Küresel Hegemonya Mühendisliği, Sermaye Transferleri
Türkiye’deki dönüşüm sadece dışarıdan üflenen bir rüzgarla olmadı; içerideki devasa fay hatlarının, sermaye el değiştirmelerinin, darbelerin ve sosyolojik hanedan savaşlarının bir sonucuydu. Özellikle İttihat ve Terakki’den bu yana ülkenin bürokratik, askeri ve ekonomik omurgasını oluşturan Rumeli/Yunanistan muhaciri seküler elit yapının, gücü ve sermayeyi Karadeniz ve Kafkas kökenli yeni muhafazakar/milliyetçi ağlara devretmesi, Türkiye'nin son 30 yılının en büyük dip akıntısıdır. Küresel Hegemonya Mühendisliği, Sermaye Transferleri ve Yüksek Entropili Türkiye Matrisi (1945 - 2026) I. Yapısal Hazırlık, Darbeler ve Parametrelerin Belirlenmesi (1945 - 1989) 1945 - 1952 (Çevreleme Stratejisi): İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD, SSCB’yi güneyden kuşatmak adına Müslüman coğrafyayı bir "jeopolitik baraj" olarak konumlandırdı. Türkiye, 1952’de NATO’ya alınarak bu barajın ileri karakolu yapıldı. 1960 ve 1971 Müdahaleleri (Sistemik Reset): İç dinamiklerin küresel takvimin dışına çıkma eğilimleri (Menderes'in son döneminde SSCB ile yakınlaşma arayışı ve 60'ların sonundaki sol toplumsal dalga), askeri müdahalelerle bastırıldı. Ordu, NATO eksenli statükonun koruyucusu olarak sistemi her defasında yeniden formatladı. 1977 - 1980 (Yeşil Kuşak ve Finansal Entegrasyon): Brzezinski’nin "Yeşil Kuşak" projesiyle, sol dalgayı bastıracak dini-muhafazakar bir bariyer inşa edilmeye başlandı. Bu sosyolojik dönüşüm, 24 Ocak 1980 Kararları ile ülkenin küresel finans kapitalizmine eklemlenmesiyle ekonomik tabana oturtuldu. 12 Eylül 1980 (Askeri Format): 24 Ocak kararlarının yaratacağı toplumsal ve sendikal direnç askeri cunta eliyle acımasızca bastırıldı. Paul Henze’nin Washington’a bildirdiği "Bizim çocuklar başardı" teyidi, yerel cuntanın küresel takvimle olan uyumunu belgeler niteliktedir.
Tarih
Yufka yürekli sanırdım kendimi. Her güzellik kanatır oldu gözlerimi.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Dönüp dolaşıp kendimi sende bulurdum. Her geri dönüşümü senden vazgeçemediğim için sanırdım. Ama bu sefer sana geri dönüşüm sensiz olamadığım için değil sensiz olmam gerektiğini anlamam içinmiş... bu son oldu.. bu sonumuz oldu.... Senden gidebilmek için sana gelmem gerekiyormuş hepsi bu... Neden defalarca gittiğimi hatırlattın bana. Sende unuttuğum beni aldım ve bu hikaye gitmeyi öğrenince tamamlandı. Bu son oldu bu sonumuz oldu...
Kendine kucak arayan gövde Kendini yok eden gövde Yitirdin kendini işte Artık ne yurt sana Ne varolabiliyorsun başka evde. Bu mum medeniyetinde Bu metal öznede Bu cam sözde Ne yurt sana dil Ne şölen yeterince. II Ben büyüdüm Akasyalar öldü Üzgünüm. Dışınız çok kalabalıktı Beni içinizdeki zindana attınızdı Olur ya bir gün Suyu hatırlar şelale Şeytan utanmayı öğrenir ve Yüzleşir yüzünüz mevsimlerle Sırf bu yüzden büyüdümdü, Akasyalar öldü. III Karanlık suyun dibini göze aldım Sonsuzluğu göze aldım o yatakta Sen gittin ben bu balkonlara kaldım Metalin damara dayandığı nokta Şimdi söylüyorum dilimdeki küfrü
Yaşadığımız huzursuzluğu başka birini suçlayarak haklı çıkarmaya çalışmak, belirsizliği kabullenmekten daha kolay geliyor ​Çünkü bir günah keçisi bulduğumuz an, hayatın o ürkütücü ve kontrol edilemez doğasından kaçıp sahte bir güvende hissediyoruz kendimizi. "Benim elimde değildi, onun yüzünden oldu" demek, kendi içimizdeki o dipsiz boşlukla ve çaresizliğimizle yüzleşmekten daha az can yakıyor. Faturayı başkasına keserek aslında sadece anlık bir uyuşma satın alıyoruz. Kendi içimizdeki kırık dökükleri onarmanın ağırlığı öylesine yorucu ki, başkalarının hatalarına sığınıp kendimize görünmez bir kalkan yaratmayı seçiyoruz. ​Oysa gerçeği içten içe hepimiz biliyoruz: Dışarıda bir suçlu aradıkça, içerideki o asıl savaş hiç bitmiyor. Asıl cesaret, o koca belirsizliğin tam ortasında kimseyi parmakla göstermeden, sadece kendi gerçeğimizle durabilmekte. S.B
İnsan ve Duygular
➡️ *Kurban edilmek istenen, İsmail aleyhisselamdı* 📆 (Osman Ünlü Hocanın 16.06.2026 tarihli yazısı) *Sual: Peygamber Efendimizin Medine'ye hicreti nasıl olmuştur, İslâm tarihinde bu hicretin önemi nedir?* *Cevap:* Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), tarihçilere göre miladın 622 senesinde, Allahü teâlânın emri ile, Mekke'den Medine'ye gitti ve bu yolculuğuna Hicret denir. Cebrâîl aleyhisselam, Peygamber Efendimize gelip; *(Bu gece, kâfirler seni öldürmeye karar verdi. Bu gece, Ali'yi yatağına yatır ve Ebu Bekir ile, Medine'ye hicret et!)* dedi. Hazret-i Ali o zaman yirmiüç yaşında idi ve Peygamber Efendimize; “Bin canım da olsa, senin yoluna fedadır” diyerek yatağa girdi. Resulullah Efendimiz Safer ayının 27. Perşembe gecesi kapıdan çıkıp, Yasîn suresinin başından 12 âyet okuyup, müşriklerin aralarından geçip gitti. Öğle vakti hazret-i Ebu Bekr'in evine gidip; *-Bu gece Medine'ye hicret etmeye emir aldım buyurdu.* Şevâhid-ün Nübüvve katibında, *Hicret* şöyle anlatılmaktadır: “Resulullah Efendimize Mekke'den Medine'ye hicret etmesi bildirildiği zaman, bi'setin, Peygamberliğin 14. senesi idi. Mekke'den ayrıldığı gece, Kureyş müşrikleri aralarında, Resulullah Efendimizi öldürmek için anlaştılar. Gece uyku vakti gelince, Resulullah Efendimizin kapısının önünde toplanıp, uyusun da öldürelim diye beklemeye başladılar. O gece Yâsîn suresinin ilk ayetleri nâzil oldu. Resulullah Efendimiz yerden bir avuç toprak aldı ve meâli; *(Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık, artık göremezler)* olan Yâsîn suresi 9. âyetini üzerlerine okuyarak ve elindeki toprağı da başlarına saçarak, aralarından geçip gitti... Resulullah Efendimiz Sevr mağarasının içine girer girmez, o gece mağaranın kapısının önünde bir ağaç yeşerdi. İki yabani
Alıntı