“Ben yalnızca güzelliği gördüm. Güzellik yoksa dünyada hiçbir şey yoktur, güzel olan iyi olandan üstündür. Ben onu yakalamaya çalıştım ama çabam sırasında hiç kimsenin düşmediği derinlikte bir uçuruma yuvarlandım.”
Evin büyük kızının okulda dokuduğu uyduruk halı parçası, “Victoria Dönemi halı dokumacılığının paha biçilmez bir örneği” sayılacak. Bugün yol kenarlarındaki meyhanelerde bolca bulunan kırık dökük mavili beyazlı bardaklar ağırlığınca altın karşılığında satılacak, zenginler bunları şarap kadehi olarak kullanacak; ta Japonya’dan kalkıp gelen gezginler bu eşyalara “Ramsgate’den hediye” ya da “Margate hatırası” diye para sayıp, Jedo’ya döndüklerinde bunları yok olmaktan son anda kurtulmuş İngiliz antikaları diye tanıtacaklar.

Franz Kafka’nın da vakti zamanında açıkladığı gibi: Ulaşılacak bir amaç vardır ama yol yoktur; kararsızlıklarımıza, duraksamalarımıza yol adını takarız.
Kişinin kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir. Bu açıdan bakınca, yaşamdaki yanlış adımların, arasıra sapılan yan yolların, yanlış yolların, gecikmelerin, “alçakgönüllülük”lerin, asıl ödevden uzak başka ödevlere verilen emeğin, hepsinin de kendilerine göre bir anlamları, değerleri vardır.
Başka insanların iyi nitelikleri Doppler’in bildiği en korkunç şeydi. Bunların karşısına neyle dikilebilirsiniz ki? Hiçbir şeyle. Bazıları bizden daha iyi işte ve bununla yasamayı öğrenmek zorundayız. Bu sebepten Egil Hegel’i bok rahat bırakırdı artık.