• 199 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Bu kitaba neden böyle düşük puan verdiklerini anlayamadım doğrusu. Çünkü tanrıçalar hakkında şu ana kadar okuduğum en ayrıntılı kitaptı. İçinde büyük bir bölümün Lilith'e ayrılmış olmasına karşın birçok uygarlıktaki birçok tanrıçayı ele almış yazar.

    Konya Ovası

    Bilirsiniz ki uygarlık ilk önce Konya, Çatalhöyük'te başladı. Ve tabii ki ana tanrıça tapımının ortaya çıkışı insanlığın uygarlık tarihi ile aynıydı.
    Çatalhöyük kenti devrinin normu içinde çok gelişmişti. Özellikle tarım ileri ölçüde gelişmişti; buğday, arpa, bezelye, bakla geniş ölçüde üretilmekteydi. Çilek tohumlarından şarap yapıyorlardı, yaygın olarak bira tüketiyorlardı. Ve bir de adı bilinmeyen bir ana tanrıçaya tapıyorlardı. Bu ise, tanrıçanın iri göğüslü, geniş kalçalı bir formda resim ve heykellerini yaptıkları için biliniyor. Nerdeyse bütün uygarlıktaki tanrıçalar bu şekilde tasvir edilirdi. Çünkü tanrıçanın cinsel organlarını ön plana çıkarmak; doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil ediyordu. Konya ovasından sonra diğer uygarlıkta da kadının ön plana çıkması ve tanrıların geri planda kalarak ana tanrıçalara tapınımı görüyoruz.

    Mezopotamya, Sümerler

    İÖ. 3500'de Sümer uygarlığı, dönemin en zengin uygarlığıydı. İnanna adında bir aşk tanrıçasına tapıyorlardı. Bu dönemde tanrıçaların cinselliği daha da ön plana çıkmış, cinselliği kutsallaştırmıştı. Öyle ki tanrıçalarına "Göğün Kutsal Fahişesi" adını vermişlerdi. İşin diğer bir boyutu olarak, fahişelik de kutsal sayılmaya başlanmıştı. Kadınlar çoğunlukta olsa da erkekler de fahişelik yapıyorlardı. İşin ne boyutta olduğunu anlamanız için İnanna'nın verimlilik ayinlerinde okunan şarkılarından biri:
    "Erkek olan kadınlar, kadın olan erkekler;
    Önünden geçer sana selam ederiz.
    Kadın fahişeler, erkek fahişeler, önünden geçer sana selam ederiz."
    Ayrıca güney Mezopotamya'da yapılan kazılar sonucu Sümerler ve İnanna hakkında yazılan tabletlerin bir kısmı İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunuyormuş.

    Babil: Rahibe- Fahişelerin Ülkesi

    Babil'in Hammurabi devrinde kadınlar ikinci plana atılmıştı. Hala tanrıçalara tapınım olsa da Hammurabi yasalarıyla birlikte kadınlar ikinci plandaydı. Birçok tablette yazdığına göre suçların büyük çoğunluğu cadılık ve kadın ihanetidir. Yasaya göre bu sanık kadınlar nehre atılıyor, kurtulursa suçsuz, ölürse suçlu olduğu varsayılıyormuş.

    Babil halkı, Ishtar'ı baş tanrıçaları ilan etmişlerdi. Bu tanrıça aşk ve seksi yönetmekteydi.

    Zaten fahişelerin kutsallaşmasını Sümerler'de görmüştük ama bu dönemde fahişelik, adeta kutsallıktan da öteye zorunluluğa dönüşüyor.
    "Bir adı da Militta olan tanrıçanın tarikatında iki çeşit rahibe vardı:
    a) Kadiştu: El değmemişler
    b) Zermaşitu: Tapınak fahişeleri
    Zermaşitu'lar her gece ünlü Babil Kulesi tepesinde sıra ile beklerler, baş tanrı Marduk, insan kılığında kuleye gelir de bir kadınla yatmak isterse diye nöbet tutardı."

    "Sadece tanrının değil; insan erkeklerin de canı "kutsal seks" yapmak isyer diye birçok tapınakta rahibeler erkek tapınıcılarla "kutsal evlilik" oluşturmak için hazırda beklerlerdi." Bu fahişeler kutsal sayılırlardı. Hatta bazı kadınlar kutsallığa erişebilmek için bu tapınaklarda aday rahibe olmak isterlermiş.

    Amaa işin bir de zorunluluk kısmı var ki ne mide bulandırıcı! Tarihçi Heredot'tan bir örnek: “Ünlü tarihçi I-199’da Babil’de her kadının yaşamında bir kere kendini yabancı bir erkeğe vermek zorunda olduğunu anlatıyor. Ve de tapınağın içinde yere gerili iplerle bölünmüş bölümlerde bir sürü kadın oturduğundan, önlerinden erkekler geçtiğinden, beğendiklerinin dizlerine altın para atarak onlarla seviştiğinden de söz ediyor. Ayrıca zengin kadınların bile -özel arabaları ve hizmetçileri ile gelip bekleyebilseler de- bu gelenekten ayrılmadıklarını yazmakta. Heredot’un anlattıklarına bakılırsa, tapımın daha da garip yönü, kadınların seçilmeden evlerine dönemeyeceği. Bu öylesine sıkı bir kural ki, alımlı ve çekici olmayanlar aylarca tapınakta kalıyorlar. Heredot, bekleme süresinin 3-4 yıla dek uzandığı kadınların varlığından bile söz etmekte!”

    “Kaç para verdiği önemli değildir; kadının kabul etmemesi korkusu yoktur; din bunu yasak etmiştir, çünkü bu para kutsal olur. Kadın, kendisine ilk para atanın peşinden gider ve kim olursa olsun geri çeviremez. Birleşmeden sonra, kadın, tanrıçanın gönlünü yapmış olarak, evine döner”. (Heredot, Tarih, I-199)

    Tabii bu olaylara bugünkü bakış açımızla bakmamak gerekiyor. O zamanlar kadınlık cinsellikle, doğurganlıkla birlikte kutsal sayılıyordu; bugünkü gibi çekingenlik, namus ve üslupla değil.
    Peki bu algı nasıl değişti? Kutsal Kitaplarla ve tek tanrılarla birlikte! Tevrat ve İncil’i okumuş her insan, Tanrı’nın Babil’i nasıl lanetlediğini bilir.
    Tek tanrı peygamberleri, tanrıça tapınımını ve cinselliği sapkın ilan etti ve putlarla savaşırken, aslında kadınlıkla savaştı. İnsanların algısı tamamen değişti.

    AY TANRISI İLE GÜNEŞ TANRIÇASININ ÜLKESİ ARABİSTAN

    Evet, Arabistan bile bir zamanlar anaerkildi! Bu kültür İÖ. 1000’lerde varlığını sürdürüyordu.
    Arapların çok eşli olmayı sevdiğini biliyoruz. Ama bu sevginin sadece Arap erkeklerinde olduğu algısı hakim. Halbuki bu dönemlerde erkekler değil, kadınlar çok eşliymiş.
    “Her kadın birden fazla erkekle evlenmesi sosyal yaşamın bir gereğiydi o dönemlerde. Erkeklerin, evlilikle birlikte ailelerini bırakıp kadının ailesine katılmaları ise bir gelenekti. Kadınların arzularının öylesine önemi vardı ki, bir kadının, çadırının kapısını üç gece üst üste doğu yönüne doğru kurmasıboşanmanın gerçekleşmesi için yeterliydi.”

    “İslam öncesinde Arabistan yarımadasında çok tanrılı bir sistemin -ki buna İslam literatüründe putperestlik denir- yaygınlığını görürüz. Bu tanrılar isim olarak çok büyük farklılıklar gösterse de, genelde baş tanrı hep tanrıçaydı. Tanrıça o denli önemliydi ki bu bölgede, güneş ile özdeşleştirilmişti. Adı, “güçlü iyilik ve yardım ışınları gönderen” anlamındaki Dhat Hamym’di. Oysa tanrıça, bin yıllar boyunca, tüm dünya üzerine yayılmış tapım sistemlerinde hep ay ile eş tutulmuştur. Tarihinde ilk ve tek olarak Arap yarımadasında güneş ile sembolize edilmiş, ay tanrısı olmak ise -yine din tarihinde ilk kez olarak- kocasına düşmüştür.”

    Bu zamanlarda Arabistan bolluğun, bereketin ülkesiymiş. Hatta Romalılar onlara “Arabia Felix” yani, “Mutlu Arabistan” derlermiş. Bu gelişmişlik İslam’ın ortaya çıkmasından sonra birkaç yüz yıl daha sürmüş.

    Arapların bu anaerkil kültürü Kuran’a bile işlemiş. Tapınılan tanrıçaların isimleri kurana girmiş, annelik kutsal sayılmış ve cinsellik, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, yok sayılmamıştı.

    “Bize haber verin Lat ve Uzza’yı. Diğer üçüncüsü olan Menat’ı. Erkek sizin de, dişi onun mu? Öyle ise bu çok insafsız bir taksim. O putlar hiç birşey değil, ancak sizin ve babalarınızın uydurduğu isimlerdir. Allah onlara hiçbir hüccet indirmedi. O kafirler, yalnız zanna ve nefislerin sevdasına tabi oluyorlar. Halbuki kendilerine, Rableri katından doğru yolu gösteren geldi”.( Necm suresi 53:19-23.) Lat, Uzza ve Menat o zamanların tapınılan en ünlü üç tanrıçasıymış. Bunların en ünlüsü ise Uzza imiş.

    “Kurayş kabilesi Uzza Kabe’yi tavaf ederken söyle derlerdi:
    El-lat, el-Uzza ve onların yanındaki üçüncü idol Menat adına,
    Gerçekten de onlar yalvarılması gereken en yüce hanımlardır”. (al-Khalbi, Book of ldols.)
    Hatta İslam gelip, putlara tapımı yasaklayınca Kurayş kabilesinin tepkisi: “Bu yasaklama Kurayş kavmine çok ağır geldi. Ebu-Ubayha (Sa’id ibn-al-’As ibn-Umayyah ibn-’Abd-Shams ibn-’Abd-Manaf), son günlerini geçirdiğini belli eden çok kötü bir hastalığa tutuldu. Ölüm döşeğinde yattığı birgün ebu-Leheb yanına geldi ve onu ağlarken buldu.” (Sira, 231, 233, 276; Taberi, vol. I, 1170-1172; el-Marif, 60-61)

    Tek tanrılı dinler öncesi döneme meraklıysanız, hatta teolojiye meraklıysanız kesinlikle okumanız gereken bir kitap. Ülkemizde bu konularla alakalı yazılmış ve çevrilmiş pek kitap yok maalesef. Üstte de belirttiğim gibi gayet ayrıntılı bir kitaptı.

    İyi okumalar.
  • Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.

    Gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm, her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde.

    En berbat şeyler, hatta ölüm bile böyledir.
  • Daha önce kişiliğim olarak nitelendirdiğim şeyin yıkım süreci ilerledikçe, bütün umarsızlığıma karşın ölümden niçin öylesine korktuğumu da anlamaya başlamıştım, bu aşağılık ve iğrenç ölüm korkusunun da benim eski, küçük burjuva ve uydurma varlığımın bir parçası olduğunu yavaş yavaş fark ediyordum. Şimdiye kadarki Bay Haller, bu yetenekli yazar, bu Mozart ve Goethe uzmanı, sanatın metafiziği, deha ve trajedi, ayrıca insanlık üzerine okunmaya değer incelemeler kaleme almış bu kişi, kitaplardan geçilmeyen hücresinde bu melankolik münzevi, özeleştirinin eline adım adım teslim oluyor, hiçbir alanda tutunamıyordu. Bu yetenekli ve ilginç Bay Haller her ne kadar mantık ve insanlığın vaizliğini yapmış, savaşın barbarlığına karşı protestoda bulunmuşsa da, düşüncelerinin mantıksal sonucuna göre davranıp savaş sırasında bir duvar önüne dikilerek bir idam mangasının kurşunlarıyla ölmeye yanaşmamış, şu ya da bu şekilde duruma uyum sağlamaya bakmıştı. Toz kondurulamayacak, soylu bir uyumdu bu kuşkusuz, ama yine de bir uzlaşmaydı. Bu bir yana, gücün ve sömürünün karşısında yer alan biriydi Bay Haller, öyleyken bankada sanayi işletmelerine ait pek çok hisse senedinin sahibiydi ve vicdanı hiç sızlamadan bunların faizlerini alıp çıtır çıtır yiyordu. Ve öbür şeylerin hepsinde de böyleydi. Harry Haller bir idealist, dünyayı hor gören biri, melankolik bir münzevi ve ateş püsküren bir peygamber kılığına pek güzel bürünmüşse de, gerçekte bir burjuvaydı, Hermine'ninki gibi bir yaşamı aşağılık buluyor, restoranda boşa geçen gecelerden ve çarçur edilen paralardan dolayı içerliyordu; vicdanı rahat değildi, özgürlüğe ve mükemmelliğe kavuşmayı asla aramıyor, düşünsel oyunların kendisini eğlendirip üne kavuşturduğu o rahat zamanların şiddetle özlemini çekiyordu. Aynı şekilde hor görüp küçümsediği gazete okuyucuları da, başlarına gelen kötülüklerden ders alacakken, tıpkı onun gibi savaştan önceki ideal dönemi özlüyor, söz konusu dönemi daha rahat buluyorlardı. Lanet olsun, bu Bay Haller denen adam tiksinti veriyordu insana! Durum böyleyken yine de ona ya da onun artık çözülüp dağılmakta olan maskesine, onun düşünselle cilveleşmesine, düzensiz ve tesadüfi şeylerden (ölüm de bunların arasındaydı) duyduğu burjuva korkusuna sarılıp bırakmıyor, oluşum sürecini yaşayan bu yeni Harry'yi, dans salonlarının bu biraz çekingen ve amatör müşterisini alay ve gıptayla bir zamanki düzmece-ideal Harry görüntüsüyle karşılaştırıyordu. Yeni oluşum sürecini yaşayan Harry, bu arada o eski Harry'de, bir zaman profesörün evindeki Goethe gravüründe hoşnutsuzlukla karşıladığı bütün çirkin özellikleri keşfetmişti. Eski Harry'nin kendisinin de, küçük burjuvazi tarafından idealize edilmiş Goethe'den geri kalır yanı yoktu; o da fazlasıyla soylu bakışıyla, briyantin gibi ışıl ışıl parıldayan yücelik, düşünsellik ve insanlığıyla, kendi ruh soyluluğundan nerdeyse duygulanmış bir düşün kahramanıydı! Allah kahretsin, sevimli tabloda fena delikler açılmış, ideal Bay Haller içler acısı biçimde çözülüp dağıtılmıştı! Tıpkı sokak haydutları tarafından soyularak yırtılıp parçalanmış giysiler içinde bırakılan, artık akıllıca davranıp hırpani bir kişi rolünü oynamayı öğrenecekken hâlâ üzerinde nişanlar, madalyalar varmış gibi ortada gezip dolaşan ve yitirdiği onurunu ağlamaklı bir şekilde sergilemeyi sürdüren mevki ve makam sahibi birine benziyordu.
  • 408 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    "Kitap yakılan bir yerde sonunda insanları yakarlar."
    ~Heinrich Heine, Almansor, 1821 #39266561

    Damarlarımda hissettim, düşlerimde hayal ettim, gözlerimle gördüm, yüreğimle yaşadım, yürürken düşündüm, okurken doyamadım, bir yandan hızlıca sayfaları çevirmek, bir yandan sayfalar bitmesin istedim. Vücuda verilmiş özel bir karışım almışım gibi kendimden geçtim, sonsuz öykülerde kaybolmak, o dünyadan ayrılmak istemedim. Bir yazar, milyonlarca insanı bu ruh haline bir kitapla sokabilir, evet bunu yapabilir. Kitapların gücü o kadar fazla ki, işte bu yüzden korkuyorlar! İşte bu yüzden yok etmek istiyor, yasaklıyorlar!

    Fahrenheit 451 ile Ray Bradbury dünyasına adım attım. O kadar zevk aldım ki, o kitabı da bitirmek istememiştim. Ana kahramanız Guy Montag ile bağ kurdum, o bağ kopmasın istedim. 451 severler, bunu hep dilemiştir muhtemelen. Yakma Zevki ile 451’in daha öncesine gidiyoruz.

    İncelemeyi tamamlamaya yakın, Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi ‘ne başladım. Fernando Baez ‘in 18 sayfalık sunuş bölümü, buraya bir şeyler eklemem gerektiğini hatırlattı. İncelemem eksik gibiydi, tam olmasa bile daha iyi hale getirdiğimi düşünüyorum.

    *

    Sistemin eleştirisini doruklara taşıyan anlar vardır. Bu anları iyi anlamak ve kavramak gerekir.

    1984 ‘ün üçüncü bölüm sonrasında ki Winston ve O’Brien,
    Cesur Yeni Dünya ‘nın on altıncı bölümden itibaren Vahşi, Helmholtz ve Mustafa Mond,
    Yakma Zevki ‘nin ise Montag ve Leahy ile olan yüzleşme diyaloglarını dikkatlice ve anlayarak okuyunuz, gerekirse birkaç kez okuyup, notlar alınız. Güçlü ile güçsüzün diyalogları ve aktarılan bilgiler o kadar önemli ki, nefesiniz tutulurcasına okursunuz. Vurucudur, hakikattir, gizlenmiş tüm sözcüklerin ortaya çıkması, akla karanın yüzleşmesidir. Bilgidir, birikimdir, PATLAMADIR! HAYKIRIŞTIR!

    Her diyalog beyninize inmiş bir balyoz gibidir. Sizi kör eden her şeyin ilacı gibidir. Oradadır, çekip almak size kalmıştır. Bir kitap o kadar çok şeydir ki, neleri başarıp başaramayacağı, okuyucusunda gizlidir.


    YAKMA ZEVKİ!

    İnsanın Yıkıcılığı arttı ve artmaya devam ediyor. İnsanın içinde yok etme içgüdüsü olduğunu savunmuş Sigmund Freud . İnsan eyleme geçmek için bir kıvılcım bekler, her zaman içinde var olanın dışarıya çıkmasını bekler. En masum görünümlü insan, ne yaptığına anlam veremediğimiz ve zihnimizin kabul etmek istemeyeceği suçlar işleyebilir. Bunun önceden kestirilmesi güçtür. İnsan bir şey yapmak isterse yapar, onu ne yasa ne de başka şey durdurabilir.

    Kitapta on üç ana öykü bulunmakta. Sonda ki diğer üç öykü ise, kısa olduğu için diğerlerine nazaran biraz daha hafif. İncelemeyi biraz öykü öykü, birazda doğaçlama yolu ile yapacağım.

    Öykülerin ana teması yakılan ve yasaklanan kitaplar, sansür edilen fikirler, yok edilen özgür düşünceler ve yaratılan otomat kafalı insanlar.
    Dünyayı daha iyi bir yer haline getirme hayalleri içinde, ruhsuz bir dünya yaratılması, ruhsuz dünyanın hiçbir şey hissetmemesi.

    İnsanın doğası mümkün olabilecek her şeye gebedir. En önemlisi, insan dediğimiz varlık, mutluluktan mutsuzluk, mutsuzluktan da mutluluk çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Yeter ki kendi özgür hür iradesi ile yaşasın ve düşünsün. İnsan ilk önce kendisine hükmetmelidir. Kendi kontrolünü başkasına vermek gibi bir ahmaklığa düşmemelidir. Yönetilmesi normal olabilir fakat, kendisini yöneteni de denetlemekle görevlidir. Sustukça balyozu kafana yersin, sonra bir bakmışsın, öyle bir susmuşsun ki, son balyoz darbesi ile toprağa gömülmüş, boğulmuşsun. İpler hiçbir zaman bir başka varlığın eline ya da devlete veya sisteme bırakılamaz. Bilimkurgu, distopya ve ütopya eserler bunlar üzerine kuruludur çoğu zaman. Var olanın tam tersini ya da daha ilerisini gören, düşünüp; kurgulayan ve yazan insanlara ayrıca minnet duymalıyız.

    Öykülerin adlarını büyük harfle yazıp birkaç tanesini az ve öz size aktarmaya çalışacağım. Çünkü bu kitabın adını arattığınızda öykülerin ne anlattığı hakkında bilgi edinemezsiniz. Ben biraz katkı sağlamak istedim.

    *ÖLDÜKTEN SONRA DOĞMAK, yaşamın bittiği, ölümün hüküm sürdüğü mezardan taşan bir yaşama konuk ediyor sizi. Mezardan kalktınız ve hayatınızı geçirmek istediğiniz, yarım kaldığını düşündüğünüz yere koşuyorsunuz, aşkınızın evine gidiyorsunuz. Sizi gördüğünde verdiği cevap ise "Biz artık düşmanız, Paul. Artık birbirimizi sevemeyiz. Ben canlıyım, sen ölü. (...) Doğal düşmanlarız biz." #38930571 burada ki düşmanlık, yaşamın ölüm karşısında ki zıtlığıdır.

    *ATEŞ SÜTUNU, mezardan ölüm doğurmaya devam ediyor. William Lantry 2349 yılında ölüm uykusunda uyanıyor ve beyaz pudra şekeri kıvamındaki bedeni ile uyumsuzluğa adım atıyor. Bu yüzyıl ona çok yabancı. Kitaplar yok edilmiş, insanlar düşünemeyen tek tip halini almıştır. Kendisi gibi ölüler yok edilmiş, mezarların içinde ki ölüler yakılmıştır. Kendisi son kalandır. Yok edilmeden önce uyanmış ve ölümü bu dünyaya getirmeye yemin etmiştir. Bu öyküden başlayarak edebiyat ve kitaplar karşımıza çıkıyor ve bize müthiş bir şölen yaratıyor aslında. Kütüphaneye gider Lantry ve Edgar Allan Poe var mıdır diye sorar…

    "Kim demiştiniz?”
    “Edgar Allan Poe.”
    "Dosyalarımızda bu isimde bir yazar yok.”
    "Bir kez daha bakar mısınız lütfen?”
    Bir kez daha baktı. “Ah, evet. Endeks kartına kırmızı bir işaret konmuş. 2265 yılındaki Büyük Yakma’dan önceki yazarlardan biri olsa gerek.”
    (…) Bu arada, hiç Lovecraft var mı elinizde?”
    “Seksle ilgili bir kitap mı?"
    Lantry kahkahayı bastı. “Hayır, hayır. Adamın adı o!”
    Kadın dosyaları karıştırdı. “O da yakılmış. Poe’yla birlikte.”

    *PARLAK ANKA KUŞU, 2022 yılında geçiyor, Kütüphane ile başlıyor hikâye. Kitapları yakmak için Kütüphanenin kapısını çalıyor Barnes. İnsanlık için yakmak istiyor, onun görevi bu. Kitapların kime ne faydası vardır ki? Kitaplar yakılırken, insanlar toplanmıyor bile, karşı bile çıkmıyor, unutmuşlar onları. “Kitaplar gibi insanları da yakmayacağım ne malum?” diyor ve doğru bir soru soruyor. Kitap yakan, insanı da yakar. Ki yakmadı mı zaten?

    *MARS’IN ÇILGIN BÜYÜCÜLERİ, 2100 Yılı Mars’ta bir sorun var ve oradaki sorunu kökten halletmek için bir roket fırlatıyor, dünyada ki kitaplar yakılmış, yazarlar da yakılmış. Geriye sadece Mars kalmış, çünkü Mars’a kaçmışlar. Bu hikaye de Edgar Allan Poe , Bram Stoker , Mary Shelley , Henry James , Lewis Carroll , H. P. Lovecraft , H. G. Wells , Aldous Huxley , Stendhal , William Shakespeare ve niceleri eşlik ediyor. Okurken bu dünyadan ayrılmak istemeyeceksiniz.
    "Çok acımasız bir adamsın, Poe."
    "Korkmuş ve öfkeli bir adamım. Ben bir tanrıyım, Hawthorne, tıpkı senin gibi, hepimiz gibi tanrıyım." #38983584

    *ÇILGINLIK KARNAVALI, Ray Bradbury Stendhal ‘ın önderliğinde bizi alıp götürüyor. Kendimizi Stendhal’ın kollarına bırakıp, gözümüzü kapatıyor ve karnavalın tadını çıkıyoruz! Edebiyatın en ürkünç karnavallarından bir tanesi ile karanlığın hüküm sürdüğü kalede, kötü ile daha kötünün karşılaşmasına konuk oluyoruz.
    "Cehalet, Bay Garrett, ölüm getirir." #36691790

    Kısa kısa ve bilerek yarım bırakarak anlattım. Her detay size spoiler olarak dönebilir o yüzden okuma zevkinizi almak istemedim. İncelemelerimde spoiler’a yer vermiyorum.

    *

    Kitapta, Fahrenheit 451 ‘in çok iyi bildiğimiz İTFAİYECİ hikayesi de mevcut. Ben bu hikâyeyi ezbere yakın biliyorum. İtfaiyeci yazılmadan önce, GECEYARISINDAN EPEY SONRA ‘yı yazıyor Ray Bradbury’i. İkisinin birbirinden farkları var ama bütünlük olarak aynı hikayeler. Öykücülüğünün iyi olmasının sebebi defalarca defalarca yazması ve edebiyata hakim olmasıdır. Geceyarısından Epey Sonra’yı okuduğumda farkları hemen hissettim. Guy Montag ile yeniden buluşmak fazlasıyla keyiflendirdi beni.

    Kitabın başlangıç konuları, birbirinden farklı. Hatta HBO’nun yeniden çevirdiği ve hiç sevmediğim 451 filmine de bu giriş hayat vermiş. Filmi 20 dakika zor izledim o yüzden geri kalanını pek bilmiyorum. İlk hikâyeyi yani Geceyarısından Epey Sonra’yı baz almışlar. İki hikâyeyi de okuyup kendiniz bu farkları bulabilirsiniz. Ben size iki örnek vereceğim.

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    Hepsi Bay Montag’a baktı.
    “Dün gece yakaladığımız o yaşlı adama ne yapacaklar şimdi?” diye sordu Montag.
    “En az otuz yıl tımarhaneye atacaklar.” Sy.186

    İTFAİYECİ
    Hepsi Bay Montag’a baktılar.
    Bay Montag yutkundu. “Dün gece kitaplarla yakaladığımız o yaşlı adama ne olacak şimdi? diye sordu.
    “Tımarhaneye atılacak.” sy.274

    GECEYARISINDAN EPEY SONRA
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag ona bakarak.
    “Düşünmek zorundayım. Düşünmek için o kadar çok vaktim var ki. Hiç televizyon izlemem ya da yarışlara veya lunaparklara ve onun gibi yerlere gitmem.” Sy.196

    İTFAİYECİ
    “Bir kız için ne çok şey düşünüyorsun,” demişti Bay Montag, huzursuz bir edayla.
    “Çünkü düşünmek için vaktim var. Ben hiç televizyon izlemem ya da oyunlara, yarışlara veya lunaparklara gitmem.” Sy.284

    Bu iki örnek birçok yerde önümüze çıkıyor. Sevgili Ray Bradbury tekrar tekrar okudukça daha iyisini yazabileceğini düşünmüş olsa gerek. Benim düşünceme göre de İtfaiyeci öyküsü daha derli toplu, daha usta işi olmuş. Kelimeler, diyaloglar daha iyi kotarılmış. Kitabın sonunda da farklılar var tabi ki. Okuyunca bütün farkları kendiniz analiz edersiniz. Unutmadan, 451 kitabında ki öykü İtfaiyecidir, gece yarısından epey sonra değil. Yakma Zevkinde ikisinin de olması çok isabetli bir karar. Zaten 451 öyküleri diye geçiyor.

    Bu kısa incelememi toparlamam gerekiyor artık. Kısa oldu bence… : )

    Öykülerini yazdığı yılları düşündüğümüzde bol bol “Gotik” edebiyattan alıntılar yapmış Ray Bradbury. Özellikle Poe’yu tanımayan okurlar, bu kitabı okuduktan sonra kesinlikle Poe’nun kitaplarına hücum edecektir. O kadar güzel detaylandırmış ve konu etmiş ki öykülere doyamıyorsunuz. Neredeyse, İthaki’nin “Karanlık Kitaplar Serisi” Yakma Zevki içinde geçen yazarlarla dizayn edilmiş diyeceğim. Kim mi onlar?
    Washington Irving , Stephen Graham Jones, Bram Stoker, Edgar Allan Poe, H.P. Lovecraft, Mary Shelley …

    Listeye buradan ulaşabilirsiniz: https://forum.kayiprihtim.com/...kitaplik-serisi/2874

    Kitapları yakanların “cahiller” olduğu düşüncesini aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Tam tersi, akıllı ve donanımlı insanların kitapları yaktığını ve yok ettiğini düşünebiliriz. Bilgiden, düşüncelerden, kitlelerin bu fikirlerden etkilenmesinden korkuyorlar. Korudukları tahtlarından olmamak için, kitlesel kitap kıyımları gerçekleştiriyorlar. 1984’ün yazıldığı döneme bakın. Araştırma yaptığınızda Sovyet Düşmanı yazar olan çıkıyor karşımıza Orwell. Hedef tahtasıdır. Kendisi de kitapları da yasaklıdır. Zaten kitabının basılması da kolay olmamıştır.

    Okunan kitap sayısı, çoğalmak yerine her yıl azalırsa, bu öngörüler rahatça gerçekleşecektir. İnsanların önem vermediği kitaplar yakıldığında, sabah işlerine gitmeye, yemeklerini yemeye devam edeceklerdir emin olabilirsiniz. Bir grup azınlık direnir ve onlarda susturulur zaten. Her kitap değerli midir sorusu başka bir konudur. Buna kesinlikle evet diyemeyiz. Safsataların dolu olduğu, sırf propaganda yapmak için ısmarlama şekilde yazılmış kitaplar değerli kitaplar değillerdir. Genellikle, tarihi; gerçeklerden saptırmak için uydurulmuş yazılardır. Dünyanın her yerinde bu kitaplara rastlamak mümkündür.

    "On yıldır dünyanın beynini öldürüyor, üstüne gazyağı döküyorum. Tanrım, Millie, bir kitap bir beyin demek.
    Biz tüm bu yıllar boyunca sadece o kadını ya da onun gibi bir sürü başka insanı öldürmedik.
    DÜŞÜNCELERİ YAKTIM BEN, PERVASIZCA, CAYIR CAYIR" #39087426

    Birisi korkutucu kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi sistemi eleştiren kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi geçmişin gerçeklerinden bahseden kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    Birisi 2+2=4’tür diyen kitaplar mı yazmış, YAK GİTSİN!
    BURN IT MR. MONTAG, BURN IT!!!

    Jorge Luis Borges şöyle der:
    "İnsanın araçları içinde hiç şüphesiz en şaşırtıcısı kitaptır. (...) kitap bambaşka bir şeydir: Kitap belleğin ve hayal gücünün uzantısıdır." #39269501

    *

    Her Şeyi YAK GİTSİN - I --:>> #30692194

    Bilimkurgu - Çizgiroman - Manga Etkinliğimiz: #28996895

    Ray Bradbury Etkinliğimiz: #38068128

    *

    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Kitaplarla kalın!
    Onlara birisi el uzatırsa, ne yapmanız gerektiğini biliyorsunuz!
    Montag ne yaptıysa, sizde onu yapın! 10/10
  • 88 syf.
    ·6 günde·7/10
    Aylak Köpek, Modern İran Edebiyatı'nın Kafka'sı kabul edilen Sadık Hidayet'in yedi öyküden oluşan eseri.

    Kitabın ana teması hayal kırıklıkları, insanlardan vazgeçiş, seçilemeyen kader, yaşama devam etmeye çalışmanın bezginliği ve genel olarak ölüm üzerine.

    Yazarı hakkında bir fikriniz olmasa bile okuduktan sonra Sadık Hidayet'i çok iyi tanıyacağınız bir kitap.
    Zira Sadık Hidayet öykülerinde; bunalımını, sorgulayışlarını, düşüncelerini ve (özellikle son öyküde) mutluluğa ulaştıracağını düşündüğü çözümü, karakterler aracılığıyla bize açık bir şekilde sunmuş.
    Öyküler ve yazar arasındaki bağlantıyı kurmak için sadece yazarın hayatının nasıl sona erdiğini öğrenmek bile yeterli oluyor.

    *spoiler*

    Öykülere gelecek olursak, kitaba öncelikle 'Aylak Köpek' ile başlıyoruz.
    Bu hikaye diğerlerine göre belki de en fazla umudu barındıran hikaye. Ve köpek Pat'ın sonunu getiren de bu umut oluyor.

    Devamında 'Kerec Don Juan' öyküsü geliyor.
    Bu kısmı, rastlantılar sonrası değişen hayatlar, aldatılma ve göstermelik yaşantıların gerçek yüzü şeklinde özetlemek mümkün.

    Üçüncü öykü olan 'Çıkmaz' ise, suçluluk duygusundan dolayı hayatı kendine zindan etmiş, mutluluğu haketmediğine inanarak kendini cezalandıran, tam suçluluğunu telafi edebileceğini düşünürken eskisinden de derin bir bir çukura düşen Şerif'in çıkmaz sonlu hikayesi.

    Bir anı şeklinde bize aktarılan 'Katya' öyküsü ise aşk, ihanet ve arkadaşlık üzerine. Fakat geçtiği ortam diğer öykülere göre oldukça farklı ve ilgi çekici.

    'Taht-ı Ebu Nasır' yine aşk, intikam, kazanma umuduyla yaşanan bir kaybediş ve ölünün de ölmesinden bahseden gizemli bir öykü.

    Altıncı öykü ise 'Tecelli'.
    Hayatında heyecan arayan, beklentileri hayal kırıklığı ile sonuçlanan bir kadın ve sanatıyla tüm benliğini bu kadına ifşa edip nihayetinde terkedilmiş bir adamın hikayesi.

    Sonuncu olarak da, Sadık Hidayet'in bize en çok kendini yansıttığını düşündüğüm öyküsü 'Karanlık Oda'.
    Bir dönem insanların zevklerine ayak uydurmaya çalışsa da kaybolduğunu hisseden, varlığını ancak karanlık ve inziva ile hissedebildiğini söyleyip, her şey tamamlanınca kendini öldüren mutlu(?) bir adamın hikayesi.

    Aylak Köpek kitabında benim en sevdiğim öykü, (belki şu an okumakta olduğum bu mevzunun derinlerine inen Otto Rank'in Doğum Travması kitabının da etkisiyle) 'Karanlık Oda' oldu.

    Kitap, betimlemeleri ve yer yer farklı sürprizleriyle kendini okutan bir kitap. Ancak okurken bunaltan ve kendini tekrarlayan karamsar teması, beni kitaptan biraz uzaklaştırdı diyebilirim.
  • "ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan arasında, iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır, bununla birlikte ikisi de ölür; fakat biri ölümünden habersizdir, ötekiyse bunu bilir; biri sadece bir anda ölür, ötekiyse sürekli ölmektedir.."
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 26 - Metis Yayınları - Dördüncü Basım: Kasım 2013 - Çeviren: Haldun Bayrı
  • "bunca boşluk ve anlaşılmazlık nereye varabilir? günlere tutunuruz, çünkü ölme arzusu fazla mantıksaldır, bundan dolayı da işe yaramazdır. hayat belirgin, tartışılmaz açıklıkta tek bir gerekçeye sahip olsaydı kendini yok ederdi; içgüdüler ve önyargılar tutarlılıkla temasa geçtiklerinde ortadan kalkarlar."
    Emil Michel Cioran
    Sayfa 25 - Metis Yayınları - Dördüncü Basım: Kasım 2013 - Çeviren: Haldun Bayrı