Okuduğunda bir şeyler öğrenebilmeli bir insan, bir şeyler hissedebilmeli. En azından bir kelimenin altını çizip veyahut bir cümlenin “Bu benimdir” diyebilmeli, demeli de.
“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.”
Ölüme değil, ölenlerle bir daha yaşanmayacaklara üzülüyorduk. Sevdiklerimiz olduğunda ve ailemiz, günün büyük bir bölümünü beraber geçirdiğimiz ailemiz, birbirimize kenetlenerek hayat sa- vaşını idame ettirdiğimiz ailemizden birisi öldüğünde o değil de biz ölüyoruz; geride kalanlar olarak biz. Şimdi iyi anlıyorum ya, keşke anlamasaydım. Bilginin, hissiyatın bu kadar acı olduğu başka bir örneği yok. Tecrübe en fazla bu kadar acıtabilirdi zaten.
Kitap bir insandır, bir hayat, bir düş, bir gerçek, bir zaman, bir dünya, bir bilgi -engin bir bilgi-, sistem, parça, dolaşım, can yeleği, deniz, yalnızlığa övgü, arkadaş ve adını ne koyarsan koy, bir inanış biçimi, her şeydir.