öz toplumuna, yani Türke karşı düşman yapmıştır. O kadar ki "bilgin" sanılan Türkler arasında, Türkü bu tür hakaretlere layık bulanlar çıkmıştır. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman döneminin Divan-ı Hümayun kâtiplerinden Hafız Hamdi Çelebi, padişaha sunduğu bir şiirinde, Türkün insanlığa felaket getirmek için yaratıldığına ve kanının helal olduğuna dair konmuş olan şeriat hükümlerinden ve özellikle Muhammed'in Türkü küçültücü sözlerinden esinlenmiş olarak,
    "Padişahım... Turk'ü öldür, baban alsa da; O iyilik madeni, yüce peygamber: -'Türk'ü öldürünüz, kam helâldir'- demiştir" demekle sakınca bulmamıştır. Bizim ünlü ve "yüce" padişahımız Kanuni Süleyman da, sevgili şairin mısralarını tebessüm etmekten geri kalmamıştır.
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimâl ve NigRa yazmıştır.

    1.

    Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

    Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

    Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

    Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

    Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

    Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

    Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

    Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

    Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

    Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

    "Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

    Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

    Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

    "Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

    Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

    2.

    Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

    Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

    - Evet ne düşünüyorsunuz?

    Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

    - Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

    İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

    - Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

    İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

    Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

    - Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

    Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
    ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
    kelimelerinden sonra..

    Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

    - Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
    - Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
    - Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
    - Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
    - Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
    diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
    İşte bu kesindi..

    Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
    ‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

    2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
    ‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
    diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
    kısacası herşey ...
    çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
    bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
    ... ve ona verilecek olan emaneti..
    O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
    Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
    - Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
    - Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

    İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

    3.

    “Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

    Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

    Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

    “O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

    Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

    Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

    http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

    “Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

    2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

    Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

    Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

    Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

    İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

    Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

    “Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

    O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

    Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

    Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

    Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

    Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

    “İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

    “O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

    Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

    “Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

    Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

    Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

    İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

    Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

    Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

    “Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

    Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

    En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

    Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

    Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

    “Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

    Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

    Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

    “Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

    Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

    Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

    Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

    Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

    Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

    “Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

    “Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

    Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

    2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”
  • 224 syf.
    ·Beğendi·9/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Bu inceleme için anahtar sözcükleri ve isimleri veriyorum :

    "ERTUĞRUL FIRKATEYNİ , HASAN ALİ YÜCEL ,CAN YÜCEL ,OSMAN BEY, ALİ BEY, ETİ CİN ,İMPARATOR MEİJİ, HIYAR - DOMATES - ACUR TRIOSU, CEZVE -MARANGOZ, SADDAM HÜSEYİN , TUZLU FISTIK ,BİRA , TURŞU ve BENDENİZ KuP KuP BoY!!! "


    Bundan önce Japon Yapmış 'a ( #20278297 ) bir inceleme yapmıştım hatırlarsanız..Site genelinde 20 kişinin okuduğu bu kitabın 110 beğeni alması benim de beklemediğim bir durumdu açıkcası..Sonradan sağdan soldan da gelen mesajlar doğrultusunda kitabı benden isteyen pek çok arkadaşım oldu..Ki bu beni çok sevindirdi.Zira gerçekten okumanızı çok istediğim bir kitap idi bu .. Bu kitabı da okurken yorumlara inceleme bekliyoruz kıvamında pek çok telkin geldi.. Açıkcası yapmayı pek düşünmüyordum ta ki kaza eseri bir tarih kitabında rastladığım ve size de az sonra anlatacağım beni çok etkileyen , hem üzen , hem de içimi garip bir hüzün ama buna rağmen buruk bir sevinçle ve GURURLA dolduran iki ayrı olayı okuyuncaya kadar.. İncelemeyi iki ayrı başlıkta yapıcam.( Kitaba da yer vericem ama bu olaylar kadar uzun değil..Peşinen söyliyeyim kırılmaca gücenmece olmasın)
    1. kısım JAPON NE YAPMIŞ?
    2. kısım TÜRK NE YAPMIŞ?
    Kısa tutmaya çalışıcam yalnız olay çok dallı budaklı o yüzden uzun bulanlar olursa lütfen kusuruma bakmasın..Ama bu olayların kahramanları "ANILMAYI" hakediyorlar.. Haa yine deli gibi kakara kikirimizi yapmıcak mıyız ?=)) pilavdan dönenin kaşığı değil ELLERİ KIRILSIN !! Hazırsanız damalı bayrağı kaldırıyoruz..

    ------- JAPON NE YAPMIŞ? -------

    Ertuğrul ve Osman isimleri Osmanlı'nın kuruluşunda ne denli önemli birer isim ise çöküşündeki bir trajedi içerisinde de aynı öneme sahip iki isimdirler.. Nasıl mı?Gelin anlatayım sayın ve pek sevgili kikirikler ve iflah olmaz eticin-severler!! (ETİCİNİN 10'LUSU ROCKET SHELL' E BEDELDİR!! HASTASIYIZZZZ...)

    Japon milleti cidden hastalıklı.. Adamlar 300 sene boyunca dünyaya kapılarını kapatmış kelimenin tam anlamıyla kırılmamış cevizkabuğuna dönmüşler.. Ulan biz napıyoruz diyen imparator Meiji gelene kadar bu böyle sürmüş..Gözlerini bir sabah kıyılarına demirlemiş Amerikan zırhlısıyla açınca akılları başlarına gelmiş samurayların.. Bu dünyada tek olmadıklarını hatırlamışlar..Tabi Amerika' nın oraya kına gecesine KINA YAKMAK için gitmediğini hepimiz biliyoruz.. O zamanlar demokrasi götürmüyorlar da KÜLTÜREL (?!?!?! )etkileşim ve ticaret birliği mottosuyla geziyorlarmış CONİLER..Tabii bunlar gidince Rusya , Çin ve İngiltere de bizim başımız kel mi be! biz de etkileşeceğiz diyerek ziyaretlerini esirgememişler Japon milletinden.. Böylece Japonya ister istemez kapılarını açmış Edo dönemi sonrasında dünyaya.. Japonların efsanevi imparatoru Meiji' nin Evliya Çelebi aromalı minnak yiğeninin "BEN BİR KÜÇÜK CEZVEYİM -AVRUPALARDA GEZMEYİM" diyerek 1887 ' de yola çıkıp dönüşte İstanbul' a uğramasıyla anlatacağım maceramıza start verilmiş.O dönem de Osmanlı' nın başında kim mi var?!! Efendim? BİNGO!! Bildiniz!!! Cennet-i mekan ,evladı Fatihan , Abdülhamit Han dedemiz (yersen! keh keh keh =) ) !!! Bu arada 2. Abdülhamit ' in başı o günlerde baya dumanlı zira Rusya ile uğraşmaktan ciğeri söneyazmış..Bu ziyareti, tabiri caizse taçlandırmak istemekte iade-i ziyaret kapsamında..Pekte umrunda değil gerçi bu çekik gözlü "kefereler" ama düşmanları ortak.. Söyle allaaanseen kim ola ki onlar? Rusya kardeşim.. aşşaa kalinkaların dobrovskileri Rusya! Nitekim bu ziyaretin ardından kısa bir süre sonra , Japonya bir deniz savaşında Rusya' ya tokadı basıp , katanayı sıyırınca 50 yıl sürecek olan Japon emperyalizmi şaha kalkıyor..Tabii Osmanlı'nın bu ziyaret isteğinin gizli bir sacayağı daha var.İngiltere!! (Yıkık duvar üstüne yıkılsın - ölü karga g"O"zünü oysun İngiltere!!) Bu arada bu apdestsiz gavurlar da Abdulhamit Han dedemizin onca haşmeti ve kudretine rağmen , Osmanlı' nın gözünün içine BAKA BAKA Mısır' ı işgal etmişler imiş.. Çok akıllı oldukları dünyaca tasdik edilmiş (?!?!!?!) arap milletine veriyorlar gazı "Osmanlı hilafeti sizden zorla aldı aman baş kaldırın bu zorbalara!" diyerek..Bkz: Hilalin derdi Haçı mı gerdi ne? .. Neyse bu kısıma hiç girmeyeyim ben ..Ne diyorduk..ziyaret.. İşte ziyaretin asıl amacı burda gizli ..Japonya ' ya deniz yoluyla gidecek olan heyet Asya' da kök salan İngiliz İmparatorluğu' na da inceden ayar verip burdaki müslüman toplumlarda bir nabız yoklayıp , müslümanların sadece araplardan oluşmadığı mesajını iletecek İngilizlere buralar da bizim tebaamıza dahil ayağını denk al diyerekten..Neyse efenim , tabii bu arada Bâb-ı Âli' de hummalı bir çalışma koşuşturmacalar falan fıstık ..
    Sıra gelmiş gemi seçimineeee... Ağır zırhlı ve modern gemiler falan öneriliyor..Ancak dönemin şartları "vaziyetler nazik" modunda takıldığı için , yakıtı kömür olan bu gemilerin Japonya' ya seyahati pek bir masraflı..Dolmabahçe Sarayı yaptırılabiliyorken (hafızam beni "YAMULTMUYORSA" bitimi 855 ya da 856) parayı akıtan Osmanlı dedelerimizin cebine AKREP GİRMESİN Mİ?!?!? =)) Bizimkiler ne yapmışlar derseniz...Abdulhamit Han dedemiz hemen karar vermiş. "İç denizlerde yüzebilecek kapasiteye sahip" ( adamlar okyanus falan dinlemeyiz demişler =D ) hem kömür hem de yelken donanımı bulunan ERTUĞRUL isimli bir fırkateynde karar kılınmış..Bu arada geminin çarkçıbaşı akıllı bir adam çıkmış ve demiş ki bunlara "Aman yüce devletlum yapmayın etmeyin, bu geminin ne makine ne de kazan donanımı böyle bir seyahate izin vermez! Gelin vazgeçin bu sevdadan! Bu gemiyle yok oluruz.. Açık deniz yolculuğu bu!! TURŞU KURMAYA BENZEMEZ! KAPALI BİDONUN İÇİNDEKİ HAREKETSİZ HIYAR -DOMATES- ACUR DEĞİL BU GEMİ.. BATARIZ!!" Sonuç : kabul edilmemiş bu abimizin ısrarları ama kendisini sürdürememişler haritadan yer beğen kendine diye.. Neden mi? Çünkü imparatorluğun sınırları her gün değişip küçülmekte imiş.. Neyse efenim kahvemden bir fırt alayım (füt füüüt!).. Nerde kaldık? Haaa çarkçıbaşına yolveriliyor ..Abdülhamit' te kendisini temsil edecek bu heyetin başına damadı Albay OSMAN BEY' i getirmiş.. Kaptanlığa da daha öncesinde Hint Okyanusunda görev yaptığından ötürü deneyimli diyerek Süvari ALİ BEY'i..
    Günler günleri kovalamış , gemiye İmparator Meiji' ye sunulacak hediyeler ile birlikte o dönemki deniz kuvvetlerimizden (bahriye mektebi) mezun en iyi öğrencilerle beraber (bkz: buraya çok dikkat eyleyiniz) ÇOĞU MARANGOZ USTASI 500'E YAKIN MÜRETTEBAT VERİLMİŞ ..Yol boyunca çürüyen tahtaları onarsınlar denilerek (oh may yarebbiii?!?!)..Nasıl? Muhteşem değil mi? =))

    "CAPONYADIR HEDEFİMİZ
    ORDA SUSHI YİYECEĞİZ
    OKYANUSTA SURVIVOR,
    SİZİN DEĞİL BİZİM İŞİMİZ"

    (- KuP KuP BoY - şşşşşşşşş ;) Matsushita Merkez , ahıllı olsun HERKE"Z")

    diyerek çıkmışlar bunlar yolaaa.. sene '889 temmuzu.. İngiltere' nin sömürgeleri olan yerlerde ; Bombay' da , Seylan' ın başkenti Kolombo'da , Singapur' da dura kalka yola devam etmişler. Bu arada Singapur' da Osmanlı sancağını gören halk cidden delirmiş.. Tesadüf bu ya o gün Cuma.. Mola verilince , halk Cuma namazını geminin imamı kılsın falan diyerek galeyana dahi gelmiş..Tabi bu arada bal bal diyince ağızlar tatlanmıyor , hazinenin dibi delinip çil çil altınların sonu gelince bira masasında ilkin tuzlu fıstıklara saldırıp sonrasında fıstık kabuklarını kemiren genç metalciler misali yüzler asılmaya başlamış.Durum padişahımız efendimize emaille bildirilmiş.Saray hemencik Galatalı broker lara koşup 2000 altını bunlara başgöz edip "tokalamış".Parayı EFT ile mi ulaştırmışlar orası bir muamma..Yazmıyordu ben de size aktaramıyorum .. Velhasıl kelam Bunlar Hong Kong , Nagazaki derken Yokohama limanına ulaşmışlar..Japon üst düzey yetkilileri tabii hemen karşılamış bizimkileri ama el adamının o günlerde Japonya içine adım atması yasak..Heyetimizi hemen kendilerine özel olarak tahsis edilen bir yere almışlar ..Ertesi gün kendilerinin rüyalarında dahi görmedikleri 16 millik (?!?!!) bir alana kurulmuş ve o günün parasıyla 500000 japon yeni ile desteklenen devasa bir fuara götürülüp gezdirilmişler..Bu bilgiyi niçin veriyorum? II. Dünya Savaşından sonra şaha kalkan Japonya konulu balon bir yalan da o yüzden!! Bu arada Japonya sosyetesinin gözbebeği olan Ertuğrul gemisinin kaptanı ve komutanı da amanda sushi pek güzel , yahu bu wasabi de bizim hemoroidi tetiklemesin diyerek Japonya turnesi kapsamında turlarlarken ikinci bir ilginç olaya denk gelmişler ve Asya' nın ikinci demokratik seçimlerine şahit olmuşlar..Pek tabii Japonya bu!! Bunu da başarıyla atlatmış ve bilin bakalım ne olmuş? ÇÖPTEN HİÇ SEÇİM PUSULALARI ÇIKMAMIIIIIIŞŞ!! Yani uzun lafın kısası sene 1890 ve JAPON o devirde yine YAPMIŞ yapacağını..
    Bu arada bizimkilerin şansına kıran girmesi pek uzun sürmemiş ve tayfamızdan biri koleraya yakalanmış..Elin Japonu ne bilsin kolerayı..O güne dek görmemiş etmemiş .. Akılları durmuş..Yüreklere korku salınınca almışlar hemen gemiyi karantinaya.. Körfezin açığına demirletmişler..Ölen tayfamızı da yakmamızı rica edince Osman Bey, dini usüle göre ancak denize defnedebileceklerini söylemiş..Bunlar cesedi denize defnetmişler ve o sırada tabi 12 kişi daha kapmış şifayı ..Bu kez ölenler yakılmış..Tabii bu arada ilk ceset denize defnedildiği için Japon balıkçılar kazan kaldırmış..Ülkede balık (bakın şuna dikkat çekeyim balığın dünya üzerinde en çok tüketildiği yer Japonyadır!) satışları durma noktasına gelmiş . Şaka gibi değil mi?Bizimkiler bakmışlar olacak gibi değil , bari demişler geminin tamiratını yaptırıp yol alalım..Ona da Japon tershanelerinden terso cevap alınca iş bizim kendi mürettabatımızdaki marangozlara düşmüş..Tamirat bittiğinde aylardan Ekim imiş..Japonya da kasırga mevsimi..Yetkililer yapmayın etmeyin deselerde dinletememişler Osman Bey' e.. Açmışlar yelkeni ve malum son..İki gün sonra tayfuna yakalanan Ertuğrul fırkateyni Kashinozaki deniz fenerinin açıklarında 19 Eylül 1890 sabahında kayalıklara çarparak batmış =(( Kurtulanlar hemen kıyıya çıkıp köylülerin kapısını çalmışlar.. Dilini dahi bilmedikleri insanları karşılarında gören fakir Japon köylüleri , fırtına mırtına dinlemeyip çıkmışlar arama kurtarmaya..Kurtulan 69 mürettebat..Osman Bey ve Ali Bey' in de içinde bulundukları 400 küsür kişiyi de kıyıya taşımışlar ..Mevsim kış, halk fakir , tarım yok bundan kelli boğazlar aç..Buna rağmen ne yapmış bu güzel insanlar? Mürettebatımızı evlerine alıp kendi kışlık azıklarını onlarla paylaşmışlar.İmparator Meiji' de haberi alır almaz bir gemi dolusu erzak ,doktor, hemşire ve ilaç getirmiş.. Yaralar sarılmış ve ölen mürettebatımız Japon yetkililerin büyük jesti ile (çünkü yabancının gömülmesi dahi yasak o günlerde Japonya' da) Kushimoto adasına defnedilmişler..Sonuç olarak bugün 500 küsür Türk denizcisinin Kushimoto Türk Şehitliğinde yatıyor olduğunu bilmem kaçınız biliyor?

    http://static.panoramio.com/photos/large/7109535.jpg

    Herhangi bir afet durumunda bize her daim ilk yardımı gönderenler arasında yer alan Japonlar bu adetlerini 100 küsür sene önce başlatmışlar..Burdan bir başka dala atlayalım izniniz olursa.. Gelelim Kaptan Ali Bey' e.. O yolculuktan hiç geri dönemeyen Kaptan Ali Bey' in İstanbul' dan yola çıkarken son kez kucakladığı üç yaşında bir de kızı var ..İsmi Neyyire. Babasını hiç unutmamış olacak ki oğluna da Ali ismini vermiş..O ALİ Kİ, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN GELMİŞ GEÇMİŞ EN EFSANEVİ MİLLİ EĞİTİM BAKANI OLACAK , KÖY ENSTİTÜLERİ KURACAK, BUGÜN PEK ÇOĞUMUZUN SEVEREK OKUDUĞU İŞ BANKASI KİTAPLARI SONRADAN ONUN ANISINA ONUN İSMİ VERİLMİŞ BİR SERİ İLE ÇIKACAK..Oğlu da kendisi için şu dizeleri yazacak ..

    "Hayatta ben en çok babamı sevdim
    Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
    Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek-
    Nasıl koşarsa ardından bir devin
    O çapkın babamı ben öyle sevdim"

    -Can Yücel -

    Şimdiiii gelelim incelememizin 2. kısmına...

    ------- PEKİ TÜRK NE YAPMIŞ? -------

    Sene 1985 ..İran - Irak savaşı yaşanmakta.Emperyalist devletler silah satışı için iki komuşuyu birbirine kırdırmış yan gelip yatıyorlar.. Gelsin paralar..Saddam' ın o zamanlar biti Kuveyt' i işgal ettiği günlerdeki kertede kanlanmış değil..Daha tutturmamış petrolü dolar üstünden satmıcam diye..Ama manyaklık aroması yine aynı..Bir anda bu diktatör kardeşimiz sapıtıp Tahran hava sahasının 24 saat sonra sivil uçaklar için dahi güvenli olmadığını ilan ediverir..Yani gelen sivil de olsa vurucam affetmem deniyor.. Irak dediğin Avrupa'ya kuş uçuşu kaç saat ? Avrupalı 2 saat içinde tüm vatandaşlarını tahliye ediyor..Kalıyor ortada dımdızlak Japonlar!Şimdi diyeceksiniz ki ulan Allahın Japonunun orda ne işi var .. Tahran' daki Nissan fabrikasında çalışan Başmühendis Janichi Numato’nun sorumluluğundaki 215 Japon mühendis ve teknik eleman grubu bu bahsettiklerim..Tahran büyükelçisi Japon havayolu firmalarına başvuruyor ,garanti olmadan uçamayız cevabı alıyor..Seneler önceki KAMİKAZE ruhundan eser kalmamış tabii..Ne yapacağını düşünürken olayı bizim Dışişleri Bakanımıza açıyor ..Hemen kabul ediliyor..Kurtarma operasyonunun başına Ali Özdemir isimli cengaver bir pilot getiriliyor..Uçak Tahran' a varmak üzereyken hava sahasının kapandığı anonsu geliyor..Sonradan insafa mı geliyorlar bilinmez kısa süreli izin veriliyor.Uçak inip Japonlarla beraber havalanıyor..Pilotun kendi ağzından ifadelerini buraya aktarıyorum..

    Kapısı açılır açılmaz, çocuk çocuk 215 Japon uçağa doluştular. İran Kulesi'nin yönlendirmesiyle, THY uçağı 15 dakika sonra kalktı ve Saddam'ın açıkladığı saldırı saatinden sadece 3 saat önce İran'dan havalandı. Toplam 9.5 saat süren yolculuğun ardından kaptan pilot Ali Özdemir'in yaptığı ''Welcome to Turkey'' (Türkiye'ye hoş geldiniz) anonsu uçaktaki yolcuları büyük bir sevince boğdu.

    5 Şubat 2004 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan bir yazı da Ali ÖZDEMİR olayı kendi ağzından anlatıyor; "10 yıl askerlikten sonra Türk Hava Kuvvetleri'nden THY'ye geçmiştim. Bize bir akşam Tahran'a gitmemiz söylendi. Tahran karışık olduğu için önce Van'a doğru uçtuk. Yakıtımız azalmıştı. Sonra telsizden Tahran'a yönelin dediler. Gidip yolcularımızı aldık. İnerken kurtulanlar alkışladılar, bize kahraman muamelesi yaptılar. 15 Mart 1985 tarihin de 9.5 saat uçuş yaptık."

    Özdemir, Japonya'da yayınlanan belgesel programda da uçağın kalkışı beklenirken patlama sesleri duyulduğunu belirterek, '' Uçaksavar füzeleri uçağın 5 metre yakınından geçiyordu.Yine de görevi kabul etmemek aklımızdan bile geçmedi. Orada kalsalardı roket ya da bombayla havaya uçacaklardı. Japonlara karşı Türk milleti olarak sempatimiz vardır. Bu görevi seve seve yine yaparız'' diye konuştu.

    Son olarak söyleyeceklerim : Böyle bir millet sevilmesin de napılsın be arkadaş? =) Alın okuyun ,sizi gülümsetecek pek çok garip alışkanlıklarını , korkunç damak tatlarını , hızlı trenlerini , turizmde yaptıkları garip gurup sınıflandırmaları , her duruma özel yaptıkları otomatları ve otomat teknolojilerini açın bir de bu kitaptan okuyun..İnanın hem çok gülecek hem de inanılmaz hoş zaman geçireceksiniz bu kitap elinizde olduğu müddetçe..

    10'LUK ETİ CİN için link : https://i.hizliresim.com/8YjOBa.png
    not : çileklisinden uzak durun!!
    ROCKET SHELL için link :http://c8.alamy.com/...attle-for-EX72B3.jpg

    İŞTE YERİ GÖĞÜ İNLETEN ETİ CİN RUHU BUDUR!!!
    ETİ CİN DEDİĞİN ÇİLEKLİ DEĞİL PORTAKALLI OLUR!!
  • 424 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Sen muhteşem bir detaysın Özgür Gencay.

    Tereddüt ile aldığım soluksuz okuduğum hatta ve hatta ezberlediğim tek kitapsın. Neden mi?

    Bir adam düşünün doğuştan çekik gözlü çok güzel gülümseyen, zekası ile sizi hayran bırakan ve çok güzel seven bir adam evet bu bizim Özgür Gencay'ımız.

    Yaşayamadığı hayata son vermek isteyen Yosun'un hayatına bir mucize gibi giren o güzel adam.

    Ve ikisinin mükemmel macerası. Ne güzel sevdiler birbirlerini. Ne güzel balık oldu Yosun. Ve sen boğulmak istediğim o güzel okyanus. Kalbine Pınar'ı ruhuna Yosun'u katan güzel adam. Sevmesi bile bir mucize gibi olan adam. İyiki girdin hayatımıza. Umutsuzluğa ışık oldun.


    Ve ana kuş Büşra... Yine mükemmel bir kitap yine sen. Ne güzel yazıyorsun kuşum. Ne güzel adamlar ne güzel karakterler bunlar. Sen ne güzel insansın.