• Şöyle bir hikaye duymuştum; yaşlı bir adam ölmek üzereymiş. Uzun bir yaşam sürdüğü için ölüm konusunda bir endişesi yokmuş. Güneş batmış, hava kararıyormuş. Adam gözlerini açıp, yanında oturan karısına sormuş, "En büyük oğlum nerede?"
    Karısı, "Tam karşımda, yatağın öbür tarafında oturuyor."diye yanıt vermiş. "Onu merak etme, şu anda hiçbir şey için endişelenme. Rahatla ve dua et."
    Fakat adam bu kez, "Ortanca oğlum nerede?" diye sormuş.
    Karısı, "O da büyük oğlunun hemen yanında oturuyor" demiş.
    Ölmek üzere olan adam bu kez de yatakta doğrulmaya başlamış.
    Karısı, "Ne yapıyorsun?" diye sormuş.
    Adam, "Küçük oğlumu arıyorum" demiş.
    Karısı ve çocukları, yaşlı adamın onları ne çok sevdiğini düşünmüşler. Küçük oğlan da adamın hemen ayak ucunda oturuyormuş.
    "Baba, buradayım" demiş. "İçin rahat olsun, hepimiz buradayız."
    Bunun üzerine adam şöyle demiş, "Hem hepiniz buradasınız hem de rahat olmamı söylüyorsunuz. Peki herkes buradaysa dükkana kim bakıyor?"
  • KARADUTUM ŞİİRİNİN HÜZÜNLÜ HİKAYESİ .....

    1949’da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını istediler. Eyüboğlu ayağa kalktı ve Karadut’u okumaya başladı:

    “Karadutum, çatal karam, çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın”…

    Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzüldü.
    Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştı; tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu… Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın, karısı değildi.
    Bu şiiri 3 yıl önce, bir başka kadın için yazmıştı: Mari Gerekmezyan…
    “Kara saplı bıçak gibi”
    Mari, Bedri Rahmi’nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. O dönem askerliğini yapmakta olan şair – ressamın sinesine, “kara saplı bir bıçak gibi” saplanmıştı. Mari, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapmıştı. Bedri Rahmi bu büstü, Mari’nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştı. Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardı. Bedri Rahmi, sanatında tam bir patlama yaşıyor, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekliyordu.
    Yorgun yürek
    “Karadut”, 1946’da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve o yıl İstanbul Alman Hastanesi’nden Mari Gerekmezyan’ın ölüm haberi geldi.
    Bedri Rahmi yıkılmıştı. Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı. O dönem içkiye başladı ünlü şair…
    Aşağıdaki şiir, o dönemin ürünüdür:

    “Türküler bitti
    Halaylar durdu
    Horonlar durdu
    Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
    Yoruldu yüreğim, yoruldu.....”

    Eren Eyüboğlu, eşinin bu zor dönemi atlatmasına yardımcı oldu.
    Onu yeniden sanatıyla buluşturmak için çabaladı.
    Başardığını sanıyordu.
    Ta ki Büyük Kulüp’teki o geceye kadar…
    “Karadut”u okurken, Bedri Rahmi’nin yanaklarından süzülen gözyaşları, sevda yarasının hâlâ kapanmadığının kanıtıydı. Bunun üzerine Eren, bir süre Paris’te yaşamaya karar verdi. Oradan eşine yazdığı bir mektupta “o gece”yi hatırlattı:

    4 Ocak 1950 – PARiS
    “Canuşkam,
    Kulüpte bir gece, şiir okumuştun, hani! Hatırladın mı? Gözlerinden, birden yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin, nasıl titremişti.
    Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki böğrüme, kızgın bir ütü yapmış gibi olmuştum. O gece… Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım! Bedri’nin ruhuna, insan üstü bir gücün acıyıp, ona güç vermesi için dua etmiştim. Ruhunun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan, mutluluk duyabilmeni sağlasın.
    Eren.”

    Buna katlandımsa, bu dualar işe yaradı.
    Bedri Rahmi, 11 yaşındaki oğluyla eşine döndü.

    1974’teki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı, aynı evde çalışıp üreterek, diz dize birlikte tükettiler. Öldüğü gün, eşi Eren cenazeden dönüşte, 35 yaşına gelmiş oğlunu karşısına oturttu.
    “Babanı uğurladık” dedi, “Ama şunu bilmeni istiyorum ki, ona çok kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Hiçbir kadın aşağılanmayı kabul etmez. Buna katlandımsa, bil ki, sadece senin hayatın kararmasın diyedir.”

    KARADUTUM…

    Karadutum, çatal karam, çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam, çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.
    Sigara paketlerine resmini çizdiğim
    Körpe fidanlara adını yazdığım
    Karam, karam
    Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
    Sıla kokar, arzu tüter
    Ilgıt ılgıt buram buram.
    Ben beyzade, kişizade,
    Her türlü dertten topyekün azade
    Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
    Durup dururken yorulan
    Kibrit çöpü gibi kırılan
    Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
    Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
    Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum
    Netmiş, neylemiş, nolmuşum
    Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
    Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
    Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum
    Karam, karam
    Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
    Sensiz bana canım dünya haram olsun.

    BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
  • Şehzade Mehmet, babası Sultan İkinci Murat'ın vefatından sonra tahta geçmişti, ilk işlerinden birisi, ona bilgi sarayının kapılarını aralayan Molla Güranî'ye vezirlik teklif etmek oldu. Molla Güranî, öğrencisi olan genç padişahın teklifini:

    - Teklif ettiğiniz rütbe, bize uygun değildir. Çünkü devlet işlerinin içinde bulunan kimseler, vezirlik rütbesine ulaşmayı amaç edinmişler; bu uğurda gece-gündüz çalışmışlardır. Hâl böyle iken bizim gibi bir ilim adamını dışarıdan böyle bir makama getirmek onları incitir. Bu görev, lâyık olan kimselere teklif edilmelidir, diyerek kabul etmez. Sultan

    İkinci Mehmet, otoriter ve tavizsiz bir kişiliğe sahip olan hocasının söylediklerini haklı buldu. Bu defa ona kadıaskerlik teklif etti. Molla Güranî, mesleğine uygun olan bu teklifi kabul etti. Kadıaskerlik görevini yürütürken kendi başına hareket eden, yaptığı işlerde kendisine danışmayan hocası, Sultan Mehmet'i zor durumda bıraktı. Bunun üzerine ustaca bir plan uyguladı ve Molla Güranî'ye vakıflarla ilgili bir görev vererek Bursa'ya gönderdi.

    Sert bir karaktere sahip olan Molla Güranî, öncekine göre daha mütevazi bir görev olan yeni işine büyük bir istekle başladı. Ancak, padişahın referansıyla kendine gelen birisinin elindeki fermanı, yapılan istek hukuka aykırı diyerek yırtıp attı. Bu olayı haber alan padişah, hocasına çok kızdı. Ama saygısından dolayı hoşgörülü davrandı. Hocasını sadece görevinden aldı. Bunun üzerine kırılan Molla Güranî, geldiği yer olan Mısır'a geri döndü.

    Bir zaman sonra Sultan Mehmet, yaptığına pişman oldu ve hocasına ricacılar göndererek, tekrar İstanbul'a davet etti. Molla Güranî, Mısır sultanının burda kal ısrarlarına rağmen öğrencisinin davetini kabul ederek İstanbul'a döndü. Tekrar Bursa'ya kadı olarak görevlendirildi. Fatih'in vefatına kadar bu görevde kaldı.

    Sultan Mehmet ve Molla Güranî kararlı ve otoriter kişilikleriyle sık sık karşı karşıya gelmişlerdir. Ama hocaya ve ilim adamına saygı her zaman daha ağır basmış ve Sultan Mehmet, hocasının karşısında geri adım atmasını bilmiştir. Padişah fermanını yırtmanın, emirlerini yerine getirmemenin cezası kati (ölüm) olmasına rağmen bu ceza, Molla Güranî'ye uygulanmamıştır.

    Bunun izahı; ilme, ilim adamına ve hocaya saygıdan başka bir şey değildir.
  • İnsanlar madde ile düşünceyi bağdaştıramayacağını anlayınca, düşünceler üzerine çeşitli görüşlere yöneldi. Çünkü soyut şeylerin sadece kendi beynimizde oluştuğunu bir türlü kabul etmek istemeyiz. Kar tanesinin büyüleyici güzelliği ve ahengi.. Ne kadar güzel. Bir kelebek kanatlarını çırparak dünyanın başka bir yerinde kasırgaya neden olabilir. Bu lanet olası kelebeği yıllardır duyuyoruz. Ama şimdiye dek kim bir kasırgayı tahmin edebilmiş? Hiç kimse! Söyler misin kanserin neresinde güzellik ve ahenk var? Neden bir hücre bir anda ölüm yayan bir metastaza dönüşüp sağlıklı bir bedendeki tüm hücreleri yok ediyor? Bilen var mı? Hayır. Çünkü kar tanesi ve kelebeği düşünmeyi tercih ederiz. Neden? Çünkü hayatın bir anlamı olduğunu düşünmeye ihtiyacımız var. Olan her şeyin bir mantığı vardır. Ve tesadüflere yer yoktur... Ne yazık ki, bunun gerçeklikle bir ilgisi yoktur. Bu sadece korkudur.

    ( The Oxford Murders)
  • "Yeryüzünün intiharları sonsuzdur."

    “ölüm düşüncesi izliyor beni.
    gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum.
    bunun …
    belli bir nedeni yok.
    yaşansa da olur, yaşanmasa da.
    bir kaygı yalnız.
    beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.
    karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum.
    herkes her geceki uykusunu uyuyor.
    ev soğuk.
    çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum.
    günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum.
    kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum.
    genç bir kızım.
    ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.
    sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.
    karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var.
    karşı çıkmak istediğim kurallar var.
    bir haykırış!
    küçük dünyanız sizin olsun.
    bir haykırış!
    sessizce yatağa dönüyorum.
    ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.
    şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor.
    korkacak birşey yok.
    kırlarda koşuyorum.
    sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum.
    hep kırlar.
    esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım.
    birazdan ölüm beni alacak.
  • Ernle Bradford , Oruç Reis'in ölümü ile ilgili aynen şu satırları yazmaktadır : ''Oruç Reis gibi bir yiğit , yıllardır birlikte savaştığı leventlerinin gözleri önünde katledilmesine seyirci kalamazdı. Irmağı aşıp selamete çıkmışken geri döndü .Leventlerini toplayarak geçit yerine hakim bir tepenin üzerine yerleşti.Burada Türkler düşmanın karşısında dimdik durarak, göğüs göğüse savunmalarını yaptılar. Amaçları yiğitçe ölmekti. Oruç Reis tek koluyla son dakikaya dek aslanlar gibi döğüştü. Onun çapındaki bir adama böyle bir ölüm yaraşırdı. Böyle bir ölüme razı olabilirdi ancak.''
  • Ernle Bradford , Oruç Reis'in ölümü ile ilgili aynen şu satırları yazmaktadır : ''Oruç Reis gibi bir yiğit , yıllardır birlikte savaştığı leventlerinin gözleri önünde katledilmesine seyirci kalamazdı. Irmağı aşıp selamete çıkmışken geri döndü .Leventlerini toplayarak geçit yerine hakim bir tepenin üzerine yerleşti.Burada Türkler düşmanın karşısında dimdik durarak, göğüs göğüse savunmalarını yaptılar. Amaçları yiğitçe ölmekti. Oruç Reis tek koluyla son dakikaya dek aslanlar gibi döğüştü. Onun çapındaki bir adama böyle bir ölüm yaraşırdı. Böyle bir ölüme razı olabilirdi ancak.''