"Bir topluluğun kültürünü tanımak
istiyorsan, kadınlarının kültürünü anlamaya çalış."
Bunun farkında olan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Türkiye'yi, laik ve ilerlemeci reformlarla kadınların hayatlarını etkilemesi bakımından, Müslüman dünyasında benzersizi başardı. 1926 yılında, İsviçre Medeni Kanunu'na dayalı Türk Medeni Kanunu'nun yürürlüğe sokulmasıyla, çokeşlilik yasaklandı ve kadınlara boşanma, çocuk vesayeti ve miras konularında eşit haklar tanındı. Ancak, bu reformlardan onlarca yıl sonra bile, geleneksel ve dinsel pratikler, Türkiye' de yaşayan kadınların günlük yaşamlarında, medeni kanundan daha çok etkili olmaya devam etmektedir; bu durum, Türkiye'nin doğu bölgelerinde yaşayan kadınlar için özellikle geçerlidir.
Türkiye'de bu bakımdan bir kadın devrimi olurken, Müslümanların yoğun olarak yaşadığı ülkelerin kadının statüsel durumuna bakalım birde
Müslüman toplunlarda bir kadının, gerdek gecesinde kanama olmadığı için öldürülmesi, olası namus cinayeti senaryoların dan sadece biridir. Belli kırsal yörelerde, bir kadın, bir çitin ardından bir erkekle konuşurken görülürse, ya da şehirlerde alt sınıf mahallelerinde, yabancı bir erkeğin arabasından çıkarken görülürse, namus gerekçeli şiddete maruz kalabilir. Her iki durumda da kadın, vajinal kızlık zarı değil, fiziksel ve toplumsal zarını "tehlikeye atmış" diye görülür. Bedeniyle, girmemesi gereken bir alanda hareket etmiştir.
Arap dünyasının dört bir yanında, erkeklerin namusu, ailedeki kadınların iffetini koruma mücadelesine dayanır ve bu durum, erkeklerin
itibarını, güvensiz bir biçimde, kadınların cinsel davranışlarına bağımlı kılar. Bir erkek, bu bağlamda, kadının yanlış davranışıyla utanmadığında, erkekliğinin olumsuzlanmasına maruz kalır: Hadım edilmiş erkek, kadın konumuna düşürülmüş