• namazla cemaati kaçıranları bir hafta taziye ederlerdi
  • ► Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. (1/Fâtiha 2)

    ► O (Rab ki) yeryüzünü sizin için bir döşek, gökyüzünü de tavan kıldı. Gökten su indirdi ve onunla size rızık olarak (çeşitli) ürünler çıkardı. (Öyleyse bütün bu gerçekleri ikrar edip) bildiğiniz hâlde Allah’a eş/ortak/denk koşmayın. (2/Bakara 22)

    Yalnızca Allah’a (cc) kulluk yapmanın gerekliliği fıtrat ve akılla bilinir. Yaratan ve rızık veren kim ise teşekkür/kulluk ona yapılmalıdır. Yaratan ve rızık verenin Allah (cc) olduğunu ikrar eden, ancak dua, adak, kurban gibi ibadetlerini başkalarına yapan veya Allah’ın (cc) dışındaki varlıkların kanunlarına boyun eğen kimse, bile bile Allah’a (cc) ortak/denk/eş kılmış olur. (Bk. 2/Bakara, 164)

    ► Ehl-i Kitap’tan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden üzerinize hiçbir hayrın gelmesini istemezler. Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük bir fazilet sahibidir. (2/Bakara 105)

    Hristiyan, Yahudi ve putperest müşriklerin masalarında İslam ümmetinin sorunları için çözüm arayanlar, bu ayeti iyi anlamalıdırlar. Onlar, İslam ümmeti için hiçbir hayır, iyilik ve güzellik istemezler. Ayrıca kâfirleri dost edinmenin hükmü hakkında bk. 5/Mâide, 51.

    ► De ki: “O hem bizim Rabbimiz hem de sizin Rabbiniz iken, Allah hakkında bizimle tartışacak mısınız? Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size! Ve biz, (hiçbir ortak edinmeksizin dini) O’na halis kılanlarız.” (2/Bakara 139)

    ► “Şüphesiz ki Allah, benim Rabbim ve sizlerin Rabbidir. O’na ibadet edin. Bu (sizi davet ettiğim yol), sırat-ı mustakimdir/dosdoğru olan yoldur.” (3/Âl-i İmran 51)

    ► “Beni öldürmek (niyetiyle) elini bana uzatsan dahi, seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkuyorum.” (5/Mâide 28)

    ► Hani Havariler: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen, Rabbinden bizim için gökten sofra indirmesini isteyebilir misin?” demişlerdi. (İsa:) “Şayet müminlerseniz Allah’tan korkup sakının.” demişti. (5/Mâide 112)

    Ayet-i kerimede iki farklı kıraat vardır.

    Birincisi: Genelin okuyuşu olan “هل يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ ” kıraatidir. “Rabbin sofra indirmeye güç yetirebilir mi?” anlamındadır.

    İkincisi: İmam Kisai’nin (rh) kıraati olan “هل تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ ” okuyuşudur. Bu kıraat Allah Resûlü’nden de (sav) aktarılmıştır. (Hakim, Müstedrek, 2935; Tirmizi, 2930) Bizim de meal verirken esas aldığımız kıraattir. Bazıları birinci okuyuşa dayanarak Havarilerin Allah’ın (cc) kudretinden şüphe ettiğini iddia etmişlerdir. Oysa, Allah’ın (cc) kendilerine ilham ettiği (5/Mâide, 111), İsa’nın (as) çağrısına icabet eden (3/Âl-i İmran, 52-53) bu seçkin kulların Allah’ın (cc) kudretinden şüphe etmesi söz konusu olamaz.

    ► “Ben onlara, bana emrettiğin: ‘Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.’ (buyruğu) dışında hiçbir şey söylemedim. Aralarında olduğum süre içinde (onların yaptıklarına) şahittim. Beni kendi katına aldığında (artık onların ne söylediğini ve ne yaptığını bilmem mümkün değildir). Sen onların üzerinde gözetleyicisin. Sen her şeyin üzerinde şahit olansın.” (5/Mâide 117)

    ► Böylece o, zalimler topluluğunun (kökü kurutulup) arkaları kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. (6/En'âm 45)

    ► De ki: “Allah bizi (tevhide) hidayet ettikten sonra, Allah’ı bırakıpta bize hiçbir faydası ve zararı olmayan şeylere mi (putlara, türbelere, yatırlara mı) dua edelim? Arkadaşları kendisini: ‘Hidayete gel.’ diye çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşırken şeytanların ayarttığı kimse gibi topuklarımız üzere geri mi dönelim?” De ki: “Şüphesiz ki gerçek ve hakiki hidayet, Allah’ın hidayetidir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” (6/En'âm 71)

    ► İşte bu, Rabbiniz olan Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. (Öyleyse) yalnızca O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerinde (gözetleyen, denetleyen ve işlerini yürüten) Vekil’dir. (6/En'âm 102)

    ► De ki: “Şüphesiz ki Rabbim, beni dosdoğru yola iletti. Dimdik/güçlü ve hanif olan İbrahim’in dinine. O, müşriklerden değildi.” (6/En'âm 161)

    İbrahim’in milleti için bk. 60/Mümtehine, 4.

    ► De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (6/En'âm 162)

    ► “O, her şeyin Rabbi iken, Allah’ın dışında bir Rab arar mıyım hiç? Herkesin kazandığı sadece kendini bağlar. Hiçbir suçlu bir başkasının suçunu yüklenmez. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, anlaşmazlığa düştüğünüz konularda (neyin hak ve doğru olduğunu) size haber verecektir.” (6/En'âm 164)

    ► Demişti ki: “Ey kavmim! Bende sapıklık yok. Lakin ben âlemlerin Rabbi olan (Allah tarafından gönderilmiş) bir elçiyim.” (7/A'râf 61)

    ► Demişti ki: “Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi (tarafından gönderilmiş) bir elçiyim.” (7/A'râf 67)

    ► “Size Rabbimin risaletini/mesajlarını iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçiyim.” (7/A'râf 68)

    ► Musa demişti ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbinden (gelen) bir elçiyim.” (7/A'râf 104)

    ► Demişlerdi ki: “Biz, âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) iman ettik.” (7/A'râf 121)

    ► “Musa’nın ve Harun’un Rabbi olan (Allah’a).” (7/A'râf 122)

    ► Azap üzerlerine çökünce: “Ey Musa! Senin yanında bulunan (Allah’ın) ahdiyle bizim için Rabbine dua et. Bu azabı bizden giderirsen, andolsun ki sana iman edecek ve İsrailoğullarını seninle beraber yollayacağız!” demişlerdi. (7/A'râf 134)

    ► (Hatırla!) Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Demişlerdi ki: “Evet! (Sen bizim Rabbimizsin!) Şahit olduk.” (Bu,) kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir. (7/A'râf 172)

    Kur’ân’ın mufassal/detaylandırılmış bir kitap olmasının hikmetleri için bk. 6/En’âm, 55.

    ► (Senden harikulade olaylar, mucizeler isteyip de) onlara bir ayet/mucize getirmediğinde: “Sen onu derlesen ya!” derler. De ki: “Ben yalnızca Rabbimden bana vahyolunana uyarım. (İlle de bir ayet/mucize istiyorsanız) işte bu (Kitap), içinde Rabbinizden basiretler taşıyan, mümin bir topluluk için hidayet ve rahmet olan bir ayettir/mucizedir.” (7/A'râf 203)

    ► Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri yöneten/çekip çeviren Allah’tır. O’nun izni olmaksızın hiç kimse şefaat edemez. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. (Öyleyse) O’na ibadet edin. Öğüt almaz mısınız? (10/Yûnus 3)

    ► Orada duaları: “Allah’ım, sen eksiklerden münezzehsin.”, (birbirlerine) dilekleri: “Selam/Esenlik!” ve dualarının sonu: “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.” şeklindedir. (10/Yûnus 10)

    ► İşte bu, sizin hak Rabbiniz olan Allah’tır. Haktan ötesi sapıklıktan başka bir şey midir? Nasıl olur da (O’na ibadet etmekten, putlara ibadet etmeye) çevrilirsiniz? (10/Yûnus 32)

    ► İşte böyle! Senin Rabbinin kelimesi/hükmü fasıklar üzerinde kesinleşmiştir. Onlar kesinlikle iman etmezler. (10/Yûnus 33)

    ► Bu Kur’ân’ın, Allah’tan başka birileri tarafından uydurulması olacak şey değildir. O, kendinden önceki (Kitapları) doğrulayan ve Kitab’ı detaylı biçimde açıklayan (ayetlerinin bir kısmı diğer bir kısmını tefsir eden bir Kitap’tır). Âlemlerin Rabbi olan (Allah tarafından indirildiğinde) hiçbir şüphe yoktur. (10/Yûnus 37)

    ► Şayet sana indirdiğimizden şüphen varsa, senden önce Kitab’ı okuyanlara sor! Andolsun ki hak sana Rabbinden gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma! (10/Yûnus 94)

    ► “Şayet Allah sizi saptırmak istemişse, ben size nasihat etmek istesem de nasihatimin size bir faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.” (11/Hûd 34)

    ► “Hiç şüphesiz ben, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hareket eden her canlıyı perçeminden tutan (kontrol edip yönlendiren) O’dur. Şüphesiz ki Rabbim, dosdoğru yol üzeredir.” (11/Hûd 56)

    Şirk ehlinin tehditleri karşısında imani tavır için bk. 6/En’âm, 82.

    ► “Şayet yüz çevirecek olursanız, kendisiyle gönderildiğim mesajı size ilettim. Rabbim sizin yerinize başka bir topluluğu getirir ve siz ona hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. Şüphesiz ki Rabbim, her şeyi gözetleyip koruyandır.” (11/Hûd 57)

    ► Semud’a da kardeşleri Salih’i (gönderdik). Demişti ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet/kulluk edin! Sizin O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilahınız yoktur. Sizi yerden (topraktan) yaratan ve orayı imar edip, orada ömür süresiniz diye (sizi var eden) O’dur. (Öyleyse) O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz ki Rabbim, (kullarına en yakın olan) Karib ve (dualara ve isteklere icabet eden) Mucîb’dir.” (11/Hûd 61)

    ► (Helak) emrimiz gelince, Salih’i ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle, o günün alçaltıcı ve rezil edici (azabından) kurtardık. Şüphesiz ki senin Rabbin, (güç ve kuvvet sahibi) El-Kaviy, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz olanın ta kendisidir. (11/Hûd 66)

    ► (O taşlar) Rabbinin katında işaretlenmişlerdir. O (azabın bir benzeri, bu kavmin amelini yapan) zalimlerden uzak değildir. (11/Hûd 83)

    ► Demişti ki: “Ey kavmim! Görüşünüz nedir? (Söylesenize!) Şayet ben, Rabbimden bir belge/delil üzereysem ve beni kendi tarafından güzel bir rızıkla mükâfatlandırmışsa? Ben, size yasakladığım şeylere (kendim uymayarak) size muhalefet etmek istemiyorum. Tek amacım, gücüm yettiğince ıslah etmektir. Benim başarım, ancak Allah’ın izniyledir. Ben, O’na tevekkül ettim ve yalnızca O’na yönelirim.” (11/Hûd 88)

    ► “Rabbinizden bağışlanma dileyip sonra da O’na tevbe edin. Şüphesiz ki benim Rabbim, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm, (kullarını seven, kulları tarafından sevilen, kalplerde sevgi yaratan) Vedûd’dur.” (11/Hûd 90)

    ► Şayet Rabbin dileseydi, insanları (hiç ihtilaf etmeyen) tek bir ümmet yapardı. (Ama yapmadı.) Oysa onlar, ihtilaf hâlinde olmayı sürdürmektedirler. (11/Hûd 118)

    ► Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. Onları bunun için yarattı. Rabbinin: “Andolsun ki cinleri ve insanları cehenneme dolduracağım.” sözü/hükmü kesinleşmiştir. (11/Hûd 119)

    ► “İşte böylece Rabbin seni seçecek, sözlerin yorumunu/rüya tabirini sana öğretecek, daha önce ataların İbrahim ve İshak’a (nimetini) tamamladığı gibi sana ve Yakub ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin, (her şeyi bilen) Alîm, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.” (12/Yûsuf 6)

    ► Andolsun ki kadın onu arzulamış, o da kadını arzulamıştı. Şayet Rabbinin apaçık burhanını görmeseydi (Yusuf da arzusunun peşinden gidecekti). Böylece, kötülüğü ve fuhşiyatı ondan savuşturduk. Çünkü o, muhlas/arındırılmış/ihlaslı kılınmış kullarımızdandı. (12/Yûsuf 24)

    ► Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.” (12/Yûsuf 37)

    ► “Ben, nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis -Rabbimin merhamet ettiği müstesna- çokça kötülüğü emreder. Şüphesiz ki Rabbim, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.” (12/Yûsuf 53)

    ► Demişti ki: “İleride sizin için Rabbimden bağışlanma talep edeceğim. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr, (kullarına karşı merhametli) Er-Rahîm olanın ta kendisidir.” (12/Yûsuf 98)

    ► Ebeveynini tahtın üzerine çıkarttı/oturttu. (Hepsi) ona secde ettiler/saygıyla selamladılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu, benim daha önce gördüğüm rüyamın tevili/gerçekleşmesidir. Rabbim onu gerçek çıkardı. Şüphesiz ki beni zindandan çıkardığında ve şeytan, kardeşlerimle aramı bozduktan sonra sizleri çölden getirdiğinde bana iyilikte bulundu. Şüphesiz ki Rabbim, dilediği şeyi incelikle (sebeplerini hazırlayıp lütfu ve kuşatıcı bilgisiyle) sonuca ulaştırandır. Şüphesiz ki O, (her şeyi bilen) El-Alîm, (hüküm ve hikmet sahibi) El-Hakîm olanın ta kendisidir.” (12/Yûsuf 100)

    ► “Rabbim! Hiç şüphesiz bana mülk/yetki verdin ve bana rüya tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Sen dünyada da ahirette de benim velimsin/dostumsun! Benim canımı Müslim/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen bir kul olarak al ve beni salihler zümresine dahil et.” (12/Yûsuf 101)

    ► Senden iyilikten önce kötülük getirmeni istiyorlar. Muhakkak ki onlardan önce (buna benzer) nice örnekler gelip geçmiştir. Şüphesiz ki Rabbin, zulümlerine karşılık insanlara karşı mağfiret sahibidir. Şüphesiz ki Rabbin, cezası pek çetin olandır. (13/Ra'd 6)

    ► De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “(Göklerin ve yerin Rabbi O iken yine de) Allah’ı bırakıp kendilerine faydaları olmayan veya kendinden zararı defedemeyen varlıkları mı veliler edindiniz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Yahut karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa, Allah’a tayin ettikleri ortaklar (Allah gibi) yarattı da, (Allah’ın yaratmasıyla ortakların) yaratması birbirine mi benzedi (kimin ilah olduğuna dair kafaları mı karıştı)?” De ki: “Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid, (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr’dır.” (13/Ra'd 16)

    Allah’a (cc) şirk koşmanın hiçbir delili, gerekçesi ve tevili olamaz. Şirk koşulan ortaklar, yaratmadığı müddetçe -ki bu mümkün değildir- tevhid konusunda kafa karışıklığı iddiası kabul edilemez. Tevhid ve şirk konusunda batıl inançları bulunan, amellerine zulüm bulaştıran; zan, hurafe ve menkıbeyi delil zannedenler, kendi elleriyle şüpheye düşmüş, dinlerini karmakarışık hâle getirmişlerdir.

    ► Rablerine icabet edenlere El-Husna (cennet) vardır. O’na icabet etmeyenlerse yeryüzündeki her şey ve bir o kadarı daha onların olsa, hiç şüphesiz (azaptan kurtulmak için) verirlerdi. İşte bunlara hesabın en kötüsü vardır. Barınakları cehennemdir. Ne kötü yataktır orası. (13/Ra'd 18)

    ► Kâfirler der ki: “Ona Rabbinden bir ayet/mucize indirilmesi gerekmez miydi?” De ki: “Allah dilediğini saptırır, kendisine yönelenleri de hidayet eder.” (13/Ra'd 27)

    ► Sana vahyettiğimizi onlara okuyasın diye, seni kendilerinden önce nice ümmetin gelip geçtiği bir toplum içinde (risaletle) görevlendirdik. Onlarsa Er-Rahmân’ı inkâr ediyorlar. De ki: “O benim Rabbimdir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Yalnızca O’na tevekkül ettim ve dönüşüm/tevbem de O’nadır.” (13/Ra'd 30)

    ► “Yaşlılıkta bana İsmail ve İshak’ı veren Allah’a hamd olsun. Şüphesiz ki benim Rabbim, duayı işitendir/icabet edendir.” (14/İbrahîm 39)

    ► Onları (diriltip) huzurunda toplayacak olan, hiç şüphesiz ki senin Rabbindir. Şüphesiz ki O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm, (her şeyi bilen) Alîm’dir. (15/Hicr 25)

    ► Hani Rabbin, meleklere demişti ki: “Şüphesiz ki balçığın kurumuş çamurundan bir insan yaratacağım.” (15/Hicr 28)

    ► Şüphesiz ki Rabbin, (çokça yaratan) El-Hallâk, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (15/Hicr 86)

    ► (Bu sıkıntıdan, kurtulmak için) Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol. (15/Hicr 98)

    Müşriklerden gelecek eziyetler karşısında Rabbani tavır için bk. 20/Tâhâ, 130.

    ► Yakin (ölüm) sana gelinceye dek Rabbine ibadet/kulluk et! (15/Hicr 99)

    ► Ağırlıklarınızı yüklenir, canınızın yarısı telef olmadan erişemeyeceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz ki Rabbiniz, (pek şefkatli olan) Raûf, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (16/Nahl 7)

    ► Onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde: “Öncekilerin masalları!” derler. (16/Nahl 24)

    ► Allah’tan korkup sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiğinde, “Hayır (indirdi).” derler. Bu dünyada iyilik yapanlara (karşılık olarak) iyilik vardır. Ahiret yurduysa çok daha hayırlıdır. Muttakilerin yurdu ne güzeldir. (16/Nahl 30)

    ► (Nefislerine zulmedenler) kendilerine meleklerin ya da Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Onlardan öncekiler de böyle yapmışlardı. Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmetmekteydiler. (16/Nahl 33)

    ► Ya da (mallarını, canlarını, amellerini eksilte eksilte onları) korku içerisindeyken yakalamasından (emin mi oldular)? Şüphesiz ki senin Rabbin, (şefkatli olan) Raûf, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (16/Nahl 47)

    ► Sonra sıkıntınızı giderdiği zaman, (bir de bakarsın) içinizden bir grup, Rablerine şirk koşuverirler. (16/Nahl 54)

    ► De ki: “(Bu uydurulmuş bir kitap değil. Bilakis,) iman edenlerin (ayaklarını) sabit kılmak, teslim olanlara hidayet ve müjde olması için Ruhu’l Kudüs (Cibril) onu Rabbinden hak olarak indirmiştir.” (16/Nahl 102)

    Kitab’ın indiriliş gayesi için bk. 4/Nîsa, 105.

    ► Sonra kuşkusuz ki Rabbin, bilgisizce kötülük işleyen sonra bunun ardından tevbe edip (hâllerini) düzeltenlere, (evet) şüphesiz ki Rabbin, (böylelerine karşı) (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) pek Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (16/Nahl 119)

    ► Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et! Onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da hidayet ehli olanları da en iyi bilendir. (16/Nahl 125)

    İslami davetin özellikleri için bk. 12/Yûsuf, 108.

    ► Rabbiniz nefislerinizde olanı en iyi bilendir. Şayet salih kimseler olursanız hiç şüphesiz ki (Allah), O’na çokça yönelenleri bağışlayandır. (17/İsrâ 25)

    ► Anlamasınlar diye kalplerine de perde germişizdir, kulakları üzerinde de ağırlık vardır. Sen, Kur’ân’da Rabbini tek (ilah) olarak andığında, arkalarını dönüp nefretle kaçıp giderler. (17/İsrâ 46)

    Hakkın anlaşılmasına engel olan sebepler için bk. 6/En’âm, 25.

    ► O dua ettikleri de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile arar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılması gereken bir azaptır. (17/İsrâ 57)

    Abdullah b. Mesud (ra) şöyle demiştir: “Bazı müşrikler, bir grup cine tapıyordu. Taptıkları cinler İslam’a girdi ve Allah’a yakınlaşmak için salih ameller aramaya başladılar. Müşrikler de bu durumdan habersiz onlara ibadet etmeye devam ettiler.” (Buhari, 4714; Müslim, 3030)

    ► “Şüphesiz ki, kullarım üzerinde senin bir otoriten yoktur. (İşlerin kendisine havale edileceği bir) Vekil olarak Rabbin yeter.” (17/İsrâ 65)

    ► Rabbiniz, lütuf ve ihsanından arayasınız diye gemileri denizde (yumuşak bir şekilde) yürütendir. Kuşkusuz O, size karşı merhametlidir. (17/İsrâ 66)

    ► (Musa) demişti ki: “Andolsun ki bunları göklerin ve yerin Rabbinin, (insanları) basiretli kılıcı (ayetler) olarak indirdiğini biliyorsun. Ve ben senin kesinlikle helak olmuş biri olduğunu düşünüyorum ey Firavun!” (17/İsrâ 102)

    ► Ve kıyama kalkıp: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir! Onu bırakıp da hiçbir (sahte) ilaha dua etmeyiz. Andolsun ki o takdirde batıl/saçma bir şey söylemiş oluruz.” dediklerinde, onların kalplerini (yakin, sabır ve kararlılıkla) pekiştirmiştik. (18/Kehf 14)

    ► (Sonradan gelenler) diyecekler ki: “Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekti.” Diyecekler ki: “Beş kişiydiler, altıncıları köpekti.” Bu, gaybı taşlamaktır/bir konuda bilgisizce konuşmaktır. Diyecekler ki: “Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekti.” De ki: “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları yalnızca çok az (insan) bilir. Onlar hakkında açık olandan (sahip olduğun vahiy bilgisinden) başkasıyla tartışma ve (buna dair) onlardan kimseye bilgi sorma.” (18/Kehf 22)

    ► Bir şey için kesinlikle: “Bunu yarın yapacağım.” deme! (18/Kehf 23)

    ► “Allah dilerse/inşallah” (de). Unuttuğun zaman Rabbini an. “Umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın bir rüşde/olgunluğa eriştirir.” de. (18/Kehf 24)

    ► “Fakat O Allah, benim Rabbimdir. Ve ben hiçbir şeyi Rabbime ortak koşmam.” (18/Kehf 38)

    ► Senin Rabbin (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr ve merhamet sahibidir. Şayet işledikleriyle onları yargılasa azabı çarçabuk onlara ulaştırırdı. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, onların (azapla) buluşma zamanları vardır ve ondan (korunacak) bir sığınak bulamayacaklardır. (18/Kehf 58)

    ► Dedi ki: “Zulmeden kimseyi cezalandıracağız. Sonra Rabbine döndürülecek ve (Rabbi) onu çetin bir azapla azaplandıracak.” (18/Kehf 87)

    ► (Okunacak olan ayetler) Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetinin anılmasıdır. (19/Meryem 2)

    ► Hani o, Rabbine gizlice seslenmişti. (19/Meryem 3)

    ► Demişti ki: “Rabbim! Kemiklerim zayıfladı, saçlarım bembeyaz oldu. Sana dua etmem nedeniyle hiç mutsuz/bedbaht olmadım. (Her ne zaman dua ettiysem icabet ettin.)” (19/Meryem 4)

    ► Demişti ki: “Selam olsun sana! Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz ki O, bana karşı (merhametli, lütufkâr ve benimle yakından ilgilenen) Hafiy’dir.” (19/Meryem 47)

    Bk. 9/Tevbe, 114

    ► “Sizi ve Allah’ın dışında dua ettiklerinizi terk edip ayrılıyorum. Yalnızca Rabbime dua ediyorum. Umulur ki Rabbime yaptığım dua nedeniyle bedbaht olmam. (Rabbim duama icabet eder.)” (19/Meryem 48)

    ► Biz ancak Rabbinin emriyle/izniyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bu ikisi arasında ne varsa hepsi O’na aittir. Rabbin unutan değildir. (19/Meryem 64)

    Allah Resûlü (sav) Cibril’e (as): “Neden bizi daha fazla ziyaret etmiyorsun?” diye sorunca bu ayetler inmiştir.” (Buhari, 4731; Tirmizi, 3158)

    ► Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O’na ibadet/kulluk yap ve ibadetinde sabırlı ol. O’nun adıyla anılan/O’na denk birini bilir misin? (19/Meryem 65)

    ► “Şüphesiz ki ben, (evet) ben, senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, mukaddes vadide, Tuva’dasın.” (20/Tâhâ 12)

    ► “Rabbimiz, her şeye hilkatini (cinsine en uygun olanı) veren ve sonra da yol gösterendir.” demişti. (20/Tâhâ 50)

    ► (Firavun) demişti ki: “Geçmişte olanlar ne olacak o hâlde?” (20/Tâhâ 51)

    Firavun hak karşısında söyleyecek söz bulamayınca her dönemin en kullanışlı kozu olan “geçmiş kartını” kullandı. Musa’nın (as) daveti kendilerine ulaşmadan ölenler ne olacaktı? Onlar putlara tapıyordu. Neden Musa’nın (as) anlattığı doğrulara ulaşamamışlardı? Yoksa insanların yücelttiği ataları Musa’ya (as) göre azabı hak eden şaşkınlar mıydı? Hak karşısında söyleyecek hiçbir sözü olmayanların, zaman zaman gündeme getirdiği bu soru, kutsanan ataların hükmünü gündeme getirip, insanları tevhid davetçileri aleyhine kışkırtmak ve davetçileri sonu gelmez bir tartışmanın içine çekmek içindir. Asırlar sonra akrabalarını Allah Resûlü’ne (sav) kışkırtmak ve aşiret himayesini kaldırmak için Ebu Cehil’in: “Sorun bakalım Muhammed’e! Onu büyüten, Kureyş’in efendisi Abdulmuttalib nerede?” sorusu aynı amaca matuftur.

    Bu ve benzeri sorulara nasıl cevap verilmelidir? Kendisine Kitap, ilim ve hikmet verilmiş Musa (as) şöyle cevap vermiştir:

    ► Demişti ki: “Onların bilgisi, Rabbimin yanında bir Kitap’tadır. Rabbim, şaşırmaz da unutmaz da.” (20/Tâhâ 52)

    ► Musa, içinden bir korku duymaya başlamıştı. (20/Tâhâ 67)

    ► Buyurduk ki: “Korkma! Şüphesiz ki sen, elbette, üstün olansın.” (20/Tâhâ 68)

    ► “At sağ elindekini! Onların yaptıklarını yutacaktır. Onların yaptığı yalnızca bir büyücü hilesidir. Ve büyücü ne yaparsa yapsın, kurtuluşa eremez/başarılı olamaz.” (20/Tâhâ 69)

    ► (Yaşananlar üzerine) sihirbazlar secdeye kapanmış: “Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi. (20/Tâhâ 70)

    ► “Kavmini bırakıp aceleyle (bize gelmenin) nedeni nedir ey Musa?” (20/Tâhâ 83)

    ► Demişti ki: “Onlar benim peşimde (onları bıraktığım hâl üzereler). Rabbim sana aceleyle geldim ki, benden razı olasın.” (20/Tâhâ 84)

    ► Andolsun ki, daha önce Harun şöyle demişti: “Kavmim! Siz ancak bununla fitneye düşürüldünüz. Şüphesiz ki sizin Rabbiniz Er-Rahmân’dır. Bana uyun ve emrime itaat edin.” (20/Tâhâ 90)

    ► Onlara Rablerinden yeni bir zikir/ayet gelecek olsa, mutlaka onu alaya alarak dinlerler. (21/Enbiya 2)

    ► Kalpleri oyundadır... Zulmedenler (aralarında) gizlice fısıldaşırlar: “Bu da sizin gibi bir insan değil midir? Göz göre göre büyülenmeye (teslim mi olacaksınız)?” (21/Enbiya 3)

    ► Dedi ki: “Rabbim, gökte ve yerde (konuşulan) sözü bilir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.” (21/Enbiya 4)

    ► Demişti ki: “Bilakis sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbi olup onları yoktan var edendir. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.” (21/Enbiya 56)

    ► Zekeriyya’yı da (an)! Hani o: “Rabbim, beni bir başıma yalnız bırakma. Sen mirasçı olanların en hayırlısısın.” diye Rabbine nida etmişti. (21/Enbiya 89)

    ► Hiç kuşkusuz sizin bu ümmetiniz, tek (olan İslam) ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin. (21/Enbiya 92)

    ► Dedi ki: “Rabbim! Hak ile hükmet. Rabbimiz, Er-Rahmân olan ve sizin yakıştırmalarınıza karşılık (yardımına sığınılacak) El-Mustean’dır.” (21/Enbiya 112)

    ► Ey insanlar! Rabbinizden korkup sakının. Şüphesiz ki kıyamet sarsıntısı, büyük bir şeydir. (22/Hac 1)

    ► Biz, her ümmete bir ibadet yolu belirledik, o yol üzere ibadet etmektedirler. Sakın bu konuda seninle tartışmasınlar/tartışmalarına müsaade etme. Sen, Rabbine davet et! Hiç şüphesiz sen, dosdoğru bir hidayet üzeresin. (22/Hac 67)

    ► Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibadet/kulluk edin ve hayırlı işler yapın ki kurtuluşa eresiniz. (22/Hac 77)

    ► Hiç kuşkusuz sizin bu ümmetiniz, tek (olan İslam) ümmetidir. Ben de sizin Rabbinizim. (Öyleyse) benden korkup sakının. (23/Mü'minûn 52)

    ► Şüphesiz ki (o müminler), Rablerine olan saygılarından dolayı (kalpleri) ürperti içinde olanlar, (23/Mü'minûn 57)

    ► Rablerinin ayetlerine iman edenler, (23/Mü'minûn 58)

    ► Rablerine (hiçbir şeyi) ortak koşmayanlar, (23/Mü'minûn 59)

    ► De ki: “Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir?” (23/Mü'minûn 86)

    ► De ki: “Rabbim! Şayet onları tehdit ettiğin (azabı) bana mutlaka göstereceksen...” (23/Mü'minûn 93)

    ► “Rabbim! Beni zalimler topluluğu içine dahil etme!” (23/Mü'minûn 94)

    ► (Mutlak hâkimiyet/egemenlik sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden) El-Melik, (hak ve hakikatin kaynağı) El-Hak olan Allah (böylesi batıl zanlardan ne kadar da) yücedir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O, kerim olan arşın Rabbidir. (23/Mü'minûn 116)

    ► Onlar ki: “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan göz aydınlığı/sevinç ve huzur kaynağı olacak kimseler ihsan et. Ve bizi muttakilere imam/öncü kıl.” derler. (25/Furkân 74)

    ► De ki: “Şayet duanız olmasaydı Allah katında bir kıymetiniz olur muydu? Ancak sizler yalanladınız. (Yalanlamanızın karşılığı olarak azap) kaçınılmaz olacaktır.” (25/Furkân 77)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet,) O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 9)

    ► Firavun demişti ki: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?” (26/Şuarâ 23)

    ► Demişti ki: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şayet yakinen inanırsanız (böyledir).” (26/Şuarâ 24)

    ► (Firavun) çevresindekilere: “İşitmiyor musunuz?” demişti. (26/Şuarâ 25)

    ► (Musa) demişti ki: “Sizin ve evvelki atalarınızın Rabbidir.” (26/Şuarâ 26)

    ► (Firavun) demişti ki: “Size gönderilen bu Resûlünüz kesinlikle delidir.” (26/Şuarâ 27)

    ► (Musa) demişti ki: “Doğunun, batının ve ikisi arasında olanların Rabbidir. Şayet aklederseniz.” (26/Şuarâ 28)

    Firavun, Musa’yı (as) kızdırmak ve konuyu dağıtmak için elinden geleni yapmıştır. “Allah kim?” demiş, çevresinde bulunanları kışkırtmaya çalışmış, Musa’ya (as) deli demiş... Musa (as) ise onun sözlerine cevap vermeden, ana mesajı farklı cümlelerle tekrar etmiştir. Tevhid davetini sabote etmek isteyenlere karşı takınılması gereken tavır, bu kıssayla öğretilmiştir. Yan sorulara cevap vermeden, hakaret ve saldırıları duymaksızın ana mesajı farklı cümlelerle tekrar edip, firavun tıynetli insanların oyununa gelmemek... (Benzer bir üslup için bk. 20/Tâhâ, 51-52.)

    ► “Âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a iman ettik.” dediler (26/Şuarâ 47)

    ► “Musa’nın ve Harun’un Rabbine.” (26/Şuarâ 48)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet,) O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 68)

    ► “Şüphesiz ki onlar, benim düşmanımdır. Âlemlerin Rabbi (olan Allah) müstesna.” (26/Şuarâ 77)

    Müşrikler Allah’a (cc) taptıklarına, putların da onları Allah’a (cc) yakınlaştırdığına inanıyorlardı. İbrahim (as): “İbadet ettikleriniz benim düşmanımdır.” dediğinde: “Allah da mı?” sorusunu sormamaları için, âlemlerin Rabbi olan Allah’ı (cc) istisna tutmuştur.

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet,) O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 104)

    ► “Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, âlemlerin Rabbi (olan Allah)’a aittir.” (26/Şuarâ 109)

    ► “Şayet bilinçli insanlarsanız, onların hesabını görmek Rabbime aittir (bunu bilmelisiniz).” (26/Şuarâ 113)

    ► “Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi (olan Allah)’a aittir.” (26/Şuarâ 127)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet,) O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 140)

    ► “Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.” (26/Şuarâ 145)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet) O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 159)

    ► “Sizden (davetim karşılığında) bir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.” (26/Şuarâ 164)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet) O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 175)

    ► “Sizden (davetim karşılığında) hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbi olan (Allah)’a aittir.” (26/Şuarâ 180)

    ► Demişti ki: “Rabbim yapmakta olduklarınızı en iyi bilendir.” (26/Şuarâ 188)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, (evet) O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (26/Şuarâ 191)

    ► Şüphesiz ki o (Kur’ân), âlemlerin Rabbi olan (Allah)’ın indirmesidir. (26/Şuarâ 192)

    ► Oraya geldiğinde ona seslenildi: “Ateşte olanlar ve çevresindekiler mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi olan Allah tüm eksikliklerden münezzehtir.” (27/Neml 8)

    ► “Allah... O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Büyük arşın Rabbidir.” (27/Neml 26)

    ► Yanında Kitap’tan ilim bulunan kimse dedi ki: “Göz açıp kapayıncaya kadar onu sana getirebilirim.” (Tahtı) yanında yerleşmiş görünce: “Bu, Rabbimin ihsan ve lütfudur. Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yaptı. Kim de şükrederse, kendi yararına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz benim Rabbim (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) Ğaniy, (cömert, ihsanı bol olan) Kerîm’dir.” (27/Neml 40)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, insanlara karşı lütuf ve ihsan sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler. (27/Neml 73)

    ► Şüphesiz ki senin Rabbin, onların sinelerinin gizlediğini ve açığa vurduğunu bilir. (27/Neml 74)

    ► Hiç kuşkusuz Rabbin, (kıyamet günü) aralarında hükmüyle son sözü söyleyecektir. O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (27/Neml 78)

    ► De ki: “Allah’a hamd olsun. O, size ayetlerini gösterecek ve siz o (ayetleri) tanıyacaksınız. Senin Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (27/Neml 93)

    ► Dedi ki: “Rabbim, nefsime zulmettim. Beni bağışla.” (Allah) onu bağışladı. Çünkü O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (28/Kasas 16)

    ► Dedi ki: “Rabbim! Beni (bağışlama) nimetine karşılık bir daha asla suçlu günahkârlara destek olmayacağım.” (28/Kasas 17)

    ► Oradan korkarak ve etrafı gözetleyerek çıktı. “Rabbim, beni zalimler topluluğundan kurtar.” dedi. (28/Kasas 21)

    ► Medyen’e doğru yöneldiğinde dedi ki: “Umulur ki Rabbim, beni dosdoğru olan yola iletir.” (28/Kasas 22)

    ► (Ateşin yanına) geldiğinde, mübarek vadinin sağ tarafındaki bir ağaçtan kendisine seslenildi: “Ey Musa! Şüphesiz ki ben, (evet, ben) âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” (28/Kasas 30)

    ► Dedi ki: “Rabbim, ben onlardan birini öldürdüm. (Dolayısıyla) beni öldürmelerinden korkuyorum.” (28/Kasas 33)

    ► Musa dedi ki: “Rabbim, kimin kendi katından hidayetle geldiğini ve (güzel) akıbetin kime ait olduğunu en iyi bilendir. Şüphesiz ki zalimler, kurtuluşa ermezler.” (28/Kasas 37)

    ► Kendilerine (onun ayetleri) okunduğu zaman derler ki: “Ona iman ettik. Hiç kuşkusuz o, Rabbimizden (gelen bir) haktır. Şüphesiz ki biz, ondan önce de Müslimlerdendik/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullardandık.” (28/Kasas 53)

    ► Üzerlerine (azap) sözü hak olanlar diyecekler ki: “Rabbimiz! İşte azdırdıklarımız bunlar! Kendimiz azgınlaştığımız gibi onları da azdırdık, onlardan uzaklaşıp sana geldik. Bize ibadet ediyor değillerdi.” (28/Kasas 63)

    ► Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir. (28/Kasas 68)

    ► Rabbin onların sinelerinin gizlediğini de açığa vurduğunu da bilir. (28/Kasas 69)

    ► Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra, sakın seni ondan alıkoymasınlar. Rabbine davet et ve sakın müşriklerden olma. (28/Kasas 87)

    ► Lut, ona iman etti. Ve dedi ki: “Hiç kuşkusuz ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü O, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’in ta kendisidir.” (29/Ankebût 26)

    ► Dedi ki: “Rabbim (şu) bozguncu topluluğa karşı bana yardım et.” (29/Ankebût 30)

    ► Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve öyle bir günden korkun ki; (o gün,) hiçbir babanın oğluna, oğlun da babasına faydası yoktur. Şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Çokça aldatan (şeytan) da sizi Allah’la aldatmasın. (31/Lokmân 33)

    ► İçinde hiçbir şüphe olmayan (bu) Kitap, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. (32/Secde 2)

    ► Yoksa: “Onu uydurdu.” mu diyorlar? (Hayır, öyle değil!) Bilakis, senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir toplumu uyarman için, o (Kur’ân), Rabbinden gelen bir haktır. Umulur ki hidayet bulurlar. (32/Secde 3)

    Bk. 28/Kasas, 46

    ► Şüphesiz ki Rabbin, ihtilaf ettikleri konularda kıyamet gününde aralarında hükmedecektir. (32/Secde 25)

    ► Rabbinden sana vahyolunana uy! Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (33/Ahzâb 2)

    ► Onlar: “Rabbimiz! Yolculuklarımızın arasını aç.” dediler ve nefislerine zulmetmiş oldular. Onları (insanların akıbetlerini konuştuğu) masal hâline getirdik ve onları paramparça ettik. Şüphesiz ki bunda, çokça sabreden ve çokça şükreden herkes için ayetler vardır. (34/Sebe’ 19)

    Allah’ın (cc) yolculuğu kolaylaştırdığı bir çok kavim, geçmişe özlem duyarak, nimete nankörlük etmişlerdir.

    ► O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince: “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber:) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler. (34/Sebe’ 23)

    34/Sebe’ Suresi 22-23. ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır.

    1. Mülkünde tek otorite olması.

    2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması.

    3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.

    4. Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.

    Allah (cc) dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır (cc), hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur... Öyleyse kul, dini Allah’a (cc) halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir. Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için bk. 43/Zuhruf, 86.

    ► De ki: “Rabbimiz bizleri bir araya toplayacak, sonra hak olanla hükmedip aramızı açacaktır. O, (kullarının anlaşmazlıklarında hükmeden, fetih ve zafer ihsan eden) El-Fettâh, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir. (34/Sebe’ 26)

    ► De ki: “Şüphesiz ki Rabbim, hakkı/nübüvveti (dilediği kimseye) yerleştirendir. (O,) gaybı bilendir.” (34/Sebe’ 48)

    ► De ki: “Şayet sapıtacak olsam, kendi aleyhime sapıtmış olurum. Hidayeti bulacak olsam bu, Rabbimin bana vahyettiği ile olur. Şüphesiz ki O, (işiten ve dualara icabet eden) Semi’, (kullarına en yakın olan) Karib’dir.” (34/Sebe’ 50)

    ► Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah’tır. Hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’na aittir. O’nun dışında dua ettikleriniz, kıl kadar dahi bir şeye sahip değildir. (35/Fâtır 13)

    ► Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez. (Günah) yükü ağır olan biri (yükünü) taşıması için birini çağırsa yakın akraba dahi olsa günahı ona yükletilmez. Sen yalnızca gaybta (görmedikleri hâlde ya da kimsenin kendilerini görmediği yerlerde) Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim de arınırsa, ancak kendi yararına arınmış olur. Dönüş yalnızca Allah’adır. (35/Fâtır 18)

    ► Orada çığlıklarla yardım isterler. (Derler ki:) “Rabbimiz! Bizi çıkar, önceden yaptığımızdan (farklı olarak) salih ameller yapalım.” Size, öğüt almak isteyenin öğüt alacağı kadar ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da geldi. Tadın (azabı)! Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur. (35/Fâtır 37)

    ► Demişlerdi ki: “Size gönderildiğimizi Rabbimiz biliyor.” (36/Yâsîn 16)

    ► “Şüphesiz ki ben, sizin Rabbinize iman ettim. Beni dinleyin.” (36/Yâsîn 25)

    ► “Rabbimin beni bağışlayıp ikram olunanlardan kıldığını.” (36/Yâsîn 27)

    ► Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (37/Saffât 5)

    ► Hani Rabbine selim bir kalple gelmişti. (37/Saffât 84)

    Bk. 26/Şuarâ, 88-89

    ► “Sizin Rabbiniz ve evvelki atalarınızın Rabbi olan Allah’ı?!” (37/Saffât 126)

    ► İzzet sahibi olan Rabbin, onların yakıştırdıklarından münezzehtir. (37/Saffât 180)

    ► Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. (37/Saffât 182)

    ► Yoksa izzet sahibi, üstün ve karşılıksız veren Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? (38/Sâd 9)

    ► Demişti ki: “Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver. Şüphesiz ki sen, (kullarına karşılıksız veren) El-Vehhâb’sın.” (38/Sâd 35)

    ► Kulumuz Eyyub’u da an! Hani o, Rabbine: “Şüphesiz ki şeytan, bana yorgunluk ve azapla dokundu.” diye seslenmişti. (38/Sâd 41)

    ► Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. (İzzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğaffâr’dır. (38/Sâd 66)

    ► Hani Rabbin, meleklere demişti ki: “Muhakkak ki ben, çamurdan bir insan yaratacağım.” (38/Sâd 71)

    ► Sizi, tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini var etti. Size, hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karnında, üç karanlık içinde, bir yaratılış (evresinden) başka bir yaratılış (evresine) geçirerek yaratmaktadır. İşte bu, sizin Rabbiniz Allah’tır. Hâkimiyet/egemenlik yalnızca O’na aittir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz! (39/Zümer 6)

    ► De ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkup sakının! Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın arzı geniştir. (Dininizi yaşayamadığınız yerden hicret edin.) Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir.” (39/Zümer 10)

    ► Sonra da sizler, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız. (39/Zümer 31)

    ► Size azap gelmeden önce, Rabbinize dönün ve O’na teslim olun. Sonra yardım olunmazsınız. (39/Zümer 54)

    ► Hiç farkında değilken, azap size ansızın gelmeden, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun. (39/Zümer 55)

    ► Yer, Rabbinin nuruyla aydınlanır. (Orta yere amellerin yazılı olduğu) kitap konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hak ile hükmedilir. Onlar zulme de uğramazlar. (39/Zümer 69)

    ► Rablerinden korkup sakınanlar, bölükler hâlinde cennete sevk edilirler. Ona geldiklerinde kapıları açılır ve (cennet) bekçileri onlara der ki: “Selam olsun size, tertemiz olarak geldiniz. Ebedî kalacaklar olarak oraya girin.” (39/Zümer 73)

    ► Arşı taşıyan ve onun etrafında bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih eder, O’na iman eder ve iman edenler için bağışlanma talebinde bulunurlar: “Rabbimiz! Rahmet ve ilimle her şeyi kuşattın, tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.” (40/Mü’min(Ğafir) 7)

    ► “Rabbimiz! Onları kendilerine vadettiğin Adn cennetlerine sok. Ve onları, babaları, eşleri ve zürriyetlerinden salih olanları da (Adn cennetine sok). Hiç şüphesiz ki sen, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi) El-Hakîm olansın.” (40/Mü’min(Ğafir) 8)

    ► Derler ki: “Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Günahlarımızı itiraf ettik. (Buradan) çıkmanın herhangi bir yolu var mı?” (40/Mü’min(Ğafir) 11)

    ► Musa dedi ki: “Hiç şüphesiz ki ben, hesap gününe inanmayan her kibirli kimseden, benim Rabbim ve sizlerin Rabbi olan (Allah’a) sığındım.” (40/Mü’min(Ğafir) 27)

    ► Firavun ailesinden olup imanını gizleyen bir adam dedi ki: “ ‘Rabbim Allah’tır.’ dediği için bir adamı mı öldürüyorsunuz? Muhakkak ki Rabbinizden size apaçık delillerle gelmiştir. Şayet yalancı biriyse, yalanı kendi aleyhinedir. Yok eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği (azabın) bir kısmı başınıza gelir. Kuşku yok ki Allah, haddi aşıp çokça yalan söyleyen kimseyi hidayet etmez.” (40/Mü’min(Ğafir) 28)

    ► (Öyleyse) sabret. Şüphesiz, Allah’ın vaadi haktır. Günahların için bağışlanma dile ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et. (40/Mü’min(Ğafir) 55)

    ► Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin size icabet edeyim. Hiç kuşkusuz, bana ibadet etmekten büyüklenenler, boyun eğmiş/alçaltılmış olarak cehenneme gireceklerdir.” (40/Mü’min(Ğafir) 60)

    Numan b. Beşir’in (ra) rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (sav): “Dua ibadetin ta kendisidir.” demiş ve bu ayeti okumuştur. (Ebu Davud, 1479; Tirmizi, 2969)

    ► İşte bu sizin Rabbiniz olan, her şeyin yaratıcısı Allah’tır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Buna rağmen) nasıl oluyor da (tevhidden şirke) çevriliyorsunuz? (40/Mü’min(Ğafir) 62)

    ► Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte böyle çevrilirler. (40/Mü’min(Ğafir) 63)

    ► Allah ki; yeri sizin için (üzerinde yaşanacak) bir yerleşke, gökyüzünü de bir bina/tavan kılandır. Size şekil verdi, şekillerinizi en güzel hâle getirdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. İşte bu, sizin Rabbiniz olan Allah’tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne mübarek, ne yücedir. (40/Mü’min(Ğafir) 64)

    ► O (hayat sahibi ve her canlıya hayat veren) El-Hayy’dır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (O hâlde) dini O’na halis kılarak kendisine dua edin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. (40/Mü’min(Ğafir) 65)

    ► De ki: “Rabbimden bana gelen apaçık deliller (sebebiyle), Allah’ın dışında dua ettiğiniz (varlıklara) ibadet etmekten nehyedildim. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmakla emrolundum.” (40/Mü’min(Ğafir) 66)

    ► De ki: “Yoksa sizler, yeryüzünü iki günde yaratan (Allah’a) kâfirlik ediyor ve O’na denkler/ortaklar mı kılıyorsunuz? Bu, âlemlerin Rabbidir.” (41/Fussilet 9)

    ► “Yalnızca Allah’a ibadet edin.” diyerek, önlerinden ve arkalarından resûller gelince dediler ki: “Şayet Rabbimiz dileseydi, (elçi olarak) melekler indirirdi. Şüphesiz ki biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr ediyoruz.” (41/Fussilet 14)

    ► Bu, sizin Rabbinize karşı beslediğiniz ve sizi helaka sürükleyen zannınızdır. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz. (41/Fussilet 23)

    ► Şüphesiz ki: “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da istikamet üzere olanların üzerine melekler iner (ve der ki): “Korkmayın, üzülmeyin, size vadolunan cennetle sevinin.” (41/Fussilet 30)

    ► Şayet büyüklenir (ve Allah’a secde etmeye yanaşmazlarsa), Rabbinin yanında olan (melekler), gece gündüz O’nu tesbih eder, usanmazlar. (41/Fussilet 38)

    ► Sana söylenenler, senden önceki resûllere söylenenden başka bir şey değildir. Şüphesiz ki senin Rabbin, mağfiret sahibi ve can yakıcı azabın sahibidir. (41/Fussilet 43)

    ► Neredeyse üstlerinden gökler (Allah’ın azametinden dolayı) yarılır. Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlar için bağışlanma talebinde bulunurlar. Dikkat edin! Hiç şüphesiz ki Allah, (evet) O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Er-Rahîm’dir. (42/Şûrâ 5)

    ► Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onun hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim olan Allah’tır. Yalnızca O’na tevekkül ettim ve yalnızca O’na yönelirim. (42/Şûrâ 10)

    Bk.4/Nîsa, 59; 12/Yûsuf, 40

    ► Sen (tevhide) davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların hevalarına/arzularına uyma. Ve de ki: “Ben, Allah’ın indirdiği tüm Kitaplara iman ettim. Sizin aranızda adaletle (hükmetmekle) emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Bizimle sizin aranızda hüccet (karşılıklı delil getirip tartışmak) yoktur. (Çünkü hak, apaçık ortadadır.) Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş O’nadır. (42/Şûrâ 15)

    Tevhidlerine şirk bulaştırmış ve dinlerinde ayrılığa düşmüş toplumlarda, insanlık için en faydalı hizmet, gereksiz tartışmalardan kaçınarak tevhide davettir. Tevhid; batıl din ve uydurulmuş hurafelerin insanlarda oluşturduğu kuşku, tereddüt, güvensizlik hastalıklarına şifa olacak kurtuluş reçetesidir. Ehl-i Kitab’ın, insanları “dinde ayrılıkla” felakete sürüklediği bir dönemde, tevhide davetin emredilip tartışmanın yasaklanması, günümüz muvahhidlerine de yol göstermektedir.

    ► (Allah’ın çağrısına) icabet edildikten sonra, Allah hakkında tartışanların delilleri, Rableri katında geçersizdir. Onların üzerine öfke vardır ve onlar için çetin bir azap vardır. (42/Şûrâ 16)

    ► Zalimleri, kazandıkları (küfür ve masiyet) nedeniyle korkuya kapılmış görürsün. O (korktukları azap), başlarına gelmiştir. İman edip salih amel işleyenlerse, cennet bahçelerindedirler. Diledikleri her şey, Rableri katında onlarındır. İşte büyük lütuf ve ihsan budur. (42/Şûrâ 22)

    ► Andolsun ki Musa’yı, ayetlerimizle Firavun ve ileri gelenlerine yolladık. Dedi ki: “Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim.” (43/Zuhruf 46)

    ► “Gerçek şu ki: Allah, O, benim de Rabbim sizin de Rabbinizdir. O’na ibadet edin. Bu, dosdoğru yoldur.” (43/Zuhruf 64)

    ► Göklerin, yerin ve arşın Rabbi (olan Allah), onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir. (43/Zuhruf 82)

    ► Rabbinden bir rahmet olarak... Şüphesiz ki O, (her şeyi işiten) Es-Semi’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’in ta kendisidir. (44/Duhan 6)

    ► Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Yakinen inanıyorsanız (bu böyledir). (44/Duhan 7)

    ► Rabbine dua etti: “Şüphesiz ki bunlar, suçlu günahkâr bir topluluktur.” (44/Duhan 22)

    ► Rabbinden bir lütuf ve ihsan olarak... İşte bu, büyük kurtuluşun/kazancın ta kendisidir. (44/Duhan 57)

    ► Onlara (helal ve haramları içeren) emirden apaçık deliller verdik. Kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık/kıskançlık/bir diğer gruba üstünlük sağlama isteği nedeniyle ihtilaf ettiler. Rabbin, kıyamet günü, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. (45/Câsiye 17)

    ► İman edip salih amel işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine dahil eder. Bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir. (45/Câsiye 30)

    ► Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. (45/Câsiye 36)

    ► Şüphesiz ki: “Rabbimiz Allah’tır.” dedikten sonra istikamet üzere olanlar, onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. (46/Ahkâf 13)

    ► Kâfirlerin ateşe arzedilecekleri gün (onlara denir ki): “Bu, hak değil miymiş?” derler ki: “Evet, Rabbimize andolsun ki (hakmış).” De ki: “Kâfir olmanıza karşılık, azabı tadın (bakalım).” (46/Ahkâf 34)

    ► Demişlerdi ki: “Böyle işte... Rabbin böyle buyurdu. Hiç şüphesiz O, (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm, (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.” (51/Zâriyat 30)

    ► Şüphesiz ki Rabbinin azabı gerçekleşecektir. (52/Tûr 7)

    ► Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen, bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman, Rabbini hamd ile tesbih et. (52/Tûr 48)

    Müşriklerden gelecek eziyetler karşısında rabbani tavır için bk. 20/Tâhâ, 130.

    ► Şimdi Rabbinin hangi nimetinde şüpheye kapılacaksın? (53/Necm 55)

    ► (Bu durumda) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız? (55/Rahmân 13)

    ► (Bu durumda) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız? (55/Rahmân 16)

    ► (Bu durumda) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız? (55/Rahmân 18)

    ► (Bu durumda) Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız? (55/Rahmân 21)

    ► O hâlde, büyük olan Rabbini ismiyle tesbih et. (56/Vâkıa 74)

    ► O hâlde büyük Rabbini ismiyle tesbih et. (56/Vâkıa 96)

    ► Size ne oluyor ki; Resûl sizi Rabbinize iman etmeye davet ettiği hâlde, Allah’a iman etmiyorsunuz? Hem muhakkak ki sizden, (iman edeceğinize dair) kesin bir söz almıştı. Şayet iman etmiş kimselerseniz (bu çağrının ve sözünüzün gereğini yerine getirin). (57/Hadîd 8)

    ► Rabbinizin mağfiretine ve genişliği gök ve yerin genişliği gibi/kadar olan cennete koşun. (O,) Allah’a ve resûllerine iman edenler için hazırlanmıştır. Bu, Allah’ın lütuf ve ihsanıdır, onu dilediğine verir. Allah, büyük bir lütuf sahibidir. (57/Hadîd 21)

    ► Şeytanın durumu gibi... Hani insana: “Kâfir ol!” dedi. (İnsan) kâfir olunca da: “Şüphesiz ki ben, senden berîyim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkuyorum.” dedi. (Münafıklar da dostları olan Ehl-i Kitab’ı böyle kandırdılar. “Yurtlarınızdan çıkarılırsanız biz de çıkarız, savaşırsanız yardım ederiz.” dediler. Savaş başlayınca da onlardan uzaklaştılar.) (59/Haşr 16)

    ► Şayet sizi boşayacak olursa Rabbinin ona, sizin yerinize, sizden daha hayırlı, Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, gönülden ve sürekli itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bakire eşler ihsan etmesi umulur. (66/Tahrîm 5)

    ► Allah, iman edenlere de Firavun’un hanımını örnek verdi. Hani o demişti ki: “Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan, amelinden ve zalimler topluluğundan kurtar.” (66/Tahrîm 11)

    ► (Allah,) İmran kızı Meryem’i de (örnek verir). O ki iffetini korudu, biz de ona ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve Kitaplarını doğruladı. O gönülden sürekli itaat edenlerdendi. (66/Tahrîm 12)

    ► Sen, Rabbinin nimeti sayesinde asla deli/cinlenmiş değilsin. (68/Kalem 2)

    ► Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da hidayet üzere olanları da en iyi bilendir. (68/Kalem 7)

    ► Onlar uyurken, Rabbinden bir afet (bahçelerini) kuşattı. (68/Kalem 19)

    ► Dediler ki: “Rabbimiz! Sen tüm eksikliklerden münezzehsin. Doğrusu biz, zalimleriz.” (68/Kalem 29)

    ► “Umulur ki Rabbimiz, onun yerine daha hayırlısını verir bize. Şüphesiz ki biz, Rabbimize rağbet edenleriz.” (68/Kalem 32)

    ► Rabbinin hükmüne sabret, balık sahibi (Yunus Peygamber) gibi olma! Hani dert ve sıkıntıyla (Rabbine) dua etmişti. (68/Kalem 48)

    ► Şayet Rabbinden bir nimet ona ulaşmış olmasaydı, kınanmış bir hâlde boşluğa atılacaktı. (68/Kalem 49)

    ► Rabbi onu seçti ve salihlerden kıldı. (68/Kalem 50)

    ► Âlemlerin Rabbi (olan Allah) tarafından indirilmiştir. (69/Hakka 43)

    ► O hâlde büyük olan Rabbini ismiyle tesbih et. (69/Hakka 52)

    ► Onlar Rablerinin azabından dolayı korku içindedirler. (70/Meâric 27)

    ► Çünkü Rablerinin azabından güven içinde olunmaz. (70/Meâric 28)

    ► Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, hiç şüphesiz biz, güç yetirenleriz. (70/Meâric 40)

    ► “O, en doğru olana hidayet ediyor. Biz de ona iman ettik. Rabbimize hiçbir şeyi ortak koşmayız.” (72/Cin 2)

    ► “Şüphesiz Rabbimizin kudret ve azameti pek yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.” (72/Cin 3)

    ► “Gerçek şu ki (Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi ve semadan haber alamıyor oluşumuz) insanlar için şer mi, yoksa Rableri onlar için hayır mı diledi, bilemiyoruz.” (72/Cin 10)

    ► “Hiç şüphesiz, hidayeti (Kur’ân’ı) işittiğimizde ona iman ettik. Kim de Rabbine iman ederse o, (sevabının) eksiltilmesinden de (kendisine) zulmedilmesinden de korkmaz.” (72/Cin 13)

    ► Onları denemek/imtihan etmek için... Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, onu zorlu bir azaba sokar. (72/Cin 17)

    ► De ki: “Ben ancak Rabbime dua ederim ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmam.” (72/Cin 20)

    ► De ki: “Size vadedilen (azap) yakın mıdır yoksa Rabbim ona uzun bir zaman mı tayin etmiştir, hiç bilmiyorum.” (72/Cin 25)

    ► Ta ki onların Rablerinden gelen iletileri (eksiksiz ve korunmuş olarak) tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah,) onların yanında olan (bilgiyi) kuşatmış ve her şeyi sayıp (tane tane) kayıt altına almıştır. (72/Cin 28)

    ► Rabbinin ismini an ve (her şeyi bırakıp) tam bir yönelişle O’na yönel. (73/Müzzemmil 8)

    ► (O) doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Öyleyse) O’nu Vekil edin. (73/Müzzemmil 9)

    ► Şüphesiz ki Rabbin, gecenin üçte ikisinde, yarısında ve üçte birinde senin ve beraberindeki bir grubun (namaz için) kalktığını bilir. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. O sizin (gece boyu namaza) güç yetiremeyeceğinizi bildi. (Buna binaen) tevbelerinizi kabul etti. Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Sizden hastalananlar olacağını, başkalarının yeryüzünde Allah’ın lütfunu arayarak yolculuk edeceğini, bir diğerlerinin Allah yolunda savaşacağını bildi. (O hâlde) Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için hayır olarak ne takdim etmişseniz, onu Allah’ın yanında daha hayırlı ve mükâfatı daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir. (73/Müzzemmil 20)

    ► Ve yalnızca Rabbini tekbir et (yücelt)! (74/Müddessir 3)

    ► Rabbin için sabret. (74/Müddessir 7)

    ► O gün varılıp karar kılınacak yer Rabbinin huzurudur. (75/Kıyâmet 12)

    ► O gün (insanlar) Rabbine sevk edilecekler. (75/Kıyâmet 30)

    ► (Öyleyse) Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan günahkâr ve nankör olan kimseye itaat etme. (76/İnsân 24)

    ► Ve sabah akşam Rabbinin adını zikret. (76/İnsân 25)

    ► Şüphesiz ki bu, bir öğüttür. Artık dileyen, Rabbine bir yol tutsun. (76/İnsân 29)

    ► (Bu,) Rabbinden bir mükâfat olarak yeterli bir armağandır. (78/Nebe 36)

    ► Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, Rahmân’dır. O’nun karşısında konuşmaya güç yetiremezler. (78/Nebe 37)

    ► Ruh (Cibril) ve meleklerin saf hâlinde durdukları gün, Rahmân’ın izin verdiği ve (dünyada) doğru olanı söylemiş olandan başkası konuşmayacak. (78/Nebe 38)

    ► İşte bu hak gündür. Dileyen Rabbine (iman ve taatle) bir dönüş yolu edinsin. (78/Nebe 39)

    ► Hani Rabbi ona, mukaddes vadi olan Tuva’da seslenmişti. (79/Nâziât 16)

    ► Kim de Rabbinin makamından korkar ve nefsinin (meşru olmayan) isteklerine engel olursa, (79/Nâziât 40)

    ► Onun nihai (bilgisi) Rabbindedir. (79/Nâziât 44)

    ► Âlemlerin Rabbi olan Allah istemedikçe siz isteyemezsiniz. (81/Tekvîr 29)

    ► Ey insan! El-Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan şey nedir? (82/İnfitâr 6)

    ► O gün insanlar, âlemlerin Rabbi için ayakta duracaklardır. (83/Mutaffifîn 6)

    ► Asla! Hiç şüphesiz onlar, o gün Rablerinden perdelenmişlerdir (O’nu göremeyeceklerdir). (83/Mutaffifîn 15)

    ► Ey insan! Hiç şüphesiz sen, Rabbinin (rızası için) sürekli çabalayacaksın ve sonunda O’nunla karşılaşacaksın. (84/İnşikâk 6)

    ► Çünkü o, (Rabbine) dönmeyeceğini sanmıştı. (84/İnşikâk 14)

    ► Kuşkusuz, Rabbinin yakalayışı pek çetindir. (85/Burûc 12)

    ► Yüce olan Rabbinin ismini tesbih et. (87/A’lâ 1)

    ► Ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan. (87/A’lâ 15)

    ► Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı. (93/Duhâ 3)

    ► Ve Rabbinin nimetini anlat. (93/Duhâ 11)

    ► Ve yalnızca Rabbine rağbet et/yönel. (94/İnşirâh 8)

    ► Yaratan Rabbinin adıyla oku! (96/Alak 1)

    ► Oku! Rabbin (en cömert ve ihsanı en bol olan) El-Ekrem’dir. (96/Alak 3)

    ► Hiç şüphesiz, dönüş Rabbinedir. (96/Alak 8)

    ► Melekler ve Ruh (Cibril), onda, Rablerinin izniyle her bir iş için inerler. (97/Kâdir 4)

    ► Onların, Rableri katındaki mükâfatları, içinde ebedî kalacakları ve altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuş, onlar da (Allah’tan) razı olmuşlardır. Bu, Rabbinden korkan kimse içindir. (98/Beyyine 8)

    ► Çünkü Rabbin, ona (“konuş” diye) vahyetmiştir. (99/Zilzâl 5)

    ► Şüphesiz ki insan, Rabbine karşı çok nankördür. (100/Âdiyât 6)

    ► Hiç şüphesiz o gün, Rableri onlardan haberdardır. (100/Âdiyât 11)

    ► Rabbinin fil sahiplerine yaptığını görmedin mi? (105/Fîl 1)

    ► Bu evin Rabbine ibadet edip (bu nimetine şükretsin ve O’nu birlesinler). (106/Kureyş 3)

    ► (Buna şükür olarak) Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. (108/Kevser 2)

    ► (O zaman,) Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Çünkü O, (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Tevvâb’tır. (110/Nasr 3)

    ► De ki: “Sabahın Rabbine sığınırım.” (113/Felak 1)

    ► De ki: “İnsanların Rabbine sığınırım.” (114/Nâs 1)
  • Bakara Suresi, 124. ayet: Hani Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım" dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler Benim ahdime erişemez" dedi.
    Bakara Suresi, 125. ayet: Hani Evi (Ka'be'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin", İbrahim ve İsmail'e de, "Evimi, tavaf edenler, itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik.
    Bakara Suresi, 126. ayet: Hani İbrahim: "Rabbim, bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır" demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkar edeni de az bir süre yararlandırır, sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o" demişti.
    Bakara Suresi, 127. ayet: İbrahim, İsmail'le birlikte Evin (Ka'be'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin";
    Bakara Suresi, 128. ayet: "Rabbimiz, ikimizi Sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan Sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin."
    Bakara Suresi, 130. ayet: Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir.
    Bakara Suresi, 131. ayet: Rabbi ona: "Teslim ol" dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum" demişti.
    Bakara Suresi, 132. ayet: Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin" (diye benzer bir vasiyette bulundu.)
    Bakara Suresi, 133. ayet: Yoksa siz, Yakub'un ölüm anında, orada şahidler miydiniz? O, oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde, onlar: "Senin İlahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın İlahı olan tek bir İlaha ibadet edeceğiz; bizler O'na teslim olduk" demişlerdi.
    Bakara Suresi, 135. ayet: Dediler ki: "Yahudi veya Hıristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır, (doğru yol) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini(dir); O müşriklerden değildi."
    Bakara Suresi, 136. ayet: Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."
    Bakara Suresi, 140. ayet: Yoksa siz, gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz, yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir."
    Bakara Suresi, 258. ayet: Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah Güneş'i doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkarcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.
    Al-i İmran Suresi, 33. ayet: Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini alemler üzerine seçti;
    Al-i İmran Suresi, 34. ayet: Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah işitendir, bilendir.
    Al-i İmran Suresi, 65. ayet: "Ey Kitap Ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?"
    Al-i İmran Suresi, 67. ayet: İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyandı: ancak, O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.
    Al-i İmran Suresi, 68. ayet: Doğrusu, insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü'minlerin velisidir.
    Al-i İmran Suresi, 84. ayet: De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız."
    Al-i İmran Suresi, 95. ayet: De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O, müşriklerden değildi."
    Al-i İmran Suresi, 97. ayet: Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkar ederse, şüphesiz, Allah alemlere karşı muhtaç olmayandır.
    Nisa Suresi, 54. ayet: Yoksa onlar, Allah'ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu Biz, İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik.
    Nisa Suresi, 163. ayet: Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur verdik.
    En'am Suresi, 74. ayet: Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum."
    En'am Suresi, 75. ayet: Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
    En'am Suresi, 76. ayet: Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti.
    En'am Suresi, 77. ayet: Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum."
    En'am Suresi, 78. ayet: Sonra Güneş'i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım."
    En'am Suresi, 79. ayet: "Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim."
    En'am Suresi, 80. ayet: Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?"
    En'am Suresi, 81. ayet: "Hem siz, O'nun haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu halde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz."
    En'am Suresi, 83. ayet: Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.
    En'am Suresi, 84. ayet: Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz.
    En'am Suresi, 161. ayet: De ki: "Rabbim gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine… O, müşriklerden değildi."
    Tevbe Suresi, 70. ayet: Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    Tevbe Suresi, 114. ayet: İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, çok duygulu, yumuşak huyluydu.
    Hud Suresi, 69. ayet: Andolsun, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi.
    Hud Suresi, 70. ayet: Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki: "Korkma. Biz Lut kavmine gönderildik."
    Hud Suresi, 71. ayet: Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü. Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.
    Hud Suresi, 72. ayet: "Vay bana" dedi (kadın). "Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu, şaşırtıcı bir şey!.."
    Hud Suresi, 73. ayet: Dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir, ey ev halkı şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid'tir."
    Hud Suresi, 74. ayet: İbrahim'den korku gittiği ve ona müjde geldiği zaman, Lut kavmi konusunda Bizimle çekişip-tartışmalara giriyor(du).
    Hud Suresi, 75. ayet: Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi.
    Hud Suresi, 76. ayet: "Ey İbrahim, bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki, Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azap gelmiştir."
    Yusuf Suresi, 6. ayet: "Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
    Yusuf Suresi, 38. ayet: "Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu, bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler."
    İbrahim Suresi, 35. ayet: Hani İbrahim şöyle demişti: "Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut."
    İbrahim Suresi, 36. ayet: "Rabbim, gerçekten onlar insanlardan birçoğunu şaşırtıp-saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa, artık o bendendir, kim bana isyan ederse elbette Sen, bağışlayansın, esirgeyensin."
    İbrahim Suresi, 37. ayet: "Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen, insanların bir kısmının kalplerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler."
    İbrahim Suresi, 38. ayet: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, bizim saklı tuttuklarımızı da, açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz."
    İbrahim Suresi, 39. ayet: "Hamd, Allah'a aittir ki, O, bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim, gerçekten duayı işitendir."
    İbrahim Suresi, 40. ayet: "Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur."
    İbrahim Suresi, 41. ayet: "Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü'minleri bağışla"
    Hicr Suresi, 51. ayet: Onlara İbrahim'in konuklarından haber ver.
    Hicr Suresi, 52. ayet: Yanına girdiklerinde "Selam" demişlerdi. O da: "Biz sizden korkmaktayız" demişti.
    Hicr Suresi, 53. ayet: Dediler ki: "Korkma biz sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz."
    Hicr Suresi, 54. ayet: Dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelip-çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?"
    Hicr Suresi, 55. ayet: Dediler ki: "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma."
    Hicr Suresi, 56. ayet: Dedi ki: "Sapıklar dışında Rabbinin rahmetinden kim umut keser?"
    Hicr Suresi, 57. ayet: Dedi ki: "Ey elçiler, (bunun dışında, diğer) işiniz ne?"
    Hicr Suresi, 58. ayet: Dediler ki: "Gerçekte biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğa gönderildik."
    Hicr Suresi, 59. ayet: "Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız."
    Hicr Suresi, 60. ayet: "Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o, geride kalanlardandır."
    Nahl Suresi, 120. ayet: Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.
    Nahl Suresi, 121. ayet: O'nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) Onu seçti ve doğru yola iletti.
    Nahl Suresi, 122. ayet: Ve Biz ona dünyada bir güzellik verdik; şüphesiz o, ahirette de salih olanlardandır.
    Nahl Suresi, 123. ayet: Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O, müşriklerden değildi."
    Meryem Suresi, 41. ayet: Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o, doğruyu-söyleyen bir peygamberdi.
    Meryem Suresi, 42. ayet: Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?
    Meryem Suresi, 43. ayet: "Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım."
    Meryem Suresi, 44. ayet: "Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır."
    Meryem Suresi, 45. ayet: "Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun."
    Meryem Suresi, 46. ayet: (Babası) Demişti ki: "İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, (bir yerlere) git."
    Meryem Suresi, 47. ayet: (İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır" dedi.
    Meryem Suresi, 48. ayet: "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım."
    Meryem Suresi, 49. ayet: Böylelikle, onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrılınca ona İshak'ı ve (oğlu) Yakup'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık.
    Meryem Suresi, 50. ayet: Onlara rahmetimizden armağan(lar) bağışladık ve onlar için yüce bir doğruluk dili verdik.
    Meryem Suresi, 58. ayet: İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den, İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan, doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah')ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlar.
    Enbiya Suresi, 51. ayet: Andolsun, bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve Biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
    Enbiya Suresi, 52. ayet: Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?
    Enbiya Suresi, 53. ayet: "Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler.
    Enbiya Suresi, 54. ayet: Dedi ki: "Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz."
    Enbiya Suresi, 55. ayet: 'Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?"
    Enbiya Suresi, 56. ayet: "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim."
    Enbiya Suresi, 57. ayet: "Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım."
    Enbiya Suresi, 58. ayet: Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
    Enbiya Suresi, 59. ayet: "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler.
    Enbiya Suresi, 60. ayet: "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler.
    Enbiya Suresi, 61. ayet: Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar."
    Enbiya Suresi, 62. ayet: Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?"
    Enbiya Suresi, 63. ayet: "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin."
    Enbiya Suresi, 64. ayet: Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler.
    Enbiya Suresi, 65. ayet: Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin."
    Enbiya Suresi, 66. ayet: Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?"
    Enbiya Suresi, 67. ayet: "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?"
    Enbiya Suresi, 68. ayet: Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun."
    Enbiya Suresi, 69. ayet: Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."
    Enbiya Suresi, 70. ayet: Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.
    Enbiya Suresi, 71. ayet: Onu ve Lut'u kurtarıp içinde, alemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık.
    Enbiya Suresi, 72. ayet: Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
    Enbiya Suresi, 72. ayet: Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık.
    Enbiya Suresi, 73. ayet: Ve onları, Kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar Bize ibadet edenlerdi.
    Hac Suresi, 26. ayet: Hani Biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut."
    Hac Suresi, 27. ayet: "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya, gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler."
    Hac Suresi, 42. ayet: Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de yalanlamıştı.
    Hac Suresi, 43. ayet: İbrahim'in kavmi ve Lut'un kavmi de:
    Hac Suresi, 78. ayet: Allah adına gerektiği gibi mücadele edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "Müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.
    Şuara Suresi, 69. ayet: Onlara İbrahim'in haberini de aktar-oku:
    Şuara Suresi, 70. ayet: Hani, babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti.
    Şuara Suresi, 71. ayet: Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz."
    Şuara Suresi, 72. ayet: Dedi ki: "Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?"
    Şuara Suresi, 73. ayet: "Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?"
    Şuara Suresi, 74. ayet: "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk."
    Şuara Suresi, 75. ayet: (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi, neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?"
    Şuara Suresi, 76. ayet: "Hem siz, hem de eski atalarınız?"
    Şuara Suresi, 77. ayet: "İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç"
    Şuara Suresi, 78. ayet: "Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;"
    Şuara Suresi, 79. ayet: "Bana yediren ve içiren O'dur;"
    Şuara Suresi, 80. ayet: "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;"
    Şuara Suresi, 81. ayet: "Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,"
    Şuara Suresi, 82. ayet: "Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;"
    Şuara Suresi, 83. ayet: "Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;"
    Şuara Suresi, 84. ayet: "Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver."
    Şuara Suresi, 85. ayet: "Beni nimetlerle-donatılmış cennetin mirasçılarından kıl,"
    Şuara Suresi, 86. ayet: "Babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp sapanlardandır."
    Şuara Suresi, 87. ayet: "Ve beni (insanların) diriltilecekleri gün küçük düşürme,"
    Şuara Suresi, 88. ayet: 'Malın da, çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde."
    Şuara Suresi, 89. ayet: "Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka."
    Ankebut Suresi, 16. ayet: İbrahim de; hani kavmine demişti ki: "Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır."
    Ankebut Suresi, 18. ayet: "Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de (elçilerin çağrısını) yalanlamışlardır. Elçiye düşen ise, yalnızca açık bir tebliğdir."
    Ankebut Suresi, 24. ayet: Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın" demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman eden bir kavim için ayetler vardır.
    Ankebut Suresi, 25. ayet: (İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur."
    Ankebut Suresi, 26. ayet: Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: "Gerçekten ben, Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
    Ankebut Suresi, 27. ayet: Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o, ahirette salih olanlardandır.
    Ankebut Suresi, 31. ayet: Bizim elçilerimiz İbrahim'e bir müjde ile geldikleri zaman, dediler ki: "Gerçek şu ki, biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular."
    Ankebut Suresi, 32. ayet: Dedi ki: "Onun içinde Lut da vardır." Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu Biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır."
    Ahzab Suresi, 7. ayet: Hani Biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık.
    Saffat Suresi, 83. ayet: Doğrusu İbrahim de onun (soyunun) bir kolundandır.
    Saffat Suresi, 84. ayet: Hani o, Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti.
    Saffat Suresi, 85. ayet: Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizler neye tapıyorsunuz?"
    Saffat Suresi, 86. ayet: "Birtakım uydurma yalanlar için mi Allah'tan başka ilahlar istiyorsunuz?"
    Saffat Suresi, 87. ayet: "Alemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?"
    Saffat Suresi, 88. ayet: Sonra yıldızlara bir göz attı.
    Saffat Suresi, 89. ayet: "Ben, doğrusu hastayım" dedi.
    Saffat Suresi, 90. ayet: Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar.
    Saffat Suresi, 91. ayet: Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor musunuz?" dedi.
    Saffat Suresi, 92. ayet: "Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?"
    Saffat Suresi, 93. ayet: Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi.
    Saffat Suresi, 94. ayet: Çok geçmeden (halkı) birbirine girmiş durumda kendisine yönelip geldiler.
    Saffat Suresi, 95. ayet: Dedi ki: "Yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"
    Saffat Suresi, 96. ayet: "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır."
    Saffat Suresi, 97. ayet: Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın."
    Saffat Suresi, 98. ayet: Böylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa Biz, onları alçaltılmışlar kıldık.
    Saffat Suresi, 99. ayet: (İbrahim) Dedi ki: "Şüphesiz ben, Rabbime gidiciyim; O, beni hidayete erdirecektir."
    Saffat Suresi, 100. ayet: "Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et."
    Saffat Suresi, 101. ayet: Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik.
    Saffat Suresi, 102. ayet: Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın."
    Saffat Suresi, 103. ayet: Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı.
    Saffat Suresi, 104. ayet: Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik.
    Saffat Suresi, 105. ayet: "Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz."
    Saffat Suresi, 106. ayet: Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı.
    Saffat Suresi, 107. ayet: Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik.
    Saffat Suresi, 108. ayet: Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık.
    Saffat Suresi, 109. ayet: İbrahim'e selam olsun.
    Saffat Suresi, 110. ayet: Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.
    Saffat Suresi, 111. ayet: Şüphesiz o, Bizim mü'min olan kullarımızdandır.
    Saffat Suresi, 112. ayet: Biz ona, salihlerden bir peygamber olarak İshak'ı da müjdeledik.
    Saffat Suresi, 113. ayet: Ona ve İshak'a bereketler verdik. İkisinin soyundan, ihsanda bulunan (muhsin olan) da var, açıkça kendi nefsine zulmeden de.
    Sad Suresi, 45. ayet: Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla.
    Sad Suresi, 46. ayet: Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık.
    Sad Suresi, 47. ayet: Ve gerçekten onlar, Bizim Katımız'da seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır.
    Şura Suresi, 13. ayet: O: "Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten Kendisi'ne yöneleni hidayete erdirir.
    Zuhruf Suresi, 26. ayet: Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım."
    Zuhruf Suresi, 27. ayet: "(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip-iletecektir."
    Zariyat Suresi, 24. ayet: Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi?
    Zariyat Suresi, 25. ayet: Hani, yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk."
    Zariyat Suresi, 26. ayet: Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip, çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi.
    Zariyat Suresi, 27. ayet: Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi.
    Zariyat Suresi, 28. ayet: (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler.
    Zariyat Suresi, 29. ayet: Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır, yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)? dedi.
    Zariyat Suresi, 30. ayet: Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir."
    Zariyat Suresi, 31. ayet: (İbrahim) dedi ki: "Şu halde sizin asıl isteğiniz nedir, ey elçiler?"
    Zariyat Suresi, 32. ayet: "Doğrusu biz, suçlu-günahkar bir kavme gönderildik" dediler.
    Zariyat Suresi, 33. ayet: "Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için."
    Zariyat Suresi, 34. ayet: "(Ki bu taşların her biri,) Rabbinin Katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir."
    Zariyat Suresi, 35. ayet: Bu arada, mü'minlerden orda kim varsa çıkardık.
    Zariyat Suresi, 36. ayet: Ne var ki, orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık.
    Necm Suresi, 37. ayet: Ve vefa eden İbrahim'in (sahifelerinde) olan...
    Hadid Suresi, 26. ayet: Andolsun, Biz Nuh'u ve İbrahim'i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken, içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, onlardan birçoğu da fasık olanlardır.
    Mümtehine Suresi, 4. ayet: İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." Ancak İbrahim'in babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah'tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi hariç. "Ey Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik ve 'içten Sana yöneldik.' Dönüş Sanadır."
    A'la Suresi, 19. ayet: İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde.
  • Hani Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle denemişti. O da, (istenenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah İbrahim'e): "Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım." dedi. (İbrahim) "Ya soyumdan olanlar?" deyince (Allah:) "Zalimler benim ahdime erişemez." dedi. (Bakara, 2/124)

    Hani Evi (Kâbe'yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. "İbrahim'in makamını namaz yeri edinin" İbrahim ve İsmail'e de "Evimi tavaf edenler itikafa çekilenler ve rüku ve secde edenler için temizleyin" diye ahid verdik. (Bakara, 2/125)

    Hani İbrahim: "Rabbim bu şehri bir güvenlik yeri kıl ve halkından Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır." demişti de (Allah: "Sadece inananları değil) inkâr edeni de az bir süre yararlandırır sonra onu ateşin azabına uğratırım; ne kötü bir dönüştür o." demişti. (Bakar, 2/126)

    İbrahim İsmail'le birlikte Evin (Kâbe'nin) sütunlarını yükselttiğinde (ikisi şöyle dua etmişti): "Rabbimiz bizden (bunu) kabul et. Şüphesiz Sen işiten ve bilensin." (Bakar, 2/127)

    "Rabbimiz ikimizi sana teslim olmuş (Müslümanlar) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet (ver). Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin." (Bakara, 2/128)

    Kendi nefsini aşağılık kılandan başka İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de O salihlerdendir. (Bakara, 2/130)

    Rabbi ona: "Teslim ol." dediğinde (O:) "Alemlerin Rabbine teslim oldum." demişti. (Bakar, 2/131)

    Bunu, İbrahim oğullarına vasiyet etti Yakup da: "Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti siz de ancak Müslüman olarak can verin." (diye benzer bir vasiyette bulundu.) (Bakar, 2/132)

    Yoksa siz Yakub'un ölüm anında orada şahidler miydiniz? O oğullarına: "Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?" dediğinde onlar: "Senin ilahına ve ataların İbrahim İsmail ve İshak'ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz; bizler ona teslim olduk." demişlerdi. (Bakar, 2/133)

    Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz." De ki: "Hayır (doğru yol) Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dini(dir); O müşriklerden değildi." (Bakara, 2/135)

    Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene İbrahim İsmail İshak Yakub ve torunlarına indirilene Musa ve İsa'ya verilen ile peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırdetmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Bakara, 2/136)

    Yoksa siz gerçekten İbrahim'in, İsmail'in, İshak'ın, Yakub'un ve torunlarının Yahudi veya Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: "Siz mi daha iyi biliyorsunuz yoksa Allah mı? Allah'tan kendisinde olan bir şehadeti gizleyenden daha zalim olan kimdir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 2/140)

    Allah kendisine mülk verdi diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür." demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim." demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir." deyince o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara, 2/258)

    Gerçek şu ki Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini âlemler üzerine seçti. (Âl-i İmran, 3/33)

    Onlar birbirlerinden (türeme tek) bir zürriyettir. Allah, işitendir, bilendir. (Âl-i İmran, 3/34)

    Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Âl-i İmran, 3/65)

    İbrahim ne Yahudi idi ne de Hristiyandı: ancak O hanif (muvahhid) bir Müslümandı, müşriklerden de değildi. (Âl-i İmran, 3/67)

    Doğrusu insanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah müminlerin velisidir. (Âl-i İmran, 3/68)

    De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." (Âl-i İmran, 3/84)

    De ki: "Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah'ı bir tanıyan (Hanif)ler olarak İbrahim'in dinine uyun. O müşriklerden değildi." (Âl-i İmran, 3/95)

    Orada apaçık âyetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse, o güvenliktedir. Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de inkâr ederse şüphesiz Allah âlemlere karşı muhtaç olmayandır. (Âl-i İmran, 3/97)

    Yoksa onlar Allah'ın kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu biz, İbrahim ailesine, Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülkde verdik. (Nisa, 4/54)

    Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur verdik. (Nisa, 4/163)

    Hani İbrahim babası Azer'e (şöyle) demişti: "Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum." (En'âm, 6/74)

    Böylece İbrahim'e -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk. (En'âm, 6/75)

    Gece üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup gidenleri sevmem." demişti. (En'âm, 6/76)

    Ardından ayı (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim rabbim." demiş fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse, gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum." (En'âm, 6/77)

    Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim rabbim bu en büyük." demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım." (En'âm, 6/78)

    "Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (En'âm, 6/79)

    Kavmi onunla çekişip tartışmaya girdi. Dedi ki: "O beni doğru yola erdirmişken siz benimle Allah konusunda çekişip tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?" (En'âm, 6/80)

    "Hem siz Onun, haklarında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaktan korkmazken, ben nasıl sizin şirk koştuklarınızdan korkarım? Şu hâlde 'güvenlik içinde olmak bakımından' iki taraftan hangisi daha hak sahibidir? Eğer bilebilirseniz." (En'âm, 6/81)

    Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir bilendir. (En'âm, 6/83)

    Ve ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik, hepsini hidayete eriştirdik; bundan önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidayete ulaştırdık. Biz iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. (En'âm, 6/84)

    De ki: "Rabbim gerçekten beni doğru yola ilet, dimdik duran bir dine İbrahim'in hanif (muvahhid) dinine… O müşriklerden değildi." (En'âm, 6/161)

    Onlara kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı. (9/70)

    İbrahim'in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine onun gerçekten Allah'a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok duygulu yumuşak huyluydu. (Tevbe, 9/114)

    Andolsun elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldikleri zaman; "Selam" dediler. O da: "Selam" dedi (ve) hemen gecikmeden kızartılmış bir buzağı getirdi. (Hud, 11/69)

    Ellerinin ona uzanmadığını görünce (İbrahim durumdan) hoşlanmadı ve içine bir tür korku düştü. Dediler ki: "Korkma. Biz, Lut kavmine gönderildik." (Hud, 11/70)

    Karısı ayaktaydı, bunun üzerine güldü. Biz ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik. (Hud, 11/71)

    "Vay bana" dedi (kadın). "Ben kocamış bir kadın iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım? Gerçekten bu şaşırtıcı bir şey!.." (Hud, 11/72)

    Dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir ey ev halkı. Şüphesiz O, övülmeye layık olandır, Mecid'tir." (Hud, 11/73)

    İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı. (Hud, 11/74)

    Doğrusu İbrahim yumuşak huylu, duygulu ve gönülden (Allah'a) yönelen biriydi. (Hud, 11/75)

    "Ey İbrahim bundan vazgeç. Çünkü gerçek şu ki Rabbinin emri gelmiştir ve gerçekten onlara geri çevrilmeyecek bir azab gelmiştir." (Hud, 11/76)

    Böylece Rabbin, seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a (nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakub ailesinin üzerindeki nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Yusuf, 12/6)

    "Atalarım İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamız bizim için olacak şey değil. Bu bize ve insanlara Allah'ın lütuf ve ihsanındandır, ancak insanların çoğu şükretmezler." (Yusuf, 12/38)

    Hani İbrahim şöyle demişti: "Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut." (İbrahim, 14/35)

    "Rabbim, gerçekten onlar, insanlardan birçoğunu şaşırtıp saptırdı. Bundan böyle kim bana uyarsa artık o bendendir, kim bana isyan ederse elbette sen bağışlayansın, esirgeyensin." (İbrahim, 14/36)

    "Rabbimiz, gerçekten ben çocuklarımdan bir kısmını Beyt-i Haram yanında, ekini olmayan bir vadiye yerleştirdim; Rabbimiz, dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), böylelikle Sen insanların bir kısmının kalblerini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler." (İbrahim, 14/37)

    "Rabbimiz, şüphesiz Sen bizim saklı tuttuklarımızı da açığa vurduklarımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz." (İbrahim, 14/38)

    "Hamd Allah'a aittir ki O bana ihtiyarlığa rağmen İsmail'i ve İshak'ı armağan etti. Şüphesiz Rabbim gerçekten duayı işitendir." (İbrahim, 14/39)

    "Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz duamı kabul buyur." (İbrahim, 14/40)

    "Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün beni, anne-babamı ve müminleri bağışla." (İbrahim, 14/41)

    Onlara İbrahim'in konuklarından haber ver. (Hicr, 15/51)

    Yanına girdiklerinde "Selam" demişlerdi. O da: "Biz sizden korkmaktayız" demişti. (Hicr, 15/52)

    Dediler ki: "Korkma, biz sana bilgin bir çocuk müjdelemekteyiz." (Hicr, 15/53)

    Dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelip çökmüşken mi müjdeliyorsunuz? Beni ne ile müjdelemektesiniz?" (Hicr, 15/54)

    Dediler ki: "Seni gerçekle müjdeledik; öyleyse umut kesenlerden olma." (Hicr, 15/55)

    Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?" (Hicr, 15/56)

    "Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?" dedi. (Hicr, 15/57)

    Dediler ki: "Gerçekte biz suçlu günahkâr olan bir topluluğa gönderildik." (Hicr, 15/58)

    Ancak Lut ailesi hariçtir; biz onların tümünü muhakkak kurtaracağız. (Hicr, 15/59)

    Ama karısını (kurtaracaklarımız) dışında tuttuk, o geride kalanlardandır. (Hicr, 15/60)

    Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. (Nahl, 16/120)

    O'nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah) Onu seçti ve doğru yola iletti. (Nahl, 16/121)

    Ve biz ona dünyada bir güzellik verdik; şüphesiz o ahirette de salih olanlardandır. (Nahl, 16/122)

    Sonra sana vahyettik: "Hanif (muvahhid) olan İbrahim'in dinine uy. O müşriklerden değildi." (Nahl, 16/123)

    Kitap'ta İbrahim'i de zikret. Gerçekten o doğruyu söyleyen bir peygamberdi. (Meryem, 19/41)

    Bir zaman o babasına dedi ki: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsın? (Meryem, 19/42)

    "Babacığım! Gerçek şu ki bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım." (Meryem, 19/43)

    "Babacığım! Şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan Rahman'a başkaldırandır." (Meryem, 19/44)

    "Babacığım! Gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Meryem, 19/45)

    (Babası) Demişti ki: "İbrahim sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş (bir yerlere) git." (Meryem, 19/46)

    (İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim; çünkü O bana pek lütufkârdır." dedi. (Meryem, 19/47)

    "Sizden ve Allah'tan başka taptıklarınızdan kopup ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem, 19/48)

    Böylelikle onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup ayrılınca, ona İshak'ı ve (oğlu) Yakup'u armağan ettik ve her birini peygamber kıldık. (Meryem, 19/49)

    Onlara rahmetimizden armağan(lar) bağışladık ve onlar için yüce bir doğruluk dili verdik. (Meryem, 19/50)

    İşte bunlar; kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir; Adem'in soyundan Nuh ile birlikte taşıdıklarımız (insan nesillerin)den İbrahim ve İsrail (Yakup)in soyundan doğru yola eriştirdiklerimizden ve seçtiklerimizdendirler. Onlara Rahman (olan Allah')ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlar. (Meryem, 19/58)

    Andolsun bundan önce İbrahim'e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik. (Enbiya, 21/51)

    Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizin karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?" (Enbiya, 21/52)

    "Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk" dediler. (Enbiya, 21/53)

    Dedi ki: "Andolsun siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz." (Enbiya, 21/54)

    "Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?" (Enbiya, 21/55)

    "Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim." (Enbiya, 21/56)

    "Andolsun, Allah'a sizler arkanızı dönüp gittikten sonra ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." (Enbiya, 21/57)

    Böylece o yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. (Enbiya, 21/58)

    "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o zalimlerden biridir." dediler. (Enbiya, 21/59)

    "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik." dediler. (Enbiya, 21/60)

    Dediler ki: "Öyleyse onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." (Enbiya, 21/61)

    Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" (Enbiya, 21/62)

    "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa siz onlara soruverin." (Enbiya, 21/63)

    Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz, sizler!" dediler. (Enbiya, 21/64)

    Sonra yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin." (Enbiya, 21/65)

    Dedi ki: "O hâlde Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" (Enbiya, 21/66)

    "Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya, 21/67)

    Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun." (Enbiya, 21/68)

    Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya, 21/69)

    Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya, 21/70)

    Onu ve Lut'u kurtarıp içinde âlemler (insanlık) için bereketler kıldığımız yere (ülkeye) çıkardık. (Enbiya, 21/71)

    Ona İshak'ı armağan ettik, üstüne de Yakub'u; her birini salihler kıldık. (Enbiya, 21/72)

    Ve onları kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan fiilleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi. (Enbiya, 21/73)

    Hani biz İbrahim'e Evin (Kabe'nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) "Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükûa ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut." (Hac, 22/26)

    "İnsanlar içinde haccı duyur; gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen, yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac, 22/27)

    "Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan önce Nuh, Ad, Semud kavmi de yalanlamıştı. (Hac, 22/42)

    İbrahim'in kavmi de, Lût'un kavmi de (peygamberlerini) yalanladılar. (Hac, 22/43)

    Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de bunda (Kur'an'da) da sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac, 22/78)

    (Resûlüm!) Onlara İbrahim'in haberini de naklet.(Şuâra, 26/69)

    Hani babasına ve kavmine: "Siz neye kulluk ediyorsunuz?" demişti. (Şuâra, 26/70)

    Demişlerdi ki: "Putlara tapıyoruz, bunun için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz." (Şuâra, 26/71)

    Dedi ki: "Peki dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?" (Şuâra, 26/72)

    "Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?" (Şuâra, 26/73)

    "Hayır" dediler. "Biz atalarımızı böyle yaparlarken bulduk." (Şuâra, 26/74)

    (İbrahim) Dedi ki: "Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü?" (Şuâra, 26/75)

    "Hem siz hem de eski atalarınız?" (Şuâra, 26/76)

    "İşte bunlar gerçekten benim düşmanımdır; yalnızca alemlerin Rabbi hariç." (Şuâra, 26/77)

    "Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur;" (Şuâra, 26/78)

    "Bana yediren ve içiren O'dur;" (Şuâra, 26/79)

    "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur;" (Şuâra, 26/80)

    "Beni öldürecek sonra diriltecek olan da O'dur." (Şuâra, 26/81)

    "Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur;" (Şuâra, 26/82)

    "Rabbim, bana hüküm (ve hikmet) bağışla ve beni salih olanlara kat;" (Şuâra, 26/83)

    "Sonra gelecekler arasında bana bir doğruluk dili (lisan-ı sıdk) ver." (Şuâra, 26/84)

    "Beni nimetlerle donatılmış cennetin mirasçılarından kıl." (Şuâra, 26/85)

    "Babamı da bağışla, çünkü o şaşırıp sapanlardandır." (Şuâra, 26/86)

    "Ve beni (insanların) diriltilecekleri gün küçük düşürme." (Şuâra, 26/87)

    "'Malın da çocukların da bir yarar sağlayamadığı günde." (Şuâra, 26/88)

    "Ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenler başka." (Şuâra, 26/89)

    İbrahim de; hani kavmine demişti ki: "Allah'a kulluk edin ve O'ndan sakının, eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (Ankebût, 29/16)

    Eğer yalanlarsanız, sizden önceki ümmetler de (elçilerin çağrısını) yalanlamışlardır. Elçiye düşen ise yalnızca açık bir tebliğdir. (Ankebût, 29/18)

    Bunun üzerine kavminin (İbrahim'e) cevabı yalnızca: "Onu öldürün ya da yakın!.." demek oldu. Böylece Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda iman eden bir kavim için âyetler vardır. (Ankebût, 29/24)

    (İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü kiminiz kiminizi inkâr edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebût, 29/25)

    Bunun üzerine Lut ona iman etti ve dedi ki: "Gerçekten ben Rabbime hicret edeceğim. Çünkü şüphesiz O güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Ankebût, 29/26)

    Biz ona İshak'ı ve Yakub'u armağan ettik ve onun soyunda (seçtiklerimize) peygamberliği ve kitabı (vahy ihsanı) kıldık, ecrini de dünyada verdik. Şüphesiz o ahirette salih olanlardandır. (Ankebût, 29/27)

    Bizim elçilerimiz İbrahim'e bir müjde ile geldikleri zaman dediler ki: "Gerçek şu ki biz bu ülkenin halkını yıkıma uğratacağız. Çünkü onun halkı zalim oldular." (Ankebût, 29/31)

    Dedi ki: "Onun içinde Lut da vardır." Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi biliriz. Kendi karısı dışında, onu ve ailesini muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır." (Ankebût, 29/32)

    Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz, onlardan sapasağlam bir söz almıştık. (Ahzab, 33/7)

    Doğrusu İbrahim de onun (soyunun) bir kolundandır. (Saffât, 37/83)

    Hani o Rabbine arınmış (selim) bir kalp ile gelmişti. (Saffât, 37/84)

    Hani babasına ve kavmine demişti ki: "Sizler neye tapıyorsunuz?" (Saffât, 37/85)

    "Birtakım uydurma yalanlar için mi Allah'tan başka ilahlar istiyorsunuz?" (Saffât, 37/86)

    "Âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?" (Saffât, 37/87)

    Sonra yıldızlara bir göz attı. (Saffât, 37/88)

    "Ben doğrusu hastayım." dedi. (Saffât, 37/89)

    Böylelikle arkalarını çevirip ondan kaçmaya başladılar. (Saffât, 37/90)

    Bunun üzerine onların ilahlarına sokulup: "Yemek yemiyor musunuz?" dedi. (Saffât, 37/91)

    "Size ne oluyor ki konuşmuyorsunuz?" (Saffât, 37/92)

    Derken onların üstüne yürüyüp sağ eliyle bir darbe indirdi. (Saffât, 37/93)

    Çok geçmeden (halkı) birbirine girmiş durumda kendisine yönelip geldiler. (Saffât, 37/94)

    Dedi ki: "Yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" (Saffât, 37/95)

    "Oysa sizi de yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffât, 37/96)

    Dediler ki: "Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan ateşin içine atın." (Saffât, 37/97)

    Böylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler. Oysa biz onları alçaltılmışlar kıldık. (Saffât, 37/98)

    (İbrahim) Dedi ki: "Şüphesiz ben Rabbime gidiciyim; O beni hidayete erdirecektir." (Saffât, 37/99)

    "Rabbim, bana salihlerden (olan bir çocuk) armağan et." (Saffât, 37/100)

    Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. (Saffât, 37/101)

    Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): "Oğlum" dedi. "Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak sen ne düşünüyorsun." (Oğlu İsmail) Dedi ki: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın." (Saffât, 37/102)

    Sonunda ikisi de (Allah'ın emrine ve takdirine) teslim olup, (babası İsmail'i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı. (Saffât, 37/103)

    Biz ona: "Ey İbrahim" diye seslendik. (Saffât, 37/104)

    "Gerçekten sen rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz." (Saffât, 37/105)

    Doğrusu bu apaçık bir imtihandı. (Saffât, 37/106)

    Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik.(Saffât, 37/107)

    Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. (Saffât, 37/108)

    İbrahim'e selam olsun. (Saffât, 37/109)

    Biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. (Saffât, 37/110)

    Şüphesiz o bizim mümin olan kullarımızdandır. (Saffât, 37/111)

    Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak'ı da müjdeledik. (Saffât, 37/112)

    Ona ve İshak'a bereketler verdik. İkisinin soyundan ihsanda bulunan (muhsin olan) da var açıkça kendi nefsine zulmeden de. (Saffât, 37/113)

    Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. (Sâd, 38/45)

    Gerçekten biz onları, katıksızca yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri kıldık. (Sâd, 38/46)

    Ve gerçekten onlar, Bizim katımızda seçkinlerden ve hayırlı olanlardandır. (Sâd, 38/47)

    "Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir. (Şûrâ, 42/13)

    Hani İbrahim babasına ve kendi kavmine demişti ki: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım." (Zuhruf, 43/26)

    "(Ancak) Beni yaratan başka. İşte O beni hidayete yöneltip iletecektir." (Zıuhruf, 43/27)

    Sana İbrahim'in ağırlanan konuklarının haberi geldi mi? (Zâriyât, 51/24)

    Hani yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "(Haklarında bilgim olmayan) Yabancı bir topluluk." (Zâriyât, 51/25)

    Hemen (onlara) sezdirmeden ailesine gidip çok geçmeden semiz bir buzağı ile (geri) geldi. (Zâriyât, 51/26)

    Derken onlara yaklaştırıp (ikram etti); "Yemez misiniz?" dedi. (Zâriyât, 51/27)

    (Onlar yemeyince) Bunun üzerine içine bir tür korku düştü. "Korkma" dediler ve ona bilgin bir erkek çocuk müjdesini verdiler. (Zâriyât, 51/28)

    Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak: "Kısır yaşlı bir kadın (mı doğum yapacakmış)?" dedi. (Zâriyât, 51/29)

    Dediler ki: "Öyle. (Bunu) Senin Rabbin buyurdu. Çünkü O hüküm ve hikmet sahibidir bilendir." (Zâriyât, 51/30)

    (İbrahim) dedi ki: "Şu hâlde sizin asıl isteğiniz nedir ey elçiler?" (Zâriyât, 51/31)

    "Doğrusu biz suçlu günahkâr bir kavme gönderildik" dediler. (Zâriyât, 51/32)

    "Üzerlerine çamurdan (iyice sertleşip kaskatı kesilmiş) taşlar yağdırmak için." (Zâriyât, 51/33)

    "(Ki bu taşların her biri) Rabbinin katında ölçüyü taşıranlar için (herkese ayrı ayrı) işaretlenmiştir." (Zâriyât, 51/34)

    Bu arada müminlerden orda kim varsa çıkardık. (Zâriyât, 51/35)

    Ne var ki orda Müslümanlardan olan bir evden başkasını bulmadık. (Zâriyât, 51/36)

    Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in( sahifelerinde bulunan şu gerçekler):.. (Necm, 53/37)

    Andolsun Biz Nuh'u ve İbrahim'i (elçi olarak) gönderdik, peygamberliği ve kitabı onların soylarında kıldık. Öyle iken içlerinde hidayeti kabul edenler vardır, onlardan birçoğu da fasık olanlardır. (Hadîd, 57/26)

    İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: "Biz sizden ve Allah'ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir." Şu kadar var ki, İbrahim babasına: "Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez" demişti. (O müminler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır. (Mumtehine, 60/4)

    İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde. (A'la, 87/19)
  • 114-NAS:

    İnsanların Rabbine. Bütün insanların kendilerine ve işlerine sahip, terbiye edici sahibine, yani halk ve emriyle insanlar yaratan ve sanat ve kudretiyle o ğâsık, kara topraktan o duygusuz, karanlık maddeden tan gibi parlayan duygulu insanlar yetiştiren, onlara yaramaz şeyleri atıp yarar şeyleri süze süze akıtarak lütuf ve terbiyesiyle tavırdan tavıra, halden hâle kemâle erdirerek büyüte büyüte akıl ve iz'an verip insanlık gereklerini, insanlık vazifelerini duyurarak bütün yaratıklar içinde seçkin bir halde kendi cinsiyle birlikte, toplum hâlinde yaşayacak hâle getiren ve getirmekte bulunan ve bu şekilde onlara terbiye fikriyle rububiyet anlayışını öğreterek kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışmak yolunu gösteren Mevlâsına,

    2. O insanların meliki (hükümdarı)ne. Yani o terbiye ile yetiştirilen, akıl melekeleri, insanlık güçleri gelişmeye başlayan, insanların hepsini hükmü altında tutarak bütün melekelerini ve güçlerini hayır nizam ile olgunluklarının gayesine doğru faaliyete sevketmek üzere mertebelerine, ilim ve hikmetinin gereğine göre emir ve yasak ile idare eden hükümdarına, daha açıkçası nisbî mânâ ile Rab ve melik değil, "Mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın, dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır senin elindedir." (Âl-i İmrân, 3/26) âyetinin mefhumunca dilediğine mülk verip şah yapan, dilediğini de padişah iken indirip atan, dilediğini aziz, dilediğini zelil etmek kudretine hâiz olan devamlı mülk ile tam Rab'lık kendisine mahsus bulunan melikler meliki, padişahlar padişahı,

    hükümdarlar hükümdarına,

    3. yani İnsanların ilâhına, o insanların hak mabuduna, yani aklı, melekeleri tamamlanmış, hakkı haksızdan, hakikati hayâlden, güzeli çirkinden, hayrı şerden, bâkî zevki fânî zevkten, kastedilen gayeyi vasıtadan, nankörlüğü şükürden fark ve ayırdedecek vicdanları hak bilgi ile aydınlanmış, bulundukları âlemin ve kendi nefislerinin mahiyetini öğrenmiş, varlıklarının hikmetini, nereden gelip nereye gittiklerini, bütün cihanın zevkinden, bu kâr ve zarar kavgasından kazancın ne olduğunu, o sevgilerin, saygıların, o ümitlerin, arzuların, o hâcetlerin dileklerin nereye bağlanacağını, gülen yüzlerin neye güldüğünü, dökülen dillerin neye döküldüğünü, ağlayan gözlerin neye ağladığını, çırpınan kalplerin ne ile tatmin edileceğini; bundan dolayı nelerden kaçınıp nelere koşmak, neye gönül verip neye dayanmak, neye sığınmak, neye tapmak lazım geldiğini anlamış; vücudda tecelli eden, zâhir (açıktan) ve bâtın (gizli olan görünmeyen)dan vicdanları saran, gayba ve şuhûd (görünen)a hâkim olan Hakk'ın cemâlindeki celâlin, celâlindeki cemâlin ebedî zevkini duyarak her işinde ihlâs ve ihsan ile ona yüz tutmuş, uğrunda can vermeyi canına minnet bilerek hüküm ve rızasına kendini teslim etmiş selîm kalp sahibi ergin insanların, maksatlarına gaye edinerek ibâdet edegeldikleri, akıllı ve reşit olmuş bütün insanların, kurtulmaları için imân ve ibâdet ile sorumlu bulundukları hak Tanrı'ya, hâsılı; yaratma ve emir, var etme ve yok etme, yaşatma ve öldürme, sevap ve ceza ile bütün tasarrufa tam kudret ve mükemmel bir ihtiyaçsızlık ile celâl ve ikramda tek olmayı gerektiren ilâhlık ancak kendisinin hakkı olan o Ehad (tek), Samed olan Allah'a sığınırım.

    "Rab" ismi, rabbü'd-dâr (ev sahibi), rabbü'l-mâl (mal sahibi) gibi izafet (tamlama) ile kullanıldığı zaman Allah'dan başkasına da söylenebilir. "Melik" isminin de ondan daha özel olmakla beraber Allah'tan başkasına söylendiği bilinmektedir. Fakat ilâhlık asla şirk kabul etmediği, "Allah'tan başka ilâh yok." olduğu için ilâh ismi şer'an ve hakikaten Allah'a mahsustur. Şu halde Rab daha genel, melik daha özel, ilâh daha da özeldir. Burada ise maksadın, Allah Teâlâ olduğunun iyice anlaşılması için Rabbi'n-nâs, Melik'in-nâs da İlâhi'n-nâs ile beyân buyurulmuştur. Gerçi bunların Rabbe sıfat veya bedel olması da caiz görülebilirse de Zemahşerî ve diğer kritikçiler beyân atfı olmalarını tercih etmişlerdir. Fakat burada önce şunu düşünmek gerekir: Allah Teâlâ yalnız insanların değil, her şeyin Rabbi ve bütün âlem onun Rablığı, Melikliği, İlâhlığı nizamı altında dizili olduğu halde burada niçin "Rab" ismi önce insanlara

    izafetle tahsis buyurulup da sonra "İnsanların hükümdarı, insanların ilâhı" diye açıklamaya lüzum görülmüş ve niçin (nâs) üç defa tekrar edilmiştir? Bunun nüktesi:

    1- Kur'ân'ın iniş hikmeti insanların terbiyesi, insanları doğru yola hidâyet ve irşad olduğu için bunu başında olduğu gibi sonunda da bilhassa hatırlatmak ile insan rûhunun terbiyesine Allah'ın yardımının artması hususunu anlatmak ve bu şekilde Kur'ân'ın sonundan başına dönüp baktırmaktır. "Sığınırım de!" emirleri Fatiha Sûresi'nin "Bize doğru yolu göster." (Fatiha, 1/6) duâsına son cevap olarak doğrudan doğruya bir sığındırma ve koruma irşâdı olduğu için Bakara Sûresi'nin başındaki "Müttakîler (Allah'tan gereğince korkanlar) için yol göstericidir." (Bakara, 2/2) âyetinin mânâsının bir ölçüsü olduğu gibi, "İnsanların Rabbi" buyurulması "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah'ın azabından) korunasınız." (Bakara, 2/21) hitabını hatırlatarak sonu başa bağlamıştır. Hatim indirmede başa dönülerek "hâll-i mürtehil" yapılması da bu nükte ile uyumludur.

    2- Ebu's-Suud'un beyân ettiği üzere bunda "iâzeye şâyân bir istiâze minhâcına" yani korumaya lâyık bir sığınış yoluna irşâd vardır. Çünkü Rabbine sığınanın, fertlerinden bir fert bulunduğu insan cinsi içinde terbiyesi, köleliği, kulluğu ile Rabbine intisab edişi ve tevessülü, rahmet ve acımanın artmasının sebeplerindendir. Ve Allah Teâlâ'nın bunu böyle emir buyurması bu şekilde korumaya kesin vaadde bulunduğuna delâlet eden kerem delillerindendir. Bir de burada sığınılan şer, özellikle nizamlara düşmanlığı ile bilinen şeytanın şerridir. Bundan korunmak için insanların ona karşı Allah'ın terbiyesi altında, hükümranlığı içinde, kulluk safında dizilmelerini Kur'ân'la savunmaktır. "Benim halis kullarım üzerinde senin saltanatın yoktur." (Hıcr, 15/42) yüksek sözünün mânâsı üzere şeytanın nüfûz ve saldırısından korunacaklarına bir işaret de vardır. Bir insan ferdinin böyle "İnsanların Rabbine, insanların hükümdarına, insanların ilâhına sığınırım." diye mertebeden mertebeye en gelişmiş toplum nizamı içinde sığınması, "Ey Rabbim, ey hükümdarım, ey ilâhım, beni terbiye edip yetiştiren sen, benim bütün varlığımı veren ve bütün muradlarımı verecek olan, kendisine en yüksek sevgi ve saygı ile ibadet ve kulluk etmek borcum ve en üstün görevim bulunan mabudum, tanrım, tek sığınacağım, penahım sensin, ben ancak sana sığınırım ve sığınıyorum." demek mânâsında olmakla beraber, öyle demekten daha belâgatlıdır. Çünkü

    insanlık mertebelerinin en yüksek saffı bulunan ilâhîler saffında, ehlullah (Allah ehli) cemaati içinde bir mevki alacak şekilde korunmak üzere Rablığın en yüksek ve en küllî (genel) tecellisi demek olan ilâhlık hüküm ve yardımına toptan sığınmak hem kudret ve rahmetin kapsamını itiraf ile hamd ve senânın yüksekliği, hem de cimrilikten, kendini beğenmişlikten sakınarak hemcinslerine erişmiş olan nimetleri kendine erişmiş sayacak kadar şükran hissi ile hayırlı olmayı içermek itibarıyla elbette ferdî olarak sığınmaktan daha belâğatlıdır. Onun için cemaatle olan ibâdet ve duânın fazileti daha yüksektir. Beydâvî gibi bazı tefsirciler "İnsanların Rabbi" diye tahsis etmenin nüktesi, burada sığınılan vesvese şerrinin insan ruhlarına mahsus bir şer olduğunu söylemekle yetinmişlerse de yeterli değildir.

    "Nâs" kelimesinin tekrar edilip de "Onların hükümdârı ve onların ilâhı" diye zamir ile yetinilmemesinin sebebine gelince: Keşşâf sahibi bunun beyan atfı olmasının gereğine yorarak demiştir ki: "Çünkü beyan atfı, beyan içindir. Şu halde gizleme (zamir getirme) değil, açık isim getirme yeri olmuştur." Razî bununla beraber bir de, şöyle der: "Bu tekrar, insanların şerefini artırmayı gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ kendisini insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olmasıyla tanıtıyor demektir. Eğer insanlar yaratılmışların en şereflisi olmasaydı, elbette kitabının bitiminde kendisini insanların Rabbi, Meliki ve İlâhı diye tarif etmez, kitabını bu tarif ile bitirmezdi."

    Bu açıklamaya göre (en-Nâs), üçünde de aynı mânâda olarak sırf beyan ve takrir ile insanlığın şerefini artırmak için tekrar olunmuştur, demek olur ki, Ebu's-Suud da bunu tercih etmiştir. Alûsî de: "Bir şeyin marife (belirli) olarak tekrar edilmesi halinde ikinci, evvelin aynı olması" çoğunluk kâidesinden dolayı bunu tercih etmiş ise de, fâsılanın fâsılasız olarak aynen tekrarı hilâfı (tersi) açık olma ve beyân atfı da nâsa değil, Rabb'e ait bulunmak hasebiyle her birinde muzafun ileyhin muzafa (tamlayanın tamlanana) göre başkaca bir mânâ beyan etmiş olması daha doğru ve daha faydalıdır. Anılan kaidenin çoğunluğu da tersine karine (ip ucu) bulunmamakla kayıtlı olduğu malumdur. Onun için bunu daha çok uzatanlar burada tekrar olmayıp, bu nüktelerden başka bir de insan nefislerinin derecelerine ve yükselmedeki mertebelerine bir tenbih dahi olduğunu söylemişlerdir.

    İbnü Sina ve bazı ârifler demişlerdir ki: Zira insan nefsi asıl fıtratında Allah'ı bilmek ve Allah'ı sevmekle süslenmeye kâbiliyetlidir, fakat ilk önceleri bu bilgilerden boş olur. Nitekim "Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz." (Nahl, 16/78) buyurulmuştur. Buna maddî akıl (akl-ı heyûlâî) mertebesi denilir. Sonra ikinci mertebede onda evveliyyât (başlangıçlar) ve bedîhiyyat (apaçık şeyler) denilen ilk ilimler hâsıl olur ki, bunlarla fikrî mechulleri arayıp bilmeye ulaşılır. Buna, akıl bi'l-meleke (meleke ile akıl) mertebesi denilir. Sonra da işin sonunda o fikrî meçhuller kuvveden fiile (his hâlinden, iş hâline) çıkarılır ki, buna da akıl bi'l-fiil (fiil ile akıl) mertebesi denilir. İşte "İnsanların Rabbine sığınırım, de!", insanî nefis mertebelerinden ilk mertebeye işârettir ki, bu onun gerek bedihî (apaçık) ve gerek kesbî (çalışmakla elde edilen) bütün ilimlerden uzak bulunduğu hâlidir. Nefis bu mertebede, onu terbiye edecek ve o apaçık bilgilerle süsleyecek terbiyeciye muhtaçtır. Sonra o apaçık bilgilerin meydana geldiği ikinci mertebede onlardan fikrî ilimlere geçme melekesi meydana gelir ki "İnsanların hükümdarı" bu mertebeye işaret eder. Sonra da üçüncü mertebede fikrî ilimlerin düşünce ve tasarıdan, fiile çıkmasıyla nefsin tam kemâli hâsıl olur ki "İnsanların ilâhı" da bu mertebeye işaret eder. Demek ki burada "nâs" kelimesinin üç defa zikri, aynı mânâda tekrar olmayıp, her birinde insana ait nefsin bir mertebesine işaret olunarak Hak Sübhânehu ve Teâlâ kendisini insanlığın her mertebesinde tecelli eden hüküm ve tasarrufuna göre birer isim ile isim vererek tanıtmıştır.

    Razî, Felâk Sûresi'nde bunu nakletmekle beraber, burada bu farkı şöyle özetler: "Evvela Rabb'i zikr ile başlamıştır. O, tedbir ve ıslah ile tasarruf edendir. Bu ise Hak Teâlâ'nın insana olan ilk nimetlerindendir. Ta onu terbiye ederek, yetiştirip ona akıl verinceye kadar ki, o zaman insan kendisinin kul ve Rabbinin melik olduğuna delili anlar. Onun için ikincide "melik" zikredilmiştir. Sonra da ona ibadet gerek ve üzerine vacip olduğunu ve mabûdunun o ibadete layık bulunduğunu anlayınca onun ilâh olduğunu tanır. Bir de kulun Rabbinden ilk tanıdığı, O'nun, katındaki açık ve gizli nimetlerden ihsan eden lütuf sahibi olmasıdır. Bu Rabdır, sonra onun bu sıfatlarına bilgiden, celâletini ve halka muhtaç olmadığını marifete intikâl eder, o zaman onun hükümdar olduğunu bilir. Çünkü hükümdar, başkası kendisine muhtaç, kendisi başkasından zengin olandır. Sonra kul O'nu böyle tanıyınca O'nun yükseklik ve yücelikte vasfedenlerin

    vasfı üzerinde bulunduğunu ve O'nun yükseklik ve azametinde akılların şaşkın ve hayrette kaldığını anlar. Ve o zaman O'nu tapılacak tek ilâh olarak tanır."

    Beydâvî de bunu şöyle ifade etmiştir: Bu yüksek nazımda o Rabb'in sığınmaya layık, sığındırmaya kâdir ve O'na karşı koymanın mümkün olmadığına delâlet etmekle beraber, yaratıcısını tanımak için yönelen düşünce ehlinin mertebelerine de işaret vardır. Çünkü o, ilk bakışta kendi üzerinde gördüğü açık ve gizli nimetlerden, kendisinin bir Rabbi olduğunu bilir. Sonra bakışta derinleşir, nihayet gerçekleşir ki, o Hak Teâlâ he rşeyden zengin ve her şeyin zatı O'nun ve emrinin masrafları O'ndandır, O hak hükümdardır. Sonra bununla istidlâl eder ki, ibadete layık olan ancak O'dur, başka yoktur. Bir de bunda sıfatın ihtilafını, zatın ihtilâfı yerine indirmekle alışılmış istiâze vecihlerinin hepsi toplanmış olur. Yani âdet, mühim bir belaya duçâr olan kimse işini önce ana-babası gibi ulusuna ve terbiyecisine sunar, onların defetmeye güçleri yetmezse hükümdarına, sultanına çıkarır. O da derdini gideremezse onu hükümdarların hükümdarı ve her şikayet ve sığınmanın son mercii olan Hak Teâlâ'ya şikayet eder. Bu âdet üzere burada Allah'a hem Rablık sıfatıyla, hem meliklik sıfatıyla, hem ilâhlık sıfatıyla sığınmak vecihleri toplanmıştır ki, bunda sığınılan âfetin büyüklüğüne de işâret vardır."

    Bazıları tekrar olmadığını anlatmak için daha sade olarak şöyle demişlerdir: İlk "nâs", cenin ve çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olanlar; ikincisi siyasete muhtaç olan gençler ve orta yaşlılar; üçüncüsü sırf Allah'a yönelmiş olan ibâdet ediciler ve yetkinlerdir.

    Görülüyor ki üç "nâs" arasında bu gösterilen farkların hepsi de mühim ve dikkate şâyândır. Bazısı daha felsefî, bazısı daha edebî, bazısı da sade olmakla beraber hepsi de birbirine yakındır. Dil nokta-i nazarından bunların karinesi (ip ucu) de muzaf olan Rab, Melik ve İlâh isimlerinin mefhum ve ilişiği olanlardaki umum ve husus farkıdır. Rab ismi terbiyeden olduğu, terbiye hakkı da sahip olmaya dayandığı için akıl sahibi olanları da olmayanları da ilgilendirdiği için daha geneldir. Bu karine (ipucu) ile "insanların Rabbi"nde "'nâs"ın akıllı, akılsız bütün insan cinsini içine alması gerekir. "Melik" ismi ise "mîm"in ötresiyle mülk veya melekûttan olduğu, bu da "mîm"in esresiyle "milk"ten daha özel olarak akıllıların tümü üzerinde siyâset ile tedbir ve işlerin idaresi

    mânâsından geldiği, "melekût" da bunun mübalâğası bulunduğu için "melik", "rab"dan daha özeldir. Nitekim Ragıb der ki: "Mim"in ötresiyle mülk, toplum üzerinde emir ve yasak ile tasarruftur ve akıllılar üzerinde siyasete tahsis edilmiştir. Onun için "İnsanların hükümdarı" denilir de, "Varlıkların hükümdarı" denilmez. Şu halde "melik'in-nâs"daki "nâs" bütün insan cinsi içinden aklı eren insanlar olması lazım gelir. En derin sevgi, en yüksek hürmet ile ibadete lâyık olmayı ifade eden ilâhlık, hak tanrılık ise en mükemmel sıfat olduğundan bunun muzaf olduğu üçüncü "nâs"ın da akıl ve vicdan, iman ve iz'an, ahlâk ve irfan, insaf fikri, güzel amel gibi insanlık melekelerinde az çok bir kemâl, bir erginlik, bir yetkinlik bulunan insanlar olması akla gelir.

    Şu halde birinci "nâs"ın, rablık hükmünce hepsinden daha genel olarak henüz ilk terbiyeye muhtaç ve aklî melekesi oluşmamış cenin ve çocuklar gibiler de dahil olmak üzere "istiğrak lâmı" ile bütün insan cinsini içine almış olması açıktır. Yani terbiye edilip yetiştirilmiş, büyütülmüş insanlar da hariç olmaz. Çünkü meliklik ve ilâhlık hükmünü de içine alan Rablık hükmü onlarda fiilen sabittir. Gerek başlangıcında, gerek sonunda hiç bir insan ondan âzade ve ihtiyaçsız değildir. Şu kadar ki bunda ilk mertebe de dahil bulunduğundan yükselme mertebelerindeki farkı ortaya çıkarmak isteyenler, bilhassa onu anlatmayı mühim görmüşlerdir. Maksadları ilkel insanlara tahsis değildir. Gerçi "nâs" deyiminin bazan âdi insanlar mânâsına hakaret etmek için kullanıldığı da biliniyor ise de, bu mânâ "nâs" mânâsındaki genellikten doğmuş olduğu gibi Rab isminin izafeti de bir şeref ifade ettiğinden dolayı burada hakaret etme kastına zıt olacağından, bunun gereği olan genellemeyi özelleştirmeye karine (ipucu) yoktur. "Lâm"ın istiğraka yorulması lazım gelir. Yoksa Rablığı, meliklik ve ilâhlık ile beyâna vecih kalmaz, arada zıtlık olurdu. Hatta tekrarı tercih edenler bundan dolayı tercih etmişlerdir. Ancak atf-ı beyânda asıl maksad mânâyı beyan etmek değil, tasdik olunanı ve müsemmâ (isimlenen)yı beyândır. Ebu Hafs Ömer, denildiği zaman, Ebu Hafs ile Ömer arasında beyân, mefhumu değil, müsemmâ (isimlenen)yı beyandır. Ve onun için Ebu Hayyan beyan atfında meşhur olan, sıfat ile değil, camid isimle olmaktır, diye Keşşâf'a ilişmiştir. Âlûsî de buradakilerin camid isim hükmünde olduğu beyâniyle ona cevap vermiştir ki, maksadı isimleri burada vasıflık durumundan dolayı değil, Allah'ın isimlerinden olmak üzere sırf isim yerinde olarak beyân atfı olduklarını söylemek olacaktır. O halde ikinci "nâs", birincinin

    büsbütün aynı olması gerekmeyeceği gibi, büsbütün başka olması da gerekmez. Şu kadar ki burada kastedilen mânâya geçmek için vasıflık mânâsıyla izafetin beyanda âleti düşünmek gibi tasavvuruna ihtiyaç bulunduğu da inkâr edilemez. Şu halde maksad "nâs"ı beyân değil, Rab mefhumunu da beyân değil, Rabbin zatını daha özel olan sıfat veya isimleriyle beyân olduğundan dolayı her birinde "nâs"ın ona göre düşünülmesi daha açık olur. Bu şekilde ikinci "nâs"da "lâm"ı ahd ile örfî istiğraka yormaya bir karine (ipucu) bulunmuş olacağından bu, birinciden daha özel olarak terbiye olunan insanlar içinden yetişmeye, aklî melekeleri ve insanî güçleri gelişmeye başlamış, her birinde isteyerek gayret ve çalışma yetkisi meydana gelmiş, bundan dolayı hayır nizamını bozacak şekilde birbirleriyle çekişme ve toplanma yeteneği yüz göstermiş olup da yaratılışlarının hikmeti olan menfaatleri hak ve adalet dairesinde telif ve çekişmeleri ortadan kaldırarak ve her biri ehliyet ve yeteneğine göre gayret göstermekle sorumlu tutularak toplum halinde yardımlaşmak üzere yaşayabilmeleri için siyâsete ve "bilfiil akıl" denilen fikir ve idrâk ile sevk ve idâre, muhafaza ve korumaya muhtaç bütün akıllı, ergin insanlar toplumu olmak lazım gelir ki, küçük büyük, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün insan cinsi üzerinde Rablığı geçerli olan tek Rab ve böyle bütün akıllı ergin insanlar üzerinde mülkü, melekûtu hakim ve dâim tek hükümdar şüphesiz ki ne insanlar içinden, ne de yaratıklardan birisi olması mümkün olmaz. Bu, en yüksek, en gelişmiş insanların ibadet ve ubûdiyet ile kulluğu kendilerine en mukaddes görev bildikleri, muhabbet ve rızasını en yüksek maksat edindikleri ve bu şevk ile onun sevgili kul ve esirleri safında dizilmeyi canlarına minnet saydıkları tek mabûd, o, gönülleri doyulmaz ebedî vuslat aşkıyla titreten, güzellik edenlerde daha yüksek güzellik neşesini uyandırarak her an kendisine doğru sıdk ve mücahede ile yaklaşma aşkını heyecanlandıran, her temiz sevgide bir güzellik ânı; nefesleri tıkayan, yürekleri çatlatan, akılları dehşete düşüren ve sersemleştiren her acı korkuda bir celâl cilvesi gösteren ilâhlık saltanatı şeriksiz olarak kendisine mahsus bulunan Hak Teâlâ olabilir. Ve onun için "İnsanların ilâhı" diye beyan buyurulmuştur. O halde bu üçüncü "nâs" akıllı insanlar içinden peygamberler, sıddîklar, şehidler, salihler ve Allah'ın birliğine iman edip de onlara uyan ve onlara arkadaş olmak, onlarla haşrolunmak isteyen hâlis mümin erkek ve kadınlar, müslüman erkek ve kadınlar gibi kâmil insanlar, yani Fâtiha Sûresi'nde "Kendilerine nimet verdiğin, gazab edilmemiş ve sapmamışların yoluna." (Fâtiha, 1/6-7) ve Bakara Sûresi'nin başında "Ahirete kesinlikle iman ederler. İşte onlar,

    Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler işte onlardır." (Bakara, 2/4-5) buyurulan insanlar olması gerekir. Hakikaten sığındırılıp korunmaları vaad olunanlar da bunlardır. Bununla beraber insanların Rablık, mülk, ilâhlık hükümleri altında birer âyette üç tavır ile tekrar etmesi "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, sizi o diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 2/28), "De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra sizi, kıyamet gününe topla(yıp getir)ecektir ki, onda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Câsiye, 45/26) gibi âyetlerde hatırlatılan yaşatma ve öldürme mertebeleri ile âhiret günü tavırlarını da hatırlatmaktan hâli değildir. Bu bakımdan şöyle demek olur: İnsanlar ölüler iken, yani hayatsız yer, cansız madde, ölü toprak iken onları, Rablık hükmüyle hayat verip insan yapan nâsın Rabb'ine, sonra o hayattaki insanları Melik'lik hükmüyle idare ederken siyaset edip öldüren insanların hükümdarına, sonra da o öldürdüğü insanları ilâhlık hükmüyle ebedî ahiret hayatıyla yeniden diriltip toplayarak cezalarını vermek üzere ilâhî huzuruna döndürecek olan, yani kudreti bu kadar büyük ve akıllıların hayırlısı olan insanların ilâhına sığınırım de. Ona böyle sığınmak ise, sonunda muhakkak olan zoraki döndürmeden önce her emrine hazır olmak üzere isteğe bağlı dönüş demek olan tevbe ve hak yola dönüş ile "Kul(um) bana nafile (ibadet)ler ile yaklaşmaya devam eder. Ta ki ben onun kulağı, gözü ve kalbi oluncaya kadar." kudsî hadisi gereğince yaklaşarak "Allah'da bâkî olmak"ta karar azmi olmuş olur ki, bu da "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz." (Fâtiha, 1/5) anlaşmasının fiilî sonucu demek olan kurtuluş ve büyük zaferdir. Ne mutlu buna eren kullara!

    Şimdi görülüyor ki, önceki sûrede sığınılan "müsteâzünbih" (kendisine sığınılan) ancak bir sıfat ile zikrolunmuştu, "Felâkın Rabbi." Halbuki istiâze olunan (sığınılan) âfet, "mâhalâk" (yarattığın)ın şerri üç çeşit âfet sayılmıştı: Ğâsık, neffâsat, hâsid. Bu sûrede ise sığınılan "Rabbi'n-nâs, meliki'n-nâs, ilâhi'n-nâs" üç sıfatla zikrolunuyor, kendisinden sığınılan ise bir şerdir. Demek ki bu şer, bu âfet önceki âfetlerin hepsinden büyük, hepsinden tehlikelidir. Ve bundan korunmayı insan hayatının bütün safhalarında ve özellikle son deminde en özel maksad olarak bilmek lazım gelir. Demek ki sığınmak için senâ (övme)

    dahi istenilen matlûbun kadrine göre olması icap eder. İnsana dışından gelen âfâkî (nesnel, objektif) şerler ne kadar büyük zarar ve fenalık olursa olsun, ona ne kadar acı, elem ve ıztırap verirse versin onda insanın kendi düşüncesinden, inancından, iradesinden, kazanmasından bir sebep olma bulunmadıkça, o şey onun hakikatına nüfuz etmez, ruhunu kirletmez, Allah katında sorumlu kılmaz, hakikatte onun hesabına bir şer sayılmaz. Bilakis o yüzden elem ve zahmet çektiği için ecir ve sevap bile alır. Çünkü o, onun yaptığı bir şey değildir. Onun sorumluluğu yapana aittir. Halbuki insanın kendinden gelen veya az çok meyil ve irâdesine yaklaştırılarak kendine yaptırtılan şer, kendi şerridir. O, ondan sorumludur, ruhunu kirletmiş, kendi kendine düşmanlık etmiş olur. İnsan nefsinin en büyük âfeti işte böyle kendi içinden gelen fenalık, içindeki bozukluk, imânsızlık, iradesizlik, himmetsizlik, yanlış anlayış, yanlış düşünüş, fena temayül, aldanış, basiretsizlik, kararsızlık, hâsılı bir kelime ile şüphecilik, vesveseciliktir.

    "Mecruhu sanma cerh-i mücerreddir öldüren,

    Âfât-ı bâtıniyyedir aslı musîbetin"

    "Yaralıyı, yalnız yaranın öldürdüğünü sanma.

    Musîbetin aslı, bâtınî âfetlerdir."

    4. Onun için Kur'an'ın başında şüpheyi bertaraf etmekle, imân ve âhireti bilmek korunmanın, kurtuluşun ilk şartı olarak tesbit edildiği gibi, sonunda da her şerre sürükleyen sinsî vesvesenin şerrinden sığınma emrolunarak buyuruluyor ki: ye müteallıktır. O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen, sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için döne döne vesvese vermek âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının şerrinden sığınırım.

    Esasen vesvese mânâsına masdar ismi veya muzaaf rubâînin masdarı bu vezinde de geldiğine göre masdar olmakla beraber çok vesveseci, müvesvis mânâsına mübalağa için sıfat ve isim olarak kullanılmıştır ki, aynı vesvese kesilmiş vesvese kaynağı demek gibidir. "Lâm" ile "el-vesvâs", şeytanın bir ismi olmuştur. Çünkü Keşşâf'ın dediği gibi bütün meşgûliyeti, sanatı ve daima üzerine düştüğü hep vesvese ve azdırmadır. Öyle vesvese vermekle bilinen odur. Bahru'l-Muhit'de Ebu Hayyan der ki: "el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır."

    Vesvese nedir? Keşşâf'ın ve Ragıb'ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Zinet eşyası hışıltısına "vesvâsü'l-huliy" denilmesi bundandır. Kamus'un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. "Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz." (Kâf, 50/16) âyeti nefsin vesvesesi hakkında, "Şeytan ona (Âdem'e) fısıldadı." (Tâhâ, 20/120) âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.

    a gelince: "Hunûs"tan mübalâğalı ism-i fâil veya o vezinde ism-i mensub olarak vesvâsın sıfatıdır. Çok hunûs edici, hunûs âdeti olan demektir. Küvvirat Sûresi'nde "Gündüzleri kaybolup geceleri ortaya çıkan bütün yıldızlara." (Küvvirat, 81/15-16) âyetinde de geçmiş olan hunûs, lugatta lazım (geçişsiz) fiil olarak teahhur ve rücû yani gerilemek ve geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak ve görünmez olmak mânâlarıyla ilgili olduğu gibi, müteaddî (geçişli) fiil olarak geriletmek, munkabız etmek, sindirip kaybetmek mânâlarına gelir. Tefsirciler çoğunlukla lâzım fiilden geç kalma ve inkıbaz ile sinmek mânâsını esas tutarak tefsir etmişlerdir ki, bundan "hannâs" geri çekilerek veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönmek âdeti olan demek oluyor. Onun için biz bunu sinsi diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Keşşâf'ta: "Hunûsa mensup, âdeti hunûs yani geri kalmak olandır. Çünkü Sâid b. Cübeyr'den rivayet olunmuştur ki, insan Rabbini zikrettiği zaman şeytan hunûs eder, geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar." der. Ragıb da der ki: "Hannâs, hunûs eden, yani Allah anıldığı zaman geri kalan şeytandır." Bunlara göre "Vesvâs-i hannâs" şeytan demek olmuş oluyor ki, tefsircilerin çoğu da bunu söylemişlerdir. Sûrenin sonunda bu şeytan

    5. Onun için Kur'an'ın başında şüpheyi bertaraf etmekle, imân ve âhireti bilmek korunmanın, kurtuluşun ilk şartı olarak tesbit edildiği gibi, sonunda da her şerre sürükleyen sinsî vesvesenin şerrinden sığınma emrolunarak buyuruluyor ki: ye müteallıktır. O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen, sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için döne döne vesvese vermek âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının şerrinden sığınırım.

    Esasen vesvese mânâsına masdar ismi veya muzaaf rubâînin masdarı bu vezinde de geldiğine göre masdar olmakla beraber çok vesveseci, müvesvis mânâsına mübalağa için sıfat ve isim olarak kullanılmıştır ki, aynı vesvese kesilmiş vesvese kaynağı demek gibidir. "Lâm" ile "el-vesvâs", şeytanın bir ismi olmuştur. Çünkü Keşşâf'ın dediği gibi bütün meşgûliyeti, sanatı ve daima üzerine düştüğü hep vesvese ve azdırmadır. Öyle vesvese vermekle bilinen odur. Bahru'l-Muhit'de Ebu Hayyan der ki: "el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır."

    Vesvese nedir? Keşşâf'ın ve Ragıb'ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Zinet eşyası hışıltısına "vesvâsü'l-huliy" denilmesi bundandır. Kamus'un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. "Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz." (Kâf, 50/16) âyeti nefsin vesvesesi hakkında, "Şeytan ona (Âdem'e) fısıldadı." (Tâhâ, 20/120) âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.

    a gelince: "Hunûs"tan mübalâğalı ism-i fâil veya o vezinde ism-i mensub olarak vesvâsın sıfatıdır. Çok hunûs edici, hunûs âdeti olan demektir. Küvvirat Sûresi'nde "Gündüzleri kaybolup geceleri ortaya çıkan bütün yıldızlara." (Küvvirat, 81/15-16) âyetinde de geçmiş olan hunûs, lugatta lazım (geçişsiz) fiil olarak teahhur ve rücû yani gerilemek ve geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak ve görünmez olmak mânâlarıyla ilgili olduğu gibi, müteaddî (geçişli) fiil olarak geriletmek, munkabız etmek, sindirip kaybetmek mânâlarına gelir. Tefsirciler çoğunlukla lâzım fiilden geç kalma ve inkıbaz ile sinmek mânâsını esas tutarak tefsir etmişlerdir ki, bundan "hannâs" geri çekilerek veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönmek âdeti olan demek oluyor. Onun için biz bunu sinsi diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Keşşâf'ta: "Hunûsa mensup, âdeti hunûs yani geri kalmak olandır. Çünkü Sâid b. Cübeyr'den rivayet olunmuştur ki, insan Rabbini zikrettiği zaman şeytan hunûs eder, geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar." der. Ragıb da der ki: "Hannâs, hunûs eden, yani Allah anıldığı zaman geri kalan şeytandır." Bunlara göre "Vesvâs-i hannâs" şeytan demek olmuş oluyor ki, tefsircilerin çoğu da bunu söylemişlerdir. Sûrenin sonunda bu şeytan

    6. "cinlerden ve insanlardan" diye genelleştirilerek beyân olunacağına göre bu da yeterlidir. Bununla beraber Ebu Hayyan bunun nefse de şümûlünü ve tam sinsilik mânâsını göstererek Bahir'de demiştir ki: "el-Hannâs, "İzi üzere geri dönen, zaman zaman gizlenendir." Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah Teâlâ'yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da imân ile ve meleğin ilhamiyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ "vesvas"ta

    mevcuttur, da "Şeytanlardan ve insanların nefislerinden" demek olur. Yahut vesvâs ile murad, şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtan, da o "vesvâs"ı beyan olur. "Hunûs" müteaddi (geçişli) olabileceğine göre de "hannâs", geriletici veya sindirici demek olur. Şeytan ve şehvetler hakkında bu da doğrudur. Çünkü bunlar vesveseleriyle insanı geriletir, insanlık rûhunu hak yolunda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve metanetini, azim ve irâdesini kırarak imân ve şeksiz ilimden, güzel ameller için mücahededen çekindirir, sırf hayvanî, fanî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere, aldatışlara sevkederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fânî hayatta çürütüp bitirmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu göründükçe geriler, siner, fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, musallat oldukça olur, musallat olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayâller içinde sindire sindire alçaltır ve adı kötüye çıkmış eder bırakır. Bu mânâ itibarıyla da yine sinsi diye tercemesi uygun olur.

    İbnü Sinâ demiş ki: Vesvâs, vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvansal nefsi kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayâl gücüdür. Zira nefsin asıl vechesi ayırıcı prensipleredir. Hayal edici güç onu madde ve ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç, hunûs etmiş, yani tersine hareket etmiş olur. Bazıları da demiştir ki, kuruntu gücüdür. Çünkü o başlangıçlarda akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gelince çekinir, vesvese vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.

    Âlûsî'nin bunlara karşı, "Allah'ın kelâmını böyle tefsir etmek vesvâs-i hannâsın şerrinden olduğu gizli değildir." demesi de yerinde olmamıştır. Zira kuruntu ve hayâl atılınca vesvesenin yeri kalmaz. Allah'ın kelâmını, yarattığı tabiata bakarak, âfakî (nesnel) ve enfüsî (öznel) alâmetlerini düşünüp ve inceleyerek anlamaya çalışmak şeytanın vesvesesi değil, Kur'ân'ın bakma (nazar) ve tefekkür emirlerinin gereği olduğunun da unutulmaması gerekir. Nitekim Beydâvî de vesvese vereni vehim kuvveti gibi diyerek izah etmiştir. Bunu bir temsil değil, sadece düşündürmeye yorup da vehmin ve hayâl vesveselerinin şerrini istiâze (sığınma)den hariç bırakmak şeytanın en çok kullanmak istediği aracılarını ihmâl etmek demektir.

    "Vesvâs"ın vesvese veren kuvvet demek olduğunda ve vesvesenin hayâl etmek ve kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak

    bunu tahsise kalkışmayıp da şu ilâhî beyanın umûm ve şümûlü üzere anlamak elbette daha doğrudur. Zira "Vesvâsü'l-hannâs" nedir, diye tereddüde düşülmemek için şöyle beyan ve açıklama buyurulmuştur: O ki insanların sînelerinde vesvese verip durur. Yani insanların içlerinde: gerek ferd olarak içlerinde, gönüllerinde ve gerek toplum olarak içlerinde, aralarında, yahut Allah'ı unutanların göğüsleri, bağırları içinde iç ve dış duyularından hatırlarına, gönüllerine türlü vesvese sokar, sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşçadan gıcıklayarak kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler. O vesvâsi'l-hannâs işte böyle her şerrin başı olan vesveseyi gafil insanların sînelerinde fısıldayıp duran sinsi etken her ne ise odur.

    İbnü Sinâ der ki: "Nefsin birinci bineği sînelerdir. Zira insana ait nefsin ilk ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer uzuvlara yayılır, onun için vesvesenin etkisi ilk önce sînelerde olur."

    Tefsirciler diyorlar ki, burada mevsûlünün i'rabında üç vecih caizdir: Birincisi, sıfat olarak mahallen mecrûr olmaktır ki, vesvâsın tefsir edici sıfatı (sıfat-ı müfessiresi) demektir. İkincisi, onu tefsir için isti'nâf cümlesi olmak üzere takdirinde haber olarak merfû olmaktır. Üçüncüsü, zem üzere mansup olmaktır. Bu iki veche göre "el-Hannâs"da vakıf yapmak, vakf-ı hasen olur. Birincisine göre ise Kevâşî tefsirinde, "vakıf caiz olmaz" demiş. Fakat Taybî buna: "Vakfın caiz olmamasında şüphe (nazar) vardır, çünkü fâsıla vardır (âyet sonudur)." diye ilişmiş. Keşf'te de demiştir ki, sıfat olunca hüsün (güzel olma), müsellem değildir. Meğer Allahümme vakf-ı hasen bir özel fâsılada bu gibisine de şamil olması hakkında bir veche göre olsun. Zira Kur'ân'ın her fâsılası güzeldir, her âyetinde vakıf yapmanın da güzel olması lâzım gelir. Âyetlerde vakıf, Rasulullah'ın sünnetidir, diye de bir rivayet vardır. Bu "en-Nâs"dan murad, Allah'ı zikirden gaflet edenler, yani gaflet halinde olan insanlar olması açıktır. Onun için bunun "nâsî" yani unutan mânâsına olmasını da caiz görmüşlerdir.

    Cinlerden ve insanlardan. Yani o vesvese veren gerek gizli cin taifesinden, cinnîlerden olsun ve gerek malum insanlardan, insîler kısmından

    olsun o vesvasi'l-hannâs ikisini de kapsamına alır. İkinci bir mânâ ile: Cinden de vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, tabiat ötesi gizli yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir. İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir. İbnü Sinâ'nın anlayışına göre cin istitar (gizlenme, örtünme)den, ins istinâstandır, gizli işler gizli hisler, yeniden başlanılan işler açık hislerdir. Vesvese veren, kalbe vesveseyi bunlardan verir. Üçüncü bir mânâ ile gerek cinden olan ve gerek insten olan insanların sadır (sîne)ları içinde vesvese verir, bu şekilde cinni de azıtır, insanı da azıtır. Dödüncü bir mânâ ile de, yani gizli, açık cin ve insanın şerrinden.

    Bu mânâların vechi: Buradaki in mânâsı ve ilişkisidir. Bunda tefsirciler üç, dört vecih zikretmişlerdir:

    Birincisi: "Min" beyâniyye olarak yü beyân olmasıdır ki, dolayısıyla "vesvâs"ın cinslerini beyan olur. Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En'âm Sûresi'nde geçtiği üzere "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar." (En'âm, 6/112) âyeti mânâsına uygun olarak vesvâs (vesveseci)ın insan ve cin şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah'a sığınmak lüzûmunu beyân olur, en açık mânâ da budur. Ebu Zer (r.a.)'den rivayet edilmiştir ki, bir adama: "Sen, insan şeytanından Allah'a sığındın mı?" demiştir.

    İkincisi: in ibtidâiyye olarak ye taallûk etmesidir ki, vesvese vereni değil, verdiği vesvesenin başlangıcını, ilgilenme yönünü göstermiş olur. Kâh cinlerden vesveselendirir, kâh insanlardan vesveselendirir, demek olur. Bu, yoruma göre cin, en genel mânâsıyla melekleri de kapsamına almış olabilir. Gerçi melek, şer değil ve vesvese vermezse de vesveseciler onlardan da bahsederek vesvese ve aldatmacada bulunabilirler.

    Üçüncüsü: deki "nâs"ı beyân olmasıdır ki, Ferrâ ve daha bir takım kimseler buna kâni olmuşlar ve demişlerdi: "Nâs, cinne de denir. Nitekim Cin Sûresi'nde "Cinlerden bir topluluk." (Cin, 72/1) ve "Cinlerden erkekler." (Cin, 72/6) denildiği gibi Kelbî'den nakledildiği

    üzere "Cinlerden insanlar" dahi denilir. Bu şekilde o vesveseci, cinden olan "nâs"a da, insten olan "nâs"a da vesvese verir demek olur.

    Keşşâf sahibi der ki: "Ben, bunu doğru bulmam. Çünkü cinne cin denmesi kapalılıklarından, gizliliklerinden dolayıdır. "Nâs" (insanlar)a nâs denilmesi de, beşer denilmesi gibi, ortada oluşlarından dolayıdır ki, ibsâr (görmek) mânâsına olan înâstan alınmıştır. "Nâs" deyiminin ikisine de söylendiği vâki, sahih ve sâbit olsa bile, Kur'ân'ın fesâhatine ve yapmacıktan uzak olmasına uygun olmaz. Bu mânâyı anlamak için ile "en-Nâsî" (unutan) kastedilmesi daha iyidir ki, "O çağırıcının çağırdığı gün." (Kamer, 54/6) gibi "İnsanların akın akın döndüğü yerden." (Bakara, 2/199) âyetinde kesrile okunduğu gibi olur. Sonra da bu nâsî, cin ve ins ile beyan edilir. Çünkü insanlar ve cinler, Allah Teâlâ'nın hakkını unutmakla vasıflanmış iki türdürler." Fakat bu da zahirin zıddı olmakla beraber, bu şekilde "sadr"ın çoğulu olan sudûrun tekil olan nâsîye izafeti de zevke pek uygun gelmez. Bu veche kâni olanların asıl maksadı burada ins ve insîyi mutlak insandan daha özel olarak ona karşıt olan cinni de mutlak insan cinsi ve mâhiyeti içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü ins, mutlak insan mânâsına geldiği gibi, insanın ilişki kurduğu dostu, yâri ve devamlı beraber olduğu ahbâbı mânâsına da gelir. Buna karşılık olan da tanımadığı yabancısı, bilmediği demek olur. Yine bu mânâya yakındır ki, insanın nefsi ve vücudu tarafına gelene insî, öte tarafına vahşi tabir olunur. Mesela elin iç yüzü ve ayağın üstü insî, elin dış tarafı ve ayağın tabanı vahşidir ve Anatomide bu mânâ meşhurdur. Aynı şekilde cin, gece karanlığı ve örtünme mânâsından olarak duygulardan gizli olan şeylere ve bütün ruhânîlere ve ruhanîlerden özellikle bir kısmına derecelerine göre söylendiği gibi (En'am Sûresi, 6/128. âyetinde geçmişti oraya bkz.), insanların toplandığı çok ve kalabalık toplumun en çok ve gür yerine de, iç kısmını örttüğü için denildiği lügatta malûmdur. Şu halde da "nâs", bilinen ve bilinmeyen bütün insanlar, daki "nâs" da daha özel mânâsıyle insînin çoğulu enâsî, hafifletilmiş (muhaffef)i nâs, yani alışılmış insanlar demek olur. Cinne de bunun karşılığı yabancı, gizli, tanınmadık, meçhul insanlar, demek gibi olarak ikisi bütün insanları beyan etmiş olur. Vesvâs (vesveseci) da, bütün insanlar cinsine vesvese veren, maddî manevî, uzak, yakın her ne ise o demek olur. Bu mânâ da haddi zatında önemlidir ve lâfzın ihtimalli durumlarından da olabilir. Ancak bunda cinnin mânâsını tahsis ile beraber, daha çok açıklamaya ihtiyaç

    duyulan "vesvâs"ı bırakıp da açık olan "nâs"ı beyâna geçmek vardır ki uygun değildir. Onun için bu üçüncü vecih, mânâ itibarıyla doğru olsa bile, âyet metinden anlaşılması itibarıyla pek zayıf ve pek dolambaçlı olduğu için ta'kıd (sözü anlaşılmaz hale sokmak)den uzak değildir. Bununla tefsir, Kur'ân'ın fesâhatına uygun olmaz. Yalnız cin ve insin hâs (özel) bir mânâsını da anlatmak için zikrolunmuştur.

    Dördüncü bir vecih de vesvâsı beyân veya harfi cerin tekrarı ve muzaf takdiriyle "Cinlerin ve insanların şerrinden" mânâsında bedel olmaktır ki, bunun da sonucu birinci vecih gibi olur. Bütün bu vecihler içinde en açığı birinci vecihtir. Bu suretle "cinn" duyguların gerisinde olan tabiat ötesi sahayı, (nâs) da tabiî sahayı beyan demektir. Vesvese mutlaka bunların birinden veya her ikisinden gelir.

    İşte bütün bunların şerrinden ve özellikle vesvesesinin şerrinden insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olan tek, ulu Allahu Zülcelâl'e sığınmak sonuç olarak emredilmiş ve bu vechile sığınanların Allah'ın yarıdmına mazhar olmak suretiyle korunarak güzel sonuca erecekleri vaad buyurulmuştur ki, bunun üzerine teşekkür olarak "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Fâtiha, 1/2) diye Fâtiha Sûresi'nden başlamak ne güzeldir!

    Bu yüce sûrenin harfleri tekrarsız olarak (med harfleri dâhil) sayıldığında yirmi iki harftir. Fâtiha Sûresi'nin harfleri de böyledir. Alûsî'nin nakline göre bunun, nüzûl senelerine remz olduğunu söyleyenler olmuştur. Çünkü Kur'ân'ın yirmi iki senede nazil olduğunu rivayet edenler de vardır. Lâkin meşhur olan yirmi üç senedir. Şu halde yirmi iki seneden fazla olmakla beraber tam yirmi üç seneye de dolmamış olduğunu söylemek hepsine uygun olur. Gerçi dile ait bir konumu, aklî veya tabiî delaleti olmayarak sırf tesadüf kabilinden görünen bu gibi rastlantılara hükümler gerektirecek kadar delil getirmeye müsait, ifadesi kastedilen bir mânâyı murat etmek nazarıyla bakmak doğru olmaz ise de, hakikatte Allah'ın ilmine göre tesadüf düşüncesi vârid olamayacağı ve her rastlantının dahi gerçekte bir hikmet ve mânâsı bulunması gerekeceği düşünülürse, bu gibi rastlantıların yerine göre sembolik bir mânâ ifadesinden hâli kalmayacağı da inkâr edilemez. Bu sebeple bunları da işaretlerin lâtifeleri ve terkiblerin dayanakları kabilinden olan zevke ait nüktelere katılmış remizler,

    işaretler halinde kaydetmek ve mütalâa etmek faydadan uzak olmaz. Kur'ân'da bu kabilden de birçok incelikler bulunduğu malûm, bununla birlikte müteşâbihât vâdisi demek olan bu gibi nüktelerden muhkemlerin tersine mânâlar çıkarmaya kalkışmak, hurûfîlik sapıklık ve dalâletiyle bâtınîlik karanlıklarına sürüklemek demek olacağı, bunun ise Kur'ân'ın zulmetten nûra götüren açık beyânına ters düştüğü de şüphesiz olmakla beraber, muhkemlere aykırı olmayarak sezilen, duyulan parıltılar, bakışlar, ince ince irfanları zevkleri okşayan remizler, işaretler, sözden çok hâle ait olan ve ehlinden başkasına örtüsünü açmayan güzellikler de ne kadar incelense o kadar faydalı, o kadar lâtif olur. Meselâ Kur'ân'ın başı besmelenin (bâ)sı ile başladığı, sonu da "nâs"ın "sîn"i ile son bulduğu düşünülünce, bunun "bes", yani yetişir, kâfi, işte o kadar demek gibi olduğu, bunun da "Biz kitap (Kur'ân)da hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rab'leri(nin huzuru)na toplanacaklardır." (En'âm, 6/38) muhkem mefhûmuna uygun olarak Kur'ân'ın başka bir kitaba, diğer bir delile ihtiyaç bırakmayacak derecede din esaslarının hepsini içeren, yeterli bir hidayet rehberi olduğuna bir remiz (sembol), yani "Kendilerine okunan kitab (Kur'ân)ı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır." (Ankebût, 29/51) muhkem mânâsına da işaret olması gibi anlayışlar, boş değil, hoştur. Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda söylenmiştir:

    "Evvel ü âhir-i Kur'ân niye bâ, sîn geldi?

    Yani rehber iki âlemde bize Kur'ân bes."

    Bunu, bizde bilinen "Allah bes, bâki heves" (Allah yeterlidir, geri kalan hevesdir.) sözünün mânâsıyla anlamak da Kur'ân'ın baştan sona bütün maksatlarını kapsayıcı olmak itibarıyla daha derli toplu olacağını hatırlatmak da şüphesiz ki faydalıdır. Bunda Tevbe Sûresi'nin sonundaki "Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. O'na dayandım. O, büyük Arş'ın sahibidir." (Tevbe, 9/129) ve Yâsin Sûresi'nin sonundaki "Yücedir o (Allah) ki, herşeyin hükümranlığı O'nun elindedir ve siz O'na döndürüleceksiniz." (Yâsin, 36/83) gibi âyetlere özellikle işaret bulunmakla beraber, Fâtiha'daki yardım isteme ile hâtime (bitiş)deki sığınma emirlerinin tevhid ve ihlâs gayesinde bir tatmini vardır ki, genelde istenilen güzel bitiş (hüsni hâtime)

    de budur. Bununla beraber bu işâretleri, harflerin sembolik mânâlarından çıkarmaya ihtiyaç da yoktur. Fâtiha ve Bakara Sûresi'nin başı ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs sûreleri), bu üç sûrenin mânâ ve mefhûnu düşünüldüğü zaman doğrudan doğruya mânâlar arasındaki tutarlılık ve ilgi, sûrelerin baş ve sonları arasındaki birlik ahengi, fikrî ve beyânî silsile de o nükteleri ilhâm etmeye yeterlidir. Bu ahenk ve uygunluk bize Kur'ân sûrelerinin tertibinin de vahyile olduğu hakkındaki mezhebimizin kuvvet ve isabetini gösterir. Onun için sırf remizlerinden fikre doğan mânâlar Allah'ın muradı olduğuna hükmetmek doğru olmayacağı hakkında bilginlerin hatırlatmasını unutmaması ve kastedileni karanlık yollarda aramayıp doğru yola sarılmak maksatların başlıcası olduğunu dâima göz önünde tutmak lâzımdır.

    Kıyamet günü selâmete ermek için doğru yola hidayet, istenilen ilk maksad olduğu gibi, o yolda insanlık mertebelerinin en yüksek kemâli olan bekâbillâh (Allah'da bâki olma) saadetine kavuşmak için de gizli açık her türlü vesveseden, şüphe ve zandan sakınarak tam bir bilgi ile Allah Teâlâ'nın Rablığına, hükümranlığına, ilâhlığına sığınmak son gaye olduğunun hâtime (sonuç) olarak beyân buyurulmuş olması şüpheden uzak olarak gösteriyor ki, insanlığın saadetinin gayesi kesin bilgi ile ittika (Allah'tan gereğince korkma)dadır, hüsn-i hâtime (ömrün iyi bir şekilde bitişi) onunladır, "Sonuç, (Allah'tan korkup günahtan) korunanlarındır." (Â'raf, 7/128). İşte kendisinde şüphe bulunmayan bu en mükemmel kitap böyle "Müttakîler için yol gösterici." (Bakara, 2/2) olarak indirilmiştir. Gereğince amel edenler de hep o güzel âkıbete ermiştir. Gereğince amel etmek de Allah'ın lütfu ve başarılı kılmasıyladır. Bize düşen "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz." (Fâtiha, 1/5) anlaşmasıyla O'nu istemek, kesin bilgi ve ihlâs ile O'na sığınmaktır.

    Bu aciz kul da hamd ve tesbih ile O'nun terbiyesinin lütfuna, mülkünün feyzine, ilâhî yardımına, rahmet ve gufrânına sığınarak hem kendim, hem milletim, din kardeşlerim hakkında vesveselerden uzak, selîm kalp ve doğru vicdan ile o güzel sonuca muvaffak kılmasını diler ve on iki seneden beri gece ve günüz Hakk'ın aşkı ile gözlerinden nokta nokta akan gözyaşı dökerek altmış senelik hayatımın sayfalarına Allah'ın kelâmının meâl ve tefsirini yazmaya çalışan güçsüz kalemim bu noktada "Allah bes, bâki heves" (Allah kâfidir, geri kalan hevestir.) diyerek sonuca imza koymak isterken, Hakk'ın cömertlik sırrını bilmiş olmaktan bir ân uzak kalmak istemeyen zayıf kalbim de bu yalvarıp yakarma ile söze son verir:

    Geldim likâna ermek için iş bu menzile

    Haşret erenlerinle beni eyleyip kerem

    Bir ân imiş meâli kitab-ı vücudumun

    Ömrüm şu tercemânım olan satr-ı mürtesem

    Levh-ı rızaya yazdır ilâhi bu satırımı

    Her dem nevâyı hamdini kaydeylesin kalem.

    "Sana kavuşmak için bu menzile geldim.

    Kerem eyleyip, beni eren kullarınla haşret.

    Vücudumun kitabının meâli bir ân imiş.

    Ömrüm, şu tercemânım olan resmedilmiş satır.

    İlâhî, bu satırımı rıza levhasına yazdır.

    Her ân kalem, hamdinin sesini kaydetsin."

    "Ey Rabbim! Bana bir hüküm ihsan et ve beni sâlihler zümresine kat. Ve sonrakilerde bana bir sadakat dili (zikr-i cemil) tahsis eyle. Ve beni naîm cennetinin vârislerinden kıl. Ey Rabbimiz! Bizlere eşlerimizden ve zürriyetlerimizden gözler süruru ihsan buyur ve bizleri muttakilere önder kıl. Ey Rabbimiz! Bizleri ve bizden önce iman ile geçen kardeşlerimizi affeyle ve iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin tutturma. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki sen şefkatlisin, merhametlisin. Ey Rabbimiz! Hamd, evvel ve âhir sanadır. Sen Sübhan'sın ey Rab! Senin şanın ne büyüktür! Bürhânın ne yücedir. Fâtiha senden, sonuç sanadır. Ey Allah'ım! Muhammed (s.a.v.)'e ve onun yakınlarına salat ve selâm et. Nasıl İbrahim'e ve onun onun yakınlarına salat ve selâm eyledinse. Sen övülmüşsün, pek yücesin. Ey Allah'ım! Muhammed (s.a.v.)'i ve onun yakınlarını

    kutlu eyle, İbrahim ve onun yakınlarını kutlu eylediğin gibi. Sen övülmüşsün, pek yücesin! Bizi, kendilerine nimet verdiklerinle, gazab edilmemiş ve sapmamışlarla haşret! Âmin".

    "El-hamdü lillah Hamdi tamam bu,

    Tarihidir: "Nur-i tefsîr-i Kur'ân"

    1357

    12 Cemâziye'l-Âhire 1357
  • La İlahe İllallah
    La İlahe İllallah kelimesi dinin aslıdır. Allah-u Teâlâ kâfirle mümini birbirinden bu kelimeyle ayırt etmiştir. Bütün rasuller, kavimlerini bu kelimeye davet etmiş; tüm kitaplar bu kelimeyi açıklamak için inmiş; cinler ve insanlar yine bu kelime için yaratılmıştır.

    İnsanlığın atası Âdem (Aleyhisselam) neslinden gelen insanları bu kelimeye davet etti ve onun üzerinde yürüdü. Sonra Nuh (Aleyhisselam)’ın kavminde tarihte ilk kez şirk meydana geldi. Allah-u Teâlâ da Nuh (Aleyhisselam)’ı kavmine La ilahe illallahı tebliğ etmesi için gönderdi ve onlara:

    “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka ilah yoktur” demesini emretti.

    Araf 58, 59, 65, 73, Hud 50, 61, 84, Müminun 23, 32

    Nuh (Aleyhisselam)’dan sonra Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb ve diğer resuller ümmetlerini aynı minval üzere Allah’ı birlemeye, O’na karşı samimi olmaya ve O’nun gayrına ibadeti terk etmeye davet ettiler.

    Allah (Azze ve Celle), Nebimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i de bu kelimeyle gönderdi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kavmine şöyle buyurdu:

    “Ey kavmim! La ilahe illallah deyin kurtuluşa erin”

    İbni Hibban 6257

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanlara, ibadeti sadece Allah’a halis kılıp ibadetlerle Allah’ı birlemelerini, babalarının ve geçmişlerinin yaptığı heykellere, ağaçlara ve taşlara tapınma gibi Allah’a şirk olan fiilleri terk etmelerini söyledi. Müşrikler bunu reddederek:

    “İlahları bir tek ilah mı yaptı? Bu cidden tuhaf bir şeydir.” Sa’d 5 dediler.

    Çünkü onlar heykel vb. şeylere kurban kesmeye; onlara adak adayıp ibadet etmeye alıştıkları için bu kelimeyi reddediyor, kabul etmiyorlardı. Zira bu kelime Allah’tan başka ilahların ilahlığını reddediyordu. Allah-u Teâlâ bu durumu Saffat Suresinde şöyle açıklamaktadır:

    “Onlara: Allah’tan başka ilah yoktur! dendiği zaman büyüklük taslarlar. Delirmiş bir şair için biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz? derler.”

    Saffat 35, 36

    Cehalet ve inatları sebebiyle Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i delirmiş şair vb. isimlerle isimlendiriyorlardı. Bununla beraber, Onun insanların en doğrusu, en emini, en akıllısı olduğunu; şair ve deli olmadığını da biliyorlardı. Fakat cehalet, inatçılık vb. şeyler onları Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e iman etmelerine mani oldu. Dolayısıyla bu kelimeyi kendi nefsinde gerçekleştirmeyen manasını bilmeyen ve gereğince amel etmeyen kimse gerçek Müslüman olamaz! Müslüman; Allah’ı birleyen, O’ndan gayrı varlıkların ilahlığını terk eden ve kulluğu sadece Allah’a has kılan kimsedir.

    Müslüman, Rabb’i olan Allah’a namaz kılar, O’nun için oruç tutar, sadece O’na dua eder, O’ndan yardım ister, O’na adakta bulunur, O’nun için kurban keser vb. ibadet nevilerini sadece O’na sarf eder.

    İbadete müstahak olan varlığın sadece Allah olduğunu, O’ndan gayrının ibadete müstahak olmadığını bilir. Onların nebi, melek, veli, heykel, ağaç, cin ve onun dışında bir şey olması bu durumu değiştirmez. Bunların hiç biri ibadete layık değildir. Aksine ibadet olunmak sadece ve sadece Allah’ın hakkıdır. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Rabb’in yalnız kendisine tapmanızı emretti...” İsra 23 La ilahe illallahın manası da budur.

    Allah’tan başka gerçek bir mabut yoktur. La ilahe illallah kelimesi hem nefiy hem isbattır. Allah’tan gayrı varlıklardan uluhiyet sıfatını nefyettiği için nefiy; o sıfatı hakkıyla Allah’ı isbat ettiği için de isbattır. Allah bu hususu şöyle açıklamıştır:

    “Allah haktır. O’ndan başka yalvarıp dua ettikleri ise batıldır.” Hac 62 İnsanların, ibadeti, O’nun gayrı varlıklara sarf etmeleri batıldır. Bu eşyayı mahallinin dışında bir şeyde kullanmaktır. Allah-u Teâlâ şöyle emretmektedir:

    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki (Allah’ın azabından) korunasınız.” Bakara 21

    Allah-u Teâlâ: “Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım isteriz” Fatiha 5 buyurarak müminlere, sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz demelerini emretmiştir. Bununla kast edilen mana, sadece ve sadece sana ibadet eder, sadece ve sadece senden yardım isteriz demektir. Allah-u Teâlâ başka bir ayetlerde ise şöyle buyurmaktadır:

    “Allah’a ibadet edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın!”

    Nisa 36

    “Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılıp, O’nu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.”

    Beyyine 5

    “Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah’a halis kılarak Ona ibadet edin.”

    Gafir 14

    “Biz bu Kitabı sana hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnız kendisine halis kılarak Allah’a kulluk et, iyi bil ki, halis din yalnız Allah içindir.”

    Zümer 23

    Bu ve benzeri birçok ayetler, sadece Allah’ın ibadete layık olduğuna; mahlûkattan hiç birinin ibadete layık olmadığına delalet etmektedir. Bu da yine ibadeti hakkıyla Allah’a has kılmanın, Allah’tan başkasından ise ibadeti yasaklamanın başka bir tefsiridir. Ancak Allah’ın gayrına da ibadet edildiği bilinmektedir. Allah’ı bırakarak heykellere ibadet edenler olmuştur; nebilere ibadet edenler olmuştur; salih kullara ibadet edenler olmuştur. Ve bu varlıklar

    İbadet olunmuştur. Buların hepsi tahakkuk etmiştir. Ancak bu tür ibadet batıldır, hak değildir; gerçek mabut sadece Allah-u Teâlâdır.

    Açıklamaya çalıştığımız La ilahe illallah kelimesi Allah’ın gayrı varlıklara dua edilmesini yasaklıyor; ibadetin hakkıyla ve sadece Allah’a yapılmasını ermediyor. Allah İbrahim’in babasına ve kavmine hitabını bize şöyle anlatıyor:

    “Bir zamanlar İbrahim, babasına ve kavmine demişti ki: ‘Ben sizin taptıklarınızdan beriyim, Ben yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir.’ Allah bu tevhid sözünü ardında kalıcı bir söz yaptı ki, insanlar Allah’a dönsünler.”

    Zuhruf 28

    “İbrahim ve onunla beraber olanlar da sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan beriyiz. Sizi ve taptıklarınızı reddediyoruz. Siz, bir tek Allah’a iman edinceye kadar sizin ve bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret başlamıştır.”

    Mümtehine 4

    Bu ifadeler bütün rasullerin sözüdür. Çünkü Allah: “İbrahim ve onunla beraber olanlar da sizin için güzel bir misal vardır...” buyruğuyla bütün rasulleri kast etmektedir. İbrahim ve onlarla beraber olanların daveti, Allah’tan gayrına ve kendilerine ibadet edilmesine razı olan kimseleri Allah’ın dışındaki sahte mabutlardan uzaklaştırmaktadır. Mümin onlardan teberri eder onlara ibadeti reddeder ve yalnız Allah’a iman eder. Bundan dolayı Allah Teâlâ, İbrahim’in babası ve kavmine karşı tavrını anlatırken mezkûr ayette şöyle buyurmaktadır:

    “Bir zamanlar İbrahim, babası ve kavmine demişti ki: Ben sizin taptıklarınızdan beriyim...”

    Zuhruf 28

    Allah, onu ve ondan başkalarını yaratan varlık olduğuna göre İbrahim, Allah’a ibadet etmekten beri olmamış fakat Allah’tan başkasına ibadet etmekten beri olmuştur.

    Kulları yaratan ve güzel nimetlerle onları rızıklandıran varlık, elbette ibadete layıktır. Bu da yine bu kelimenin gerektirdiği hakikatlerden biridir.

    Allah’tan başkasına ibadet etmekten beri olmak, onu reddetmek, onun batıl olduğuna inanmak, ibadetin sadece Allah’ın hakkı olduğuna iman etmektir. Bu manayı Allah’ın şu ayetinde buluruz:

    “Kim tagutu inkâr edip Allah’a iman ederse, muhakkak ki o, kopmayan, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.”

    Bakara 256

    Ayetteki “Kim tagutu inkâr edip Allah’a iman ederse” nin manası; kim taguta ibadeti inkâr eder, ondan beri olursa demektir.

    Tagut: Allah terk edilerek ibadet olunan her şeye verilen isimdir. Allah’ın gayrı ibadet ve tazim olunan ağaç, taş, heykel ve yıldız birer taguttur. Firavun, Nemrut vb. ibadet olunup, kendisine ibadet edilmesinden razı olan kimselerin durumu da aynıdır. Onlara da tagut denir. Şeytanlar da birer taguttur. Onlara da tagut denmesi, insanları şirke çağırdıklarındandır.

    Fakat nebiler, salihler ve melekler kendilerine ibadet edilmesine razı olmadıkları için tagut durumunda değillerdir. Aksine insanları kendisine ibadet etmeye çağıran şeytandır, tagut da o dur. Nebiler, salihler ve melekler bu çirkin fiillerden beridirler, tagut da değildirler. Onlar, Allah’tan gayri varlıklara ibadeti yasaklamış ve sakındırmışlardır.

    İbadetin sadece Allah-u Teâlânın hakkı olduğunu beyan etmişlerdir. Mezkûr ayette Allah-u Teâlâ: “Kim tagutu inkâr edip...” derken Kim Allah’ın gayrına ibadet etmeyi reddeder, ondan beri olur ve onun batıl olduğunu beyan eder “...Allah’a iman ederse...” Allah’a gerçek mabut olarak iman eder, ibadete yegâne layık, âlemlerin Rabb’i, onun yaratıcısı, ibadete layık varlık odur derse: “Şüphesiz ki o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır...” demektir.

    Allah’tan başkasına ibadeti terk, onu inkâr edip batıllığına itikat edinceye kadar, müslümanın imanı tam ve sahih olmaz. Bu ifade, aynı zamanda aşağıda gelecek ayetlerin de manasıdır: “...Allah haktır. Ondan başka yalvarıp dua ettikleri ise batıldır.”

    Hac 62

    “Allah haktır. Ondan başka yalvarıp dua ettikleri batıldır.”

    Lokman 30

    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki (Allah’ın azabından) korunasınız.”

    Bakara 21

    “Allah’a ibadet edin ona hiçbir şeyi ortak koşmayın...”

    Nisa 36

    “Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılıp Onu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti.” Beyyine 5 bu gibi ayetler Kur’anda çoktur.

    İbni Abbas (Radiyallahu Anh) şöyle demiştir:

    “İnsanlar, Âdem (Aleyhisselam)’ın zamanında ve ondan sonraki on asırlık sürede tevhid üzere idiler. Sonra Nuh’un kavminde şirk meydana geldi. Onlar Allah ile Vedd, Suva, Yegus, Yeûk ve Nesr gibi ölmüş salih insanlara da ibadet ediyorlardı.”

    Taberi Tefsiri 29/62

    Allah, onlara Nuh’u gönderdi. Nuh (Aleyhisselam) kavmini Allah’ı birlemeye davet etti ve onları Allah’ın cezalandırmasından sakındırdı. Çok azı müstesna onlar, sapkınlıklarında devam ettiler. Onların çoğu hakkı kabule yanaşmayıp büyüklendiler.

    Bunun neticesinde Allah’ın onları, tufanda helak ettiği bilinmektedir. Gemide Nuh ile beraber olan kimselerden gayrı kurtulan olmadı. Allah-u Teâlâ buna şu ayetiyle işaret etmiştir: “Onu ve gemi halkını kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret yaptık.” Ankebut 15 Bu onlara dünyadaki ceza idi. Onlara bir de ahiret azabı var ki o da cehennem ateşidir.

    Nuh’tan sonra Âd kavmine Hud’u gönderdi. Onlar da Allah’ı inkâr, yeryüzünde fesat çıkarma ve sapıklıkta kendilerinden önceki Nuh kavminin yollarına tabi oldular. Allah da onların üzerine akim rüzgârını göndererek onların hepsini helak etti. Onlardan Hud (Aleyhisselam)’a iman eden birkaç kimseden gayri kurtulan olmadı.

    Bunlardan sonra Salih (Aleyhisselam)’ın kavmi Semud’un halkının devri geldi. Onlar da kendilerinden önceki Nuh ve Hud’un ümmetlerinin yollarına süluk ettiler.

    Rasullerine isyan ederek hakkı kabullenmeyip büyüklendiler. Allah da onları korkunç bir çığlık ve sarsıntı cezasıyla yakaladı ve hepsini helak etti. Onlardan Salih (Aleyhisselam)’a iman edenlerden gayrı kimse kurtulamadı.

    Semud kavminden sonra diğer ümmetlerin devri; İbrahim’in ümmeti, Lut ve Şuayb’ın ümmeti, Yakub, İshak ve Yusuf’un ümmetinin devri geldi. Bunlardan sonra Musa, Harun, Davud, Süleyman ve diğer nebilerin devri geldi.

    Onların hepsi emrolundukları gibi kavimlerini Allah’ı birlemeye davet ettiler. Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur:

    “And olsun biz, her ümmet içinde; Allah’a kulluk edin, taguta tapmaktan kaçının diyen bir rasul gönderdik...”

    Nahl 36

    “Biz, senden önce gönderdiğimiz her rasule: ‘Benden başka ilah yoktur, sadece bana kulluk edin’ diye vahyettik.”

    Enbiya 25

    Rasullerin hepsi dini tebliğ edip onu açıklama görevlerini yerine getirmişlerdir. Onlar ümmetlerine vahyi tebliğ ile emaneti eda ederek kavimlerine nasihat etmiş, La ilahe illallah kelimesinin manasını açıklamışlardır. İbadeti ihlâsla Allah’a yapmanın gereğini, ibadete layık olanın sadece O olduğunu beyan etmişlerdir. Kutsanan tapınan heykeller, taşlar, ağaçlar, yıldızlar, cinler, insanlar vb. yaratılmışlar ibadet edilmeye layık olmayan varlıklardır. İbadetin sadece Allah’a sarf edilmesi gerekir.

    Firavun, tuğyan ve inatla Musa (Aleyhisselam)’ı öldürmek için peşine takılınca Allah, onu denize doğru götürdü. Onu ve beraberindekileri bir anda boğdu. Bu onların dünyadaki azabı idi. Bundan sonra bir de ahiret azabı var ki Allah-u Teâlâ’dan yardım isteriz.

    Nebimiz de insanları Allah’a davet etti. Onlardan iman edenleri cennetle müjdelerken küfürde kalanları ateşle korkuttu. Mekke’de iman eden iman etti. Onlar adet bakımından azdır. Kendisine ve ashabına yapılan eza sebebiyle Allah, Medine’ye hicret etmesini emretti. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve ona iman edenlerden güç yetirenler Medine’ye hicret ettiler.

    Böylece Medine hicret yurdu ve müslümanların ilk başkenti oldu. Kureyş’in Mekke’de Rasulullah’a ve iman eden müslümanlara korkunç işkencelerinden sonra Medine’de Allah’ın dini yayılmaya ve cihad pazarı kurulmaya başladı. Bunların hepsi La ilahe illallahın tahakkuku için oluyordu.

    Arap kavmi de küfür, tekzib ve inatçılık da kendilerinden öncekilerin yoluna tabi oldu. Nebimiz Mekke’de on üç yıl boyunca onları Allah’ı birlemeye ve şirki terk etmeye davet etti durdu. Kendisine çok az kimse iman etti. Medine’de hicretten sonra da müşrikler, sapkınlıklarında devam ettiler. Bedirde, Uhud’da, Hendekte inatla Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile savaştılar.

    Kâfir Araplar müşriklere yardım etti. Allah da Nebisine ve müminlere yardım etti. Bedir günü Allah düşmanlarını hezimete, dostlarını ise zafere erdirdi. Sonra Uhud’ta Allah’ın kullarına takdir ettiği imtihan tahakkuk etti. Kitabında sebeplerini beyan ettiği müslümanların öldürülmesi ve yaralanması gibi şeyler meydana geldi.

    Daha sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ehli küfür arasında Ahzab savaşı meydana geldi. Allah-u Teâlâ ordusunu aziz etti, kulu Muhammed’i muzaffer etti ve kâfirlere de azabını indirdi. Kâfirler hüsrana uğrayarak bir şey elde edemeden beldelerine döndüler. Allah düşmanları aleyhine müslümanlara zafer verdi.

    Bu hadiseden sonra hicretin 6. Senesinde Hudeybiye musalahası meydana geldi. Hudeybiye’de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile ehli Mekke arasında on senelik bir sulh yapıldı. Bununla kastedilen insanların eminliği, her iki tarafın birbirleriyle buluşmaları, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in davetini iyice düşünüp tefekkür etmeleri vb. şeylerdi.

    Bu anlaşmadan sonra Kureyş anlaşmayı bozdu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hicretin 8. Senesi Ramazanda onlarla savaştı. Allah-u Teâlâ Rasulüne Mekke’nin fethini nasip etti. Bu hadiseden sonra insanlar grup grup Allah’ın dinine girdiler. Bu yüce din, müntesiplerine Allah için sabır ve ihlâslı olmalarını, emretmektedir.

    Bu din müntesiplerinden Allah’a ve Resullerine iman etmelerini, dini hükümlere saygılı olmalarını, Allah’ın yasakladığı şeyleri terk etmelerini istemektedir. İşte bu din Allah’ın dinidir. Allah, Resullerini bu dinle gönderdi, kitaplarını da bu din için indirdi. Bu din nebimizin tebliğiyle memur olduğu dindir.

    Bu din, Allah’ı birlemek, ona karşı ihlâslı olmak; Rasulü Muhammed’e iman onun şeriatına söz ve fiille bağlanmaktır. Onun aslı ve esası, Allah’ın rasullere tebliğsini emrettiği La ilahe illallaha şahadet etmektedir. Nuh’tan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e kadar bu kelimenin olmadığı bir şeriat yoktur. La ilahe illallah sözle, fiille ve itikatla olmadan İslam olmaz.

    Müslüman, diliyle La ilahe illallah der; kalbi ve amelleri ile onu tasdik eder. Allah’ı birler, ibadetleri ona has kılar, Onun gayrına ibadet etmekten imtina eder. Bununla beraber Rasulullah’ın risaletine şahadet getirir. Artı Allah’ın birliğine iman, Ona ibadet ederken ihlâslı, gönderilen resulleri de tasdik eder. Çünkü Nuh (Aleyhisselam)’ın rasullüğünün tasdiki La ilahe illallaha şahadet ve Allah’a imanın gereğidir. Bunun dışında bir İslam yoktur.

    Hud’un zamanında da durum aynı idi. Samimiyetle Allah’ı birlemeden, La ilahe illallahın manasına iman etmeden ve Hud (Aleyhisselam)’ı tasdik etmeden dine girmek yoktu. Salih (Aleyhisselam)’ın zamanında da durum böyle idi. Allah’ı birlemeden, Ona karşı samimi olmadan, Salih’e o, Allah’ın gerçek rasulü diye iman etmeden din yoktu. Bunlardan sonra her rasulün durumu aynıdır. İslam dininde de Allah’ı birlemek, rasule iman ve onu tasdik etmeden müslümanlık yoktur.

    Meryem oğlu İsa (Aleyhisselam) İsrail oğullarına gönderilen nebilerin sonuncusu idi. İsa’ya iman etmeden ve getirdiği şeriata ittiba etmeden hristiyanlık olmuyordu. Dolayısıyla yahudiler İsa’yı inkâr ve tekzip edince kâfir oldular. Sonra Allah Teâlâ, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i nübüvvet ve risaleti mühürleyici olarak gönderdi. İslam dinine girişi, ona iman ve getirdiklerini tasdike bağladı.

    La İlahe İllallahın Manası
    La ilahe illallah kelimesine iman; onun manasına itikat ve Allah’ı birlemekle olur. La ilahe illallahın manası; Allah’ı ibadetlerle birlemek, bütün ibadetleri ona has kılmak, Onun gayrına ibadetlerden hiç bir şeyi sarf etmemek, Rasulullah’tan sonra nebi gelmeyeceğine iman etmektir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine La ilahe illallahı böyle öğretti.

    Kur’an da La ilahe illallaha aynen böyle işaret etmektedir. “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyliği)dir ki, Allah’a ahiret gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman etti.”

    Bakara 177

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

    “İman; Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine, ahiret gününe iman etmen ve bir de kadere onun hayrına ve şerrine iman etmendir.”

    Müslim 8/1

    İslam Dinin Manası
    İslam dini; “La ilahe illallah Muhammeder Rasulullah” sözcüğünün yanı sıra rasullere, meleklere, kitaplara, kadere onun hayrına ve şerrine ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme ve bunların gerçek olduğuna iman etmek demektir. Ama bunun aslı ve esası, Allah’a iman ve sadece Onun ibadete layık olduğunu ikrar etmektir.

    İşte bu hem asıldır hem de esastır. Geri kalan meselelerse bu asla tabidir. İslam’a girmek, cenneti kazanmak ve ateşten kurtarmak isteyen kimse, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e ittiba etmelidir. Bu da o kimsede “La ilahe illallah Muhammeder Rasulullah” kelimesinin manasını ve gereklerini yerine getirmekle mümkündür.

    La İlahe İllallahı Gerçekleştirmenin Şartları Vardır
    Birinci Şartı: Allah’ı ibadetlerle birlemek ve ibadetleri Ona has kılmak; başkalarına ibadet etmemek; Allah’ın cennet, cehennem, kitaplar, rasuller, ahiret günü, kader vb. şeylerle ilgili Rasulüne bildirdiği haberlerine iman etmektir.

    İkinci Şartı: Muhammeder Rasulullah’ın gerçekleşmesiyledir. Yani bütün rasullere imanla beraber Rasulullah’ın Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna, Allah’ın onu bütün insan ve cinlere Allah’a iman etmeye çağırması için gönderdiğine, onun getirdiği dine tabi olmanın gerekliliğine iman etmektir.

    Bundan sonra Allah’ın kulları için vazettiği, Rasulünün eli ve diliyle uygulanan şeriata Namaz, zekât, oruç, hac, cihad vb. şeyler sarılmak gelir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e hangi amelin kulu cennete sokup ateşten kurtardığı sorulduğunda:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

    “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın rasulü olduğuna şahitlik etmektir.”

    Buhari, Müslim

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu hadisini tefsir ederken:

    “Allah’a ibadet et ve O’na hiçbir şeyi ortak koşma” buyurmuştur.

    Müslim 13/14

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) İslam’ı tarif ederken:

    “İslam; Allah’a ibadet etmen ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamandır” buyurmuştur.

    Müslim 9/5

    Ömer (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadiste ise:

    “İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadet etmendir...” buyurmuştur.

    Hadislerin biri diğerini tefsir etmektedir. Çünkü Allah’tan başka ilah olmadığına şahadetin manası, Allah’ı ibadetlerle birlemek ve şirki terk etmektir.

    Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahadetin manası; Allah’ın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dili üzere şeriat yaptığı hükümlere iltizam göstermektir. Allah’a ibadet de budur. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bir adam gelerek:

    −Ya Rasulullah! Bana cennete girip ateşten kurtulacağım bir amel göster dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Allah’a ibadet et ve O’na hiçbir şeyi ortak koşma...” buyurdu.

    Dolayısıyla Allah’a ibadet etmek ve ona şirk koşmamak; La ilahe illallahın manasıdır.

    Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahın için Allah’tan bağışlama dile...” Muhammed 19 ayette kast edilen mana, bil ki ibadete yegâne layık Odur. Onun gayrine ibadet uygun değildir demektir.

    Müşriklerin La ilahe illallahı reddetmeleri, onun manasını bize açıklamaktadır. Onların o kelimeyi reddetmeleri, ilahlarını iptal ettiği ve kendilerinin de delalette olduğunu açıkladığı içindir. Onların: “İlahları bir tek ilah mı yaptı? Bu cidden tuhaf bir şeydir.” Sa’d 5 demeleri de bundandı. Allah-u Teâlâ onların halini şöyle haber vermektedir:

    “Onlara: Allah’tan başka ilah yoktur dendiği zaman, büyüklük taslarlardı. Delirmiş bir şair için biz ilahlarımızı mı terk edeceğiz? derlerdi.”

    Saffat 35, 36

    O kutlu kelimenin, ilahlarını iptal ettiğini, onların sahte ve ibadet edilmeye layık olmayan batıl birer ilah olduğunu, gerçek ilahın ise sadece Allah-u Teâlâ olduğunun manasına geldiğini iyi biliyorlardı. Onların zarardan korunma ve yardım görme amacıyla ağaçlara, taşlara, ölülere vb. şeylere tapınmaları batıldır.

    Çünkü mahlûkatın tamamı Allah’ın mülkü ve tasarrufu altındadır. Dolayısıyla onların ne bir zarar ne de bir fayda verme gücü yoktur. Aksine onların hepsi Allah’ın kuludur. Onlardan hiçbiri ibadet edilmeye layık değildir. Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “İlahınız tek bir ilahtır, ondan başka ilahınız yoktur, O Rahmandır, Rahimdir.”

    Bakara 163

    “İlahınız kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. Onun ilmi her şeyi kuşatmıştır.” Ta-Ha 98 Her mükellefin bu meseleyi iyi anlaması gerekir. Dinin aslı ve esası sadece Allah’a ibadet etmektir. Çünkü Allah-u Teâlâ cinleri ve insanları bunun için yaratmıştır. İnsanların birçoğu ne yaparsa yapsın, La ilahe illallah demenin kişinin müslüman olması için yeterli olacağı zannediyor. Bu büyük bir cehalet ve gaflettir. La ilahe illallah, sadece dille söylenen bir kelime değildir.

    Aksine bu kelimenin dille söylendiği gibi, onun gereği amellerin de tatbik edilerek, gerçekleştirilmesi şarttır. Kul şirk işleyerek yahut Allah’a ibadet etmeyerek, Allah ile kavgalı olduğu halde La ilahe illallah derse, o kimse bu kelimenin gereğini yerine getirmemiş olur. Bu mübarek kelimeyi münafıklar da hatta onların reisi Abdullah b. Selul da söylüyordu. Bununla beraber onlar ateşin en alt tabakasındadır. Allah şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz ki münafıklar, ateşin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” Nisa 145 bunun sebebi onların kalpleriyle küfrettikleri halde dilleriyle o kelimeyi söylüyor onun gereğine itikat etmiyorlardı. Dolayısıyla salt dilleriyle o kelimeyi söylemeleri onlara fayda vermedi. Yahudi, hristiyan ve putperestler de La ilahe illallah dedikleri halde münafıkların yolu üzeredirler.

    Manasına inanıp ibadeti Allah’a has kılarak Onun şeriatına bağlanana kadar bu kelime onlara fayda vermeyecektir. Museylemetu’l-Kezzab, Esvedu’l-Ansi, Muhtar bin Ebi Ubeyd Es-Sakafi gibi yani Yemame ehlinden Museylemeye, Yemen ehlinden Esvedi’l-Ansi’ye ve Irak ehlinden Muhtar’a tabi olanlar gibi nebilik iddiasında bulunan kimselere tabi olanlar da “La ilahe illallah Muhammade’r-Rasulullah” diyorlardı. Onlar Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sonra nebilik iddia edenleri tasdik ettikleri için küfre girip, mürtet oldular. Zira onlar bu tutumlarıyla Allah’ın şu ayetini yalanlamış oldular:

    “Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değildir, fakat Allah’ın rasulü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”

    Ahzab 40

    Bu yalancı nebileri, nebilik iddiasında tastik ettikleri için küfre girmiş ve kendilerine savaş açılmaya müstahak olmuşlardır.

    Batılın davetçilerine akıllı kimselerin aldanması yaraşmaz. Onlar Allah’tan gayrına dua eden, Allah’a gayrıyla dua eden, Allah’a gayrıyla şirk koşan, Allah’ı bırakarak yaratılmış mahlûklara kulluk eden davetçilerdir. Bu amellerle birlikte hala küfre düşmediklerini zannetmekteler. Çünkü onlar La İlahe İllallah demekteler. Evet dilleriyle onu diyorlar fakat amelleri ve küfri sözleriyle onu bozuyorlar. Dilleriyle La İlahe İllallah diyorlar, Allah’a şirk koşmalarıyla o sözü ifsat ediyorlar.

    Allah’tan gayrına ibadetleri sebebiyle La İlahe İllallah demeleri onların ne kanlarını ne de mallarını korumamıştır.

    Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

    “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Onun Rasulü olduğuna şehadet, namazı ikame, zekâtı eda edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bunları yapınca kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı mukabili olmak, müstesnadır. İnsanların gizli işlerinden dolayı olan hesapları da Allah’a aittir.”

    Buhari 178, Müslim 22/36

    Bu hususların gerekliliğini Rasulü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) işte böyle açıklamıştır. Tarık bin Eşyem’in babası tarikiyle rivayet ettiği hadiste ise, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Herkim Allah’tan başka hak ilah yok der ve Allah’tan gayrı ibadet olunan şeyleri tanımazsa onu malı ve kanı haram (dokunulmaz)dır. Hesabı Allah’a aittir” buyurmuştur.

    Müslim 23/37

    Diğer bir rivayette ise Rasulü Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Herkim Allah’ı birler ve Allah’tan gayrı ibadet olunan şeyleri tanımazsa onun malı ve kanı haramdır. Hesabı da Allah’a aittir” buyurmuştur.

    Müslim 23/38

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu ve benzeri hadislerle, Allah’ı birlemek Ona ihlâslı olmak; Allah’tan gayrına ibadeti reddetmek; Ondan gayrını inkâr ve ondan beri olmanın şart olduğunu; ifade ederken şehadet getirmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve İslam’ın diğer vecibelerini yerine getirmeyi açıklamıştır. Gerçek İslam işte budur.

    Bunun zıddı ise Allah’a isyandır. Bu esasa gereği gibi sarılıp onun üzerinde yürümek gerekmektedir. Nerede olursan ol Allah’ın farz kıldığı hakları eda edip haram kıldığı şeyleri de terk ederek Allah’ı birlemen ve ibadeti Ona has kılman gerekir. Bu şekilde hareket ettiğin zaman müslüman olur, Allah’ın dünya ve ahiret sevabına mazhar olup Onun ikramını elde edersin. Bu sebeplerden dolayı Allah-u Teâlâ:

    “Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Zariyat 56 buyurmuş ve onları yaratmadaki hikmeti beyan etmiştir. Onlar, abes ve başıboş yaratılmamışlardır. Aksine büyük bir iş için halk edilmişlerdir. Allah’a kulluk etmek ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak, dua, korku, ümit, namaz, oruç, kurban kesme, nezir yapma vb. ibadetleri sadece Ona has kılmak için yaratılmışlardır. Aynı zamanda bütün Resuller de bu gibi ibadetlerle gönderilmişlerdir. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Yemin olsun biz, her millet içinde Allah’a kulluk edin taguta tapmaktan kaçının diye bir elçi gönderdik...”

    Nahl 36

    İslam’ı bozan her hangi bir fiili işleyen kimse, La İlahe İllallah kelimesinin manasını iptal etmiş olur. Çünkü bu kelime sahibine Allah’ı ibadetlerle birlemeyi ve bunda samimi olmayı gerektiriyor. La İlahe İllallah ın anlamını bozucu bir şeyi yapmazsa bu kelime sahibine fayda verir, Allah’ın ikramına, dünya ve ahiret saadetine erer. Fakat bir kimse, La İlahe İllallahın manasını söz veya amelle bozarsa, o kelime sahibine saate bin kere dese de asla fayda vermez.

    O kimse La İlahe İllallah Muhammede’r-Rasulullah dese, namaz kılsa, oruç tutsa, zekât verse, hacca gitse buna rağmen Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe zamanında ortaya çıkıp kendisini nebi olduğunu iddia eden Müseylemetü’l-Kezzab için onun nebiliği doğrudur dese, o kimseye amellerinin hiç biri fayda vermez.

    Irak’ta nebi olduğunu iddia eden Muhtar bin Ebi Ubeyd için o sadık bir nebidir, ona karşı savaşanlar hata etmişlerdir diyen kimseler veya Yemen’de nebilik iddiasında bulunan Esved’il-Ansi veya ondan sonra ortaya çıkan yalancı Nebiler hakkında o sadık bir nebidir diyen bir kimse La İlahe İllallah dese ve bunu binlerce kez tekrarlasa da kâfirdir, La İlahe İllallah ona fayda vermeyecektir.

    Şeyh Bedevi, Hüseyin İbni Ulvan, Abdulkadir Geylani vb. kimselere ibadet eden, onlara bir şeyler nezreden, onlardan medet ve yardım talep eden kimseler La İlahe İllallah dese de onlara bu kelime fayda vermeyecektir. O gibi kimseler bu fiilleriyle La İlahe İllallahın manasını bozarak sapıklığa düşmektedirler.

    Bir kimse, La İlahe İllallah dese, namaz kılsa, oruç tutsa buna karşılık Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e sövse onu küçük görse onunla eğlense, risalet görevini gereği gibi tebliğ etmedi dese veya ayıplardan herhangi bir ayıpla Rasulullah’ı ayıplasa o kimsede kâfir olur. O gibiler, isterse binlerce kez La İlahe İllallah desin, namaz kılsın, oruç tutsun durum aynıdır. Çünkü bu gibi fiiller ve sözler kulun dinini iptal eden itikadını bozan şeylerdir. Bundan dolayı âlimler, kitaplarında ‘Mürtedin hükmü’ başlığı altında bir bölüm açmaktadırlar. Mürtet diye; İslam’a girdikten sonra tekrar küfre giren kimseye denir.

    Âlimler o kısımda itikadı bozan şeylerin çeşitlerini zikretmektedirler. Bizim, biraz önce zikrettiğimiz şeyler de o kısımdandır. Başka bir kimsede La İlahe İllallah dese ve namazın vucubiyetini inkâr ederek namaz vacip değil, dese veya oruç tutmak vacip değil, zekât vermek vacip değil, hac etmek vacip değildir dese, müslümanların icmasıyla küfre girer, La İlahe İllallah demesi ona fayda vermez.

    Farziyetini inkâr ettiği halde namaz kılsa veya oruç tutsa bunlarda o kimseye fayda vermez. Bir kimse de namaz kılsa, oruç tutsa ve ibadet etse fakat zina helaldir veya ümmet haramlılığına icma ettiği bir şeye helal dese bu kimse de müslümanların hepsinin yanında küfre girmiş, bu sözüyle dinini bozmuştur. Her ne kadar bu kimse La İlahe İllallah Muhammeder Rasulullah diye şehadet getirse, namaz kılsa ve oruç tutsa da zinayı helal sayarak Allah’ı şu ayette yalanlamaktadır.

    “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o, açık bir fuhşiyat ve çok kötü bir yoldur.”

    İsra 32

    Bir kimse, içki ve kumar helaldir dediği halde namaz kılsa, oruç tutsa ve La İlahe İllallah dese bu tutumuyla bütün müslümanların yanında küfre girmiş ve müşrik olmuştur. Çünkü o kimse Allah-u Teâlâyı şu ayetinde yalanlamaktadır.

    “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (heykeller, üzerine işaretler konmuş) şans okları şeytanın işi birer pisliktir. Bundan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”

    Maide 90

    Şarap, kumar vb. şeylere helal diyen kimse, müslümanların beldelerinden uzak bir yerde yetişip o hükümleri bilmeyen biriyse biz ona bu hükümleri şer’i delillerle beyan eder açıklarız. O kimse zina, içki ve benzeri haramlığında icma olan şeylerin helâlılığında ısrar ederse, müslümanların icmasıyla küfre girer. Bu ifadelerden kastedilen La İlahe İllallah Muhammede’r-Rasulullah diyerek İslam’a giren kişinin bunları bozan şeyleri yaptığında bu kelimenin onun kanı ve malını korumaya yetmeyeceğinin bilinmesidir.

    Bir kimse namaz kılsa, oruç tutsa, diğer ibadetleri yapsa ve bir oturuşta binlerce kez bu kelimeyi söylese bununla beraber annesiyle veya kızıyla vb. kimselerle cinsi münasebetin kendisine helal olduğunu söylese müslümanların hepsinin yanında küfre girmiş ve Allah’ın haram yaptığı bir şeyi helal yaptığından dolayı kâfir olmuştur.

    Bir kimse nebilerden bir nebiyi yalanlasa ve Muhammed Allah’ın Rasuludur, ben buna iman ediyor, Allah’ı birliyor ve La İlahe İllallah diyorum. Ancak Meryem oğlu İsa’nın yalancı olduğu, onun Allah Rasulu olmadığını söylüyorum dese, müslümanların icmasıyla küfre girer. Nebiliğine nas olan Musa, Harun, Davud, Süleyman, Nuh, Hud, Salih vb. nebiler için, onlar nebi değildir dese ve onlara sövse, icmaen küfre girer.

    La İlahe İllallah Muhammede’r-Rasulullah demesi, namaz kılması ve oruç tutması ona fayda vermeyecektir. Çünkü o kimse Allah ve Rasulunu yalanlayıcı fiilleri yapmış, rasullere de tan etmiştir. Bir kimse Allah-u Teâlânın namaz, oruç vb. şeriat yaptığı her şeyi yerine getirerek Ona kulluk etse, fakat zekât farz değildir; dileyen verir, dileyen vermez dese, müslümanların icmasıyla küfre girer.

    Aynı zamanda o kimse kanı akıtılmaya müstahak mürtetler durumuna düşer. Çünkü bu kimse zekât farz değildir diyerek Allah’a muhalefet etmektedir. Allah-u Teâlâ:

    “Namazı kılın, zekâtı verin.” Bakara 43 buyurmaktadır.

    Mümin dininden basiret üzere olmalıdır. Muhammede’r-Rasulullah’a şehadetle beraber La İlahe İllallah’ ın dinin aslı milletin esası olduğunu, onlar olmadan din ve imanın olmayacağını bilmelidir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in getirdiği şeylere inanarak onlara iltizam göstermek, Allah ve Rasulünün haber verdiği şeyleri tastik etmek, Allah’ın koyduğu sınırını aşmamak gerekir. Bu hususları âlimler kitaplarında beyan etmişlerdir. Bu aynı zamanda ehli ilim arasında icma meselesidir.

    Değerli Kardeşim! Sana yaraşan basiret üzere olman, kabirleri tazim eden ve Allah’tan gayrına ibadet eden cahil sapıklara aldanmamandır. Onların dünya hayatındaki say-u gayretleri boşa gitmektedir. Dinlerini bilmediklerinden Allah ile beraber başka varlıklara da ibadet etmektedirler.

    Bununla beraber küfre girmediklerini zannediyorlar. Çünkü onlar La İlahe İllallah diyorlar. Oysa onlar, La İlahe İllallahı şirki söz ve amelleriyle bozmaktadırlar. Dinin aslı olan şehadet kelimesinin manası, İslam’ı nakzeden bir fiili işleyen kimse hakkında bozulmuştur.

    Bir kimse La İlahe İllallah Muhammede’r-Rasulullah dese, namaz kılsa, oruç tutsa ve benzeri amelleri yapsa, buna rağmen cennet veya cehennem gerçek değildir, cennet ve cehennem hakikati olmayan boş sözlerdir dese o da müslümanların icmasıyla küfürdedir.

    Bir kimse, namaz kılsa, oruç tutsa, kendini şirki terk eden muvahhid bir müslüman olduğunu iddia etse, buna karşılık amellerin tartılacağı terazi, kıyamet vb. şeylerin aslı yoktur dese bu kimse de müslümanların indinde mürtet ve kâfirdir.

    Bir kimse, Allah gaybı bilmez veya Allah eşyayı mahiyeti üzere bilmez dese bu sözden dolayı o kimsede kâfir olur. Çünkü Allah’ı “...Allah her şeyi bilendir.” Mücadele 7 ayeti ve bu ayetin manasına gelen başka ayetlerde yalanlamaktadır. Bu kimse aynı zamanda Rabb’ini noksan görmekte ve ona hakaret etmektedir.

    Ey Kardeş! Bu açıklamalardan sonra La İlahe İllallah Muhammede’r-Rasulullah’ın dinin aslı olduğunu bilmelisin. Bununla beraber şehadet kelimesinin söyleyen bir kişi, onun hükmünü bozan bir şey yaptığında o kelimenin kendisini koruyamayacağını o kelimeye ek olarak Allah’a meleklerine, kitaplarına, Rasullerine, ahiret gününe, kadere, onun hayrına ve şerrine de iman etmenin gerektiğini bilmelidir.

    Bunlara ek olarak Allah’ın farzlarını eda ve haramlarını da terk etmek lazımdır. İtikadı bozan hususlardan birini irtikâp eden kimse için La İlahe İllallah sözü hükümsüz olup küfre girebilir. Bir kimse, haramlılığına inandığı sürece masiyetlerden zina, içki vb. büyük günahlardan bir masiyeti işler ama şirkten uzak kalırsa, o kimse tekfir edilmez.

    Fakat o kimsenin imanı bu fiilleri işlediğinde zayıflar ve günahkâr olur. Bu şekildeki kimsenin dini noksan imanı da zayıftır. O kimse ateşe girme ve orada azap görme yönü ile tehlikededir. Onların Allah’ın meşietine göre ateşte kalma ve oradan çıkma müddeti vardır. Sonra öyle kimseler, ateşe girmekten emin olamazlar, aksine ateşe girme tehlikeleri vardır. Çünkü onların imanı zayıftır. İmanlarını çeşitli masiyetlerle noksanlaştırdılar ve onlardan tevbe etmeden öldüler.

    Allah’a Muhalefet İki Kısma Ayrılır
    Birinci: İrtidat gerektirip İslam’ı tamamen bozan ve sahibini kâfir yapan hususlardır. Bunların açıklaması geçti.

    İkinci: İslam’ı tamamen iptal etmeyen fakat onu noksanlaştırıp zayıflatan ve tevbe etmediği sürece sahibini Allah’ın gazabı ve cezalandırması gibi tehlikeye atan kısmıdır. Bu kısım masiyetleri irtikâp eden kişi, onları masiyet olarak bilir, fakat onu helal saymazsa Allah’ın masiyetindedir.

    Dilerse azap eder dilerse affeder. Mesela zina, içki, ana babaya asi olma, vb. masiyetler üzere ölen kimseler bu kısma girerler. Bu kimseler, Allah’ın dilemesi altındadırlar. Allah, onları dilerse azap eder, dilerse affeder. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başka her şeyi dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşanda uzak bir sapıklığa düşmüştür.”

    Nisa 116

    Kişi bu masiyetleri helal sayıp irtikâp etmediği için onları işlemekle küfre girmez. Çünkü o kimse bu fiilleri hevasına ve şeytana tabi olduğu için işlemiştir. Ancak kim bu masiyetleri helal sayarsa izah edildiği gibi o kimse küfre girer.

    Bu meselelere mükelleflerin dikkat etmesi için onların uyarılması ve sakındırılması gerekmektedir. Dolayısıyla müslümanın dinini iyi bilmesi gerekiyor. Buraya kadar izah etmeye çalıştığım meseleler, Ehl-i Sünnetin, Sahabelerin ve onlara güzellikle tabi olan âlimlerin ifadeleridir.