Galib, Hüsn ü Aşk'ın "Der Beyân-ı Mahiyyet-i Şairi" [HA 802-829) başlıklı bölümünde de eleştiri oklarını yanak ve dudak güzelliğinden söz ederek veya anlam bakımından birbiriyle ilgili sözleri bir araya getirerek şiir cevherine ulaşabileceklerini zanneden şairlere yöneltir. Bıkıp usanmadan aynı teşbihleri ve mazmunları tekrarlayan bu şairleri eleştirirken kullandığı ironik üslüp dikkat çekicidir: "Bak bak, ne tatlı bir edâ; gül-buse ve la'l renkli dudak... Hele şu sözdeki cemiyete bir bak: Siyah saçlar ve gurbet akşamı birbirini anlam bakımından ne güzel tamamlamış! Sevgilinin kaşına işaret eden hançer sözü de ne kadar ince, ne kadar tatlı!"
Bu türden teşbihleri herkesin öğrenerek süslü lâflar edebileceğini ve bilgiyle şiir yazılamayacağını düşünen Gâlib, "Hele şarap denizine dalıp o denizden bir inci çıkarsınlar da görelim!" diye meydan okumaktadır. "Şarap denizi" (derya-yı şarab) sözünü kullanarak şiirle mistik hâlet arasında bir ilişki kurduğu anlaşılan Gâlib, Henri Bremond'un "Saf Şiir" (La poésie pure) makalesindeki tezini yüz yıl önce gündeme getirmiş gibi görün- mektedir. Bilindiği gibi, Ahmet Hâşim'i de görüşleriyle etkileyen Bremond, şiiri "hiçbir izah ve müşahedeye imkân vermeyen ve ancak bu yolda tecrübesi olanlar için sezilmesi kabil bir nevi mistik hâlet" olarak tarif ediyordu
Gâlib'e göre, Arapça kelimeler, işitilmedik sözler, ağdalı tabirler, zincirleme tamlamalar vb. inşa için ziynet sayılsa da Türkçe şiire söyleyiş ve anlam bakımından sıklet vermekten başka bir işe yaramaz, "bir iki hoşça tabir" bulmakla da şair olunmazdı. Hele "Dünya fani, âhiret baki" gibi herkesin bildiği, orta malı hakikatleri büyük bir hikmet söyluyormuş gibi tekrarlamakla, hiç! Esasen şiir tam açıklığı (bedihi-i tâm) kabul etmez, başka bir ifadeyle, mânası apaçık söz şiir sayılmazdı. Bir şair için herkes tarafından anlaşılmayı ve beğenilmeyi de bir kusur olarak gören Gâlib, bu fikrini "Afet bana i'tibâr-ı âmme" mısraıyla açıklayarak "şöhret âfettir" sözünü bir çeşit estetik ilkesine dönüştürüyordu. Gerçek şiirden anlayan birinin beğendiği renkli ve güzel tek bir beyit, yüzlerce göğe değerdi.
Rasuli Ekrem'den (sav) öğrendiğimiz çok önemli bir EMİR var. Tabi bu emir biraz farklı. Bir Müslüman'a selâm vermeyecek kadar katı olduğu bir tutumdan bahsedeceğim:Yüksek katlı binalar yapılmaması.
Yıllardır aklıma geldikçe düşünürüm ve kısmen paylaşıyorum. Karşıma daima bir işaret bir detay çıkıyor. Son çıkan şeyi de paylaşmak artık elzem.
Aşağıda bir fotoğraf görüyoruz. Sanırım 30 katlı her katta 6 daire olsa 180 daire yapar. Ortalama 4 kişilik bir aileden de. Bir binada 720 kişi yapar. 50 bina olduğunu varsayalım 36 Bin kişi yapar.
Modern dünyada herkesin gözü önünde -tehlike oluşturacak ekonomik, siyasi, askeri, tarımsal ve insani gücü olmamasına rağmen- koca koca devletlerinin, şirketlerin, silahların altında kadın-çocuk-ihtiyar demeden hastane, yetimhane demeden katledilen insanları görüyoruz. Yani yarının getireceği felâket artık hayal değil.
Böyle zalimleşmiş, ar damarı çatlamış dünyada 36 bin insanı bir araya toplayan yapıları inşa etmek sadece parasal ve kapital hesapların bir sonucu olamaz. Bu sitelerde kalan insanlar savaş zamanında Türk ordusu aleyhine rehinedir. Tehdittir.
Ben işim gereği Ardahan'da yaşıyorum Ardahan'ın nüfusu da 35 bin.. Bir ülke Ardahan'a saldırsa buradaki insanları öldürmek için hava harekatında binlerce bomba kullanması gerekirken fotoğraftaki siteleri birkaç bombayla yerle bir edebilir.
Ve modern dünyada yatay mimariye sahip ülkeleri işgal etmenin maliyeti ve güçlüğü bir yana kısa vadede nüfusunu yani asker gücünü kırmak imkansızdır.