Yunus'un divanında yer alan ve sonradan geldiği rivayet edilen Molla Kasım'a atfedilen mısra, geleneksel olarak bir kıyamet/hesap günü vurgusu, ya da şairin kendi şiirlerinin akıbetine dair bir öngörü olarak okunur. Ama bu mısra, başka bir bağlamda da okunabilir: bir hattın, kendi devamlılığına dair bir farkındalığın izi olarak. Eğer bir miras, bir dil, bir duruş kuşaktan kuşağa taşınıyorsa, o mirası taşıyanlar, er ya da geç, "bizi denetleyecek, bizi sorguya çekecek, mirası bozanı ayıklayacak" bir gücün geleceğini bilirler — bu güç bir kişi olmak zorunda değildir; bir gelenek, bir disiplin, bir "hizaya getirme" mekanizması da olabilir. Bu satırı bir "saha raporu" olarak okumak elbette aşırı bir yorumdur. Ama onu sadece bireysel-mistik bir kaygı olarak okumak da, belki, meselenin bir boyutunu kapatmaktır.
Tarih
966 Kalemin Ucu
Dün olduğu gibi bugün de yüksek gelir duygusal olgunluk sağlamıyor ve statu, kaybedilme korkusunu gidemiyor. Egemenlik ise kişinin kendi kendini yonetme yeteneğiyle aynı şey değil, olmayacak. Geldiğimiz noktada bir öngörü olarak şunu söyleyesem yanlış olmaz diye düşünüyorum: Sağlıklı bir toplum için birey olarak üzerimize düşen görev neme lazımcılığı bir kenara bırakıp, başkalarının yapabileceğinden daha fazlasını yapmak olacaktır. Bu minvalde, _bir insanın sergileyeceği davranış ise o insanın en dürüst dilidir_. Hâl, zaman, mekan değişmeksizin. Sevil Şentürk 13.6.2026/.ÖS.11.37
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İsa bizim günahlarımız için acı çekmeden çok önce, Prometheus bir dağa bağlandı ve yüzlerce yıl boyunca her gün bir kartal tarafından karaciğeri deşildi, çünkü tanrılardan ateşi çalıp bize verdi. İnsanlığa. Prometheus bizi çamurdan şekillendirmekle görevlendirilmişti. Fakat bize daha iyi bir dünya inşa etmek için bizlere öngörü ve araçlar verdi ve bunun için Zeus onu cezalandırdı. Başarılı olmamız gerekmiyordu. Yaratmak için yaratılmadık. Başarılarımızın kökleri günaha dayanıyor; ister Prometheus’un hırsızlık yapması olsun, ister Havva’nın elmayı koparması, Bu hikayenin iyilik, öngörü ve nezaketin açıklanamaz bir şekilde zulüm, işkence ve cehennemle ilişkilendirilmediği hiçbir versiyonu yok.
Mitoloji
Romancıların ya da kahramanlarının bitmiş aşklarını irdelemeleri okur için çok dokunaklı olmakla birlikte ne yazık ki epeyce yapaydır. Geçmiş aşkımızın muazzamlığıyla şimdiki kayıtsızlığımız arasındaki, yüzlerce somut ayrıntı -konuşma sırasında hatırlanan bir ad, bir çekmecede bulunan mektup, bizzat söz konusu kişiyle karşılaşma, hatta deyim yerindeyse ona sonradan sahip olma- sayesinde bilincine vardığımız tezat bir sanat eserinde bizi kahrettiği, gözyaşlarımızı zor tuttuğumuz halde hayatta aynı tezatı duygusuzca saptarız; çünkü şimdiki ruh halimize kayıtsızlık ve unutuş hâkimdir, sevgilimiz ve aşkımız artık bize olsa olsa estetik açıdan hitap eder ve aşkla birlikte dert de, acı çekme yetisi de yok olmuştur. Dolayısıyla bu tezatın dokunaklı hüznü sadece manevi bir gerçektir. Yazar tezatı tasvir ettiği tutkunun sonuna değil başına yerleştirse psikolojik bir gerçeklik haline de gelebilirdi. Zaten hayatta birçok kez birini sevmeye başladığımızda, o sırada onun haricindeki bütün kadınlara karşı ne kadar kayıtsızsak, zamanı geldiğinde düşüncesi bize hayat veren kadına da o kadar kayıtsız kalacağımızı tecrübemiz ve sağgörümüz sayesinde -aşkının ebedi olduğu duygusuyla, daha doğrusu yanılgısıyla dolu olan kalbimizin itirazlarına rağmen- biliriz… Adını duyduğumuzda sancılı bir haz yaşamayacağımızı, el yazısını gördüğümüzde ürpermeyeceğimizi, onunla sokakta karşılaşabilmek için yolumuzu değiştirmeyeceğimizi, onunla heyecanlanmadan buluşacağımızı, hezeyana kapılmadan ona sahip olacağımızı biliriz. O zaman bu su götürmez öngörü, onu sonsuza dek seveceğimiz yolundaki saçma ve güçlü önseziye rağmen bizi ağlatacaktır; aşk ise, yine üzerimize sonsuz gizemi ve hüznüyle bir güneş gibi doğmuş olan aşk, ızdırabımızın karşısına garip ve derin ufkunun bir bölümünü, efsunlu yalnızlığının
İslam olmadan Adalet Olmaz!
Müslüman düşünürler, fıkıh alimleri ve İslam siyaset teorisyenleri, İslam’ın yönetimde şart olmasını temelde şu ana gerekçelere dayandırırlar: 1. Hakimiyetin Allah’a Ait Olması (Tevhid İnancı) İslam inancına göre mutlak egemenlik, yaratıcı olan Allah’a aittir. Kur'an-ı Kerim'de yer alan "Hüküm ancak Allah'ındır" (Yusuf Suresi, 40) gibi ayetler, meşruiyetin kaynağının beşeri (insani) iradeler değil, ilahi irade olduğunu savunur. Bu görüşe göre: İnsanlar kanun koyucu değil, Allah’ın koyduğu adalet ilkelerini uygulayıcıdırlar. Yöneticiler halkın üzerinde mutlak bir güce sahip değil, Allah’ın mülkünde birer emanetçidir. 2. Adalet ve Liyakat Esası İslam siyaset düşüncesinin merkezinde adalet kavramı yer alır. Beşeri sistemlerin (kapitalizm, sosyalizm vb.) zamana, güce veya gücü elinde bulunduran sınıfların çıkarlarına göre şekillenebileceği ve bu yüzden zulme açık olduğu savunulur. İslam’ın getirdiği hukuk (Şeriat), zengin-fakir, güçlü-zayıf, yöneten-yönetilen ayrımı yapmaksızın herkesi eşit kabul eder. Yönetimin, kişisel hırslardan uzak, ilahi bir denetim bilinciyle (taktir, ahiret inancı) yürütülmesi gerektiği için İslam'ın şart olduğu ifade edilir. 3. İnsanın Kendi Kendine Yetersizliği İslam felsefesine göre insan, aklı ve iradesiyle muazzam işler başarabilse de, bencillik, öfke, hırs ve sınırlı öngörü gibi zaaflara sahiptir. İnsanların kendi koydukları kanunlar zamanla kendi çıkarlarına hizmet edebilir. Bu nedenle, toplumsal düzeni, insanı en iyi tanıyan "Yaratıcı"nın kuralları (vahiy) çerçevesinde yönetmek, toplumsal huzurun ve fıtratın (insan doğasının) korunması için bir zorunluluk olarak görülür. 4. Kamu Yararı ve Ahlaki Düzen (Maslahat) İslam hukuku, toplumun genel yararını (maslahat) ve beş temel esasın korunmasını amaçlar: Can, mal,
Din
Feraset
Feraset kelimesi için kitap yazılsa yeridir. Günümüzüde içine alıp geçmişten geleceğe uzanan bu kelime, öngörü, tecrübe, analiz yeteneği, olayların iç yüzünü çabucak kavrama, sezgi, zihin uyanıklığı, sağgörü, altıncı his, derin bir anlayış yeteneği vb. anlamlarını karşılar. Ama açıklamak için bunlar yetmez.