Bu kitap, “benzi soluk, yüreği kederli” insanların kitabıdır. Kimi mütemadî bir geçim kaygısındadır, kimi sırtındaki ağır yüklerin altında can çekişmektedir. Güçlünün zayıfı ezdiği, bencilliğin ve riyanın sistemin bütün çarklarına nüfûz ettiği bir toplumda insan kalabilmenin mücadelesidir.
Sabahattin Ali’nin kaleminin gücü, roman ve öykülerinin sürükleyiciliği, karakterlerinin yüreklerimizi cızlatan naifliği herkesin malûmu artık. Okuyup da hakkını teslim etmeyen görmedim. Fakat kitabı okurken sadece tetkik değil, tenkit de yazmam gerektiğini düşündüm.
Hikâyelerde bazı karakterler var ki, bunlar her lafta Allah’ı zikrederler, başlarını secdeden kaldırmazlar fakat her türlü dalavere ve yolsuzluğu yapmaktan da geri kalmazlar. Bu tür insanlara ülkemizde çokça rastlandığını, dinin geçmişten günümüze kimileri için bir maske, kimileri içinde bir ticaret menşei olduğu elbette biliyoruz. Fakat memlekette hakka hukuka riayet eden, “Bizi aldatan bizden değildir” düsturuna göre yaşayan hiç mi yoktur? Neden hikâyelerde salih müslümanlar olmadığını kendime sorup durdum. Mütedeyyin insanları sürekli kötü göstererek bir algı ve imaj oluşturduğunun farkında mıydı yazar? Farkındaysa, bunu ideolojisinden ilham alarak art niyetle yaptığını düşünmekten kendimi alamıyorum. Her dindar insana “sahtekâr” ve “mürteci” nazarıyla bakmak, toplumsal çatışmayı körükleyen ciddî bir saygısızlıktır.