Adı:
Palyaço
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
256
ISBN:
9789750717833
Kitabın türü:
Çeviri:
Ahmet Arpad
Yayınevi:
Can Yayınları
Hans Schnier, varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçmiştir. Evlenmeye ve doğacak çocuklarını Katolik terbiyesiyle büyütmeye yanaşmadığından, toplum baskısına direnemeyen sevgilisi tarafından terk edilir. Hans bu kayıp yüzünden yıkılır, sanatı bitme noktasına gelir.
Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da büyük tartışmalara yol açmış, Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmıştır. Oysa yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva toplumunun dar kafalılığı ve çarpık ahlakı yüzünden "ayrıksı" bir bireyin o toplumda kendine yer bulamayışının altını çizer. Palyaçonun maskesi ardında en sarsıcı gerçekleri dile getirir; günlük hayatın acımasızlıklarını, boş kuralları, haksız baskıları okurun yüzüne bir tokat gibi çarpar. Palyaço makyajı, aslında bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskedir.
Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.
Böll okumalarım bitti şimdilik. Noktayı en iyi kitabıyla koydum; Palyaço.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" kitabında bir ailenin savaş sonrası hüzünlü hikayesini okudum, "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" kitabında, medyanın suçsuz bir insanı nasıl suçlu gösterip, onurunu beş paralık edebileceğini, "Ademoğlu Neredeydin"de, savaşın mahvettiği hayatları, "Babasız Evler"de, iki minik çocuğun gözünden, savaş sonrası Almanya'sını ve annelerinin bir başkasıyla evlenirken neler hissettiklerini okudum. Bütün bu okumalarım o kadar duygu yüklüydü ki... Her kitabın sonunda gözüm doldu, bazen ağladım. Savaşın bu denli iyi yansıtılmış olması beni derinden sarstı. İnanıyorum ki Böll okuyan bir insan savaş çığırtkanlığı yapan bir insanı anlamakta güçlük çeker, değişir ve milliyetçilik duygularının farklılaştığını görür.

Palyaço kitabında en çok etkilendiğim diyaloğu ekliyorum;
""Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim."

Peki neden palyaço? Boyalı suratının arkasında, normal insanlardan kendini soyutlamak isteyen bir kahraman var karşımızda. İnsanlara, kendi davranışlarını şaklabanlık yoluyla gösteren ve insanların buna gülüyor oluşuna üzülen bir palyaço. Dış görünüşünün farklılığını aslında içinde taşıyan bir palyaço. Toplum kurallarına, dinin yobazlığına, savaşa, ırkçılığa karşı düşüncelerinde, diğer insanlara nazaran, farklı olan ve bunu söylemekten çekinmeyen, insanların davranışlarını anlamlandıramayan bir palyaço. Aynı zamanda belli bir savsaklığı ve umursamazlığı içinde barındıran bir palyaço.

Kitabı okurken, üslup nükteli gelebilir ama o zamanki toplumda yaşarken okuyor olsaydık eminim okumamız esnasında tek bir gülümseme dahi göstermezdik. Savaş sonrası Almanya'sının içine düştüğü durumu şeffaf bir şekilde ortaya koymuş Böll. Dinin insanlar üzerindeki ayrıştırıcı özelliğini ve ırkçılığın vardığı noktayı çok iyi irdelemiş.

Kahramanımız bütün bu dediklerimi ortaya koyarken, doğal olarak toplumdan uzaklaşıyor. Ailesi, sevgilisi ve bütün tanıdıkları ona yüz çeviriyor. Topluma adapte olamayan ve bütün inanışlara karşı savaş açmış yalnız bir kahraman... Bazen gururunu hiçe sayıp beş kuruş için olmadık yola başvuran bir kahraman. Bu da onun vurdumduymaz yanını gösteriyor. Bu vurdumduymazlık olmasa sanırım hayata tutunamayacak bir kahraman.

Her ne kadar dış görünüş olarak benzemesem de iç görünüş olarak kendimi çok benzettim Hans'a. Toplumun dinamiğini oluşturan çoğu etmen bana her zaman anlamsız gelmiştir. Böyle kitaplar okudukça da düzeleceğim yok, gerçi düzelmesi gereken ben miyim orası da ayrı.

Kitabı bu kadar yüzeysel incelediğim için kusuruma bakmayın. Yoğun bir zamanda yazıyorum. Kitabı okumuş ve okuyacak kişilerle de tartışmak isterim.

Böll ile tanışmış ve kitaplarının bir kısmını okumuş olmaktan çok mutluyum. Karamsar ama realist, döneminin yanlışlarını korkusuzca ortaya koymuş, bunu koyarken de edebi değeri zirvede tutmuş bir yazar Böll. Umarım sizler de benim kadar seversiniz kendisini. Herkese iyi okumalar diliyorum.

Son bir dileğim daha var; umarım ülkemde bu kadar yanlışlık dönerken Böll gibi insanlar ortaya çıkar ve topluma bu çarpıklıkları, siyasete fazla bulaşmadan, edebi lezzette sunabilir.
Tüm 1K ailesine merhaba. Bu kitaba inceleme yapıp yapıp yapmamakta kararsızdım, ama bi hevesle yapmaya karar verdim. Umarım faydalı olur. İncelememi (yaptığım incelemeleri kullanıcılara ithaf etmeyi çok sevdim) kitabı okumamda ısrarcı olan, yaptığı alıntılarla kitaba ısınıp okumamı sağlayan Sevgili Kitap Misafiri e ithaf etmek isterim. (Üzgünüm, Ege şivesiyle inceleme yapamıyorum:D) Artık incelemeye geçebiliriz...


Yazara ithafen:

Heinrich Böll ün okuduğum ilk kitabı ve inşallah da son olmaz. Çünkü (bu kitaptaki performansı için konuşmak gerekirse) yazarlığını çok beğendim. Kitabı okurken beni sıkmadı ve gayet akıcıydı. Kitabı kadar hayatı da bir o kadar akıcı. Almanyada doğan yazarımız, savaştan tutun da mayına basıp dizini ağır yaralamasına (ameliyat için 5 günde kitap yazmıştır) kadar birçok şey yaşamış. Ama katıldığı savaşa rağmen ölüm onu çalan kapı ziline koşarken düşmesiyle yakalamış. Yaşasaydı inanıyorum ki çook güzel eserler verebilecekti bizlere. Lakin kendisi dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğundan gem vurup bir çocuğun dünyaya gelmemesini düşünmüş. Sevdim seni Heinrich.

Spoiler...

Yazarımızdan biraz bahsedip kitaba geçecek olursak, kitap adından da anlaşılacağı üzere bir palyaçonun hayatını anlatıyor. Ne yazık ki kitap (daha doğrusu kitabın karakteri) Almanlar tarafından eleştiriliyor. Çünkü Kahramanımız Hristiyan dini düşmanı (Hristiyanlığı saçma bulan) biri. Bu da katoliklerin eleştiri radarına giriyor. Ne var ki buna rağmen Nobel kazanabiliyor bu kitap:D Hazır spoi vermişken biraz daha vereyim bari;)

Kahramanımız, zengin bir ailenin çocuğu. İsterse özel okullara gidip istediği mesleği seçebilir. İstediği lüks hayata sahip olabilir. Buna rağmen o ne olmak istiyor? Palyaço... Ailesi tabii ki de karşı çıkıyor evlatlıktan reddederiz falan diyorlar. Ama palyaçomuz dinlemiyor onları ve evden ayrılıyor. Dediğini yapıyor. Palyaço oluyor. İşinden de iyi para kazanıyor başlarda. Peki sonra? Sonrasını da söylemeyeyim. Okuyacakları biraz merakta bırakmak en iyisi:)

Bir kıza aşık oluyor. Nitekim beraber olmalarına karşın evlen(e)miyorlar. Çünkü kadın katolik (dindar) ve kilise evliliği, papa duası vs. istiyor ama adam buna karşı çıkıyor. Hem de şiddetle. Bu yüzden aynı evde yaşamalarına karşın evlenmiyorlar. Adamın inadı inat:) Spoiyi burada bitirmekte fayda var. Çok söz iyi değildir misali;)

Spoiler sonu...

Kitabı gayet başarılı buldum. Yazarı gayet iyi. İlk kez okumama rağmen beni tesiri altına aldı diyebilirim. Sekiz puan verdim. Bir puanı sonunu istediğim gibi göremediğimden diğer bir puanı ise son sayfalarındaki durağanlıktan kırdım. Okunulabilir mi? Ben evet diyorum. Ama siz iyisi mi çocuklara okutmayın. Şayet, kitap yetişkinkerin anlayacağı tarzda yazılmış bir kitap.


Herkese keyifli okumalar...

Benzer kitaplar

"Marie'nin niçin o adama kaçtığını anlayamadım, belki ben gerçekte Marie'yi bile anlayamamıştım."

Bu roman çok duygulu bir aşk hikayesini içinde barındırıyor aslında.

Bir palyaço var, kendisi ailesinin iki yüzlü servetine, toplumsal yerine karşı çıkan ve pandomin sanatı ile hayatını kazanmaya çalışan biri.
Palyaço bütün bireysel acılarını, bu beyaz pudralı yüzün arkasına gizliyor.
Bir kıza aşık oluyor ama aşkları imzalı bir kağıtta yazmadığı için toplumda kabul görmüyor.
Palyaço, toplumun değerlerine karşı çıkmış, yalnız yaşamaya çalışan bir tutunamayan aslında.
O evliliklerin kalpten çok kurallara hizmet ettiğini savunuyor.
Aşkına "o benim karım diyor, imzaları atmasak da , rahip önünde kutsanmasak da, o benim hayat arkadaşım diyor."
Bu romanda aşkın gerçekleri ile toplumun gerçekleri adeta kıran kırana savaşıyor.
Kazanan yok aslında, her iki gerçek de kaybediyor...
Alman yazar Böll'ün, ülkesinde 1963 senesinde yayınlanan ve döneminde bir yığın eleştiri alan bu romanının orjinal başlığı olan 'Ansichten Eines Clowns'ı dilimize çevirdiğimizde en yakın ifade 'Bir Palyaçonun Fikirleri' oluyor. Ülkemizde ise sadece 'Palyaço' başlığı altında yayınlanmış; muhtelif dönemlerde, muhtelif yayinevleri tarafından. Yurtdışında kimi İngilizce çevirilerde ise 'The Clown' ve 'The Opinions Of A Clown' başlıklarına rastlıyoruz.

Romanda yazarın Katoliklere veya Katolikliğe yaptığı taşlamalar bir hayli cesurca; kanımca,romanın yazılma amacı da bu taşlamalar. Roman karakteri Palyaço'nun kafa travmaları esnasında yaptığı geçmişe dair iç hesaplaşmlarının bulunduğu paragraflardaki hikayeler ise bu mezhebe ve mezhep üyelerine yapılan taşlamalar için bir araç olarak görünüyor. Ama yine de bu paragraflar bir hayli psikolojik ve hüzünlü. Palyaçomuz da hüzünlü, fakat aynı zamanda paranoyak, kimi zaman gururlu kimi zaman arsız, düşündüklerini söylemekten çekinmeyen bir paylaço bu, bilgili akıllı bir palyaço aynı zamanda, uğradığı haksızlıklar da cabası. Evet Marie'yi çok seviyordu fakat bence olanları bir de Marie'nin ağzından dinlemek gerekiyor. Kimilerine göre bu palyaço biraz kibirli veya bencil de, fakat insancıl yönü daha baskın, melankolik diğer taraftan realist. Neyse ney, ona sorarsanız 'ben sadece palyaçoyum' diyor. Aslına bakarsanız önemli olan da bu...

1000kitap.com da yazılarını takip ettiğim genç arkadaşıma kitabı okumama ve yazarla tanışmama vesile olduğu için buradan teşekkür ediyorum.

Güzel bir edebi deneyimdir, bu. Okumanız dileğiyle. İyi okumalar...
Ağlattın be Palyaço... Güldürdüğün gibi ağlattın... İnsanların gözyaşlarının sadece gülmekten akmayacağını hatırlattın... Eğer kendimizi diğer canlılardan ayırmak hevesine kapılırsak, elimizde olacak şeyin duygular olduğunu öğrettin... İçimdeki o kadar duyguyu harekete geçirdin ki ne yazsam bilemiyorum. Ne yapacağını bilmiyorlar, hem açığa çıkmak için yarışıyorlar, hem gizlenmek için... Bana elimde olan tek şeyin anılar olduğunu ve bu hayatın amacının anılar biriktirmek olduğunu fısıldadın. Duydum seni Palyaço, duydum. Seni duyan bir insanın artık rahat olamayacağını da söylemeyi ihmal etmedin. Olsun be Palyaço, rahatlık duyguları köreltir! Bu dünyada rahatsızlığı, rahatlığa tercih edenler var, var olacaklar...

Kardeşin vardı, Henriette idi adı. Gördün onu giderken ölüme, maviler içinde, gülümsüyor gibiydi tramvay içinde. Ben de oradaydım Palyaço, ikinize bakıyordum, gözlerim dolu dolu. Biliyor musun Palyaço, bundan sonra ne zaman tramvay görsem bana bakan, ölüme giden maviler içinde bir kız göreceğim... Sonra sevdiğin kadın vardı, adı Marie idi adı. Üşümüştü, ellerini almış koltuk altında ısıtmıştın. Biliyor musun Palyaço bundan sonra sevdiğim kadın ne zaman üşürse, elini koltuk altımda ısıtacağım. Sonra annen vardı, duygusuz. Sezdirmiştin bana, insanın duygusuz olduğu ölçüde insanlık değerini yitireceğini. Kızının ölümünde, Henriette'nin ölümünde, önündeki yemeği yemeye davranan bir kadının anne olamayacağını, insan olamayacağını gösterdin. Cimrilikten, bolluk içinde sefalet yaşatan bir kadının kilerde gizlice, sofraya getirilmeyen şeyleri yediğini izledik seninle. Böyle bir şeyi hiç görmemeyi dilerdim, Palyaço. Ama hayat bizim görmek istediklerimizi görmemizden ibaret değil demiştin. Biliyor musun Palyaço, böyle bir annem olmadığı için ne kadar mutlu olduğumu. Aç olsa bile yavrularını doyuran bir annem olduğunu bana hatırlattın, Palyaço. Duygulu, iyi bir annenin varlığının güzelliğinin iyice farkına vardım. Keşke senin annen öyle olmasaydı Palyaço... Sonra baban vardı. Hayatı, 'kağıt sayıların' büyüklüğü kadar olan baban. Cebinde bir markın vardı ama baban yoktu Palyaço. Bir babanın, bir marktan daha değerli olması gerekmez miydi? Açtın. Yiyecek yemeğin yoktu. Daha da acısı kağıtlar içinde yüzen babanın kağıtlarının seni boğmasıydı. Biliyor musun Palyaço, iyi ki de kağıt sayılar içinde yüzen bir babam yok... Bir bebeğe yumurta verilmeyeceğini öğrettin bana, Palyaço. İnsanların seni çok kırsalar da, kötü sözler söyleseler de, bunun altında kalmanın pek de kötü olmayacağının mesajını verdin bana, Palyaço. Sevdim seni be Palyaço, çok sevdim... Sen Marie'yi ne kadar sevdiysen, ben de seni o kadar sevdim... Bu sözcüklerimi koca yürekli Palyaçolara armağan ediyorum. Ve beni en çok mutlu edecek şey bir Palyaço'nun bu yazıyı okuduğunda yüzünde oluşacak gülümsemedir...
İnsanların hoşgörüsüzlüğünün din arkasına nasıl saklandığının en güzel örneklerinden biri bence palyaço .
Koyu Katolik olan sevdiği insanı sırf tanrıyla bağı çok iyi olmadığı için kaybeden bir palyaço . Ve güldürmekten çok düşündürmeye yönelten bir kurgu . Zamanın şartlarında gelecek eleştrileri göze alarak cesurca yazılmış bir kitap .
Yazar karakterin kişiliğini çok güzel seçmiş . Tüm olanları duygulara çok iyi aktarmış . Bunları yaşamasanız bile aynı durumda sizmişsiniz gibi onunla birlikte üzülüp Marie'yi özleyebiliyorsunuz . Keşke Marie geri gelseydi ..
Kitabın konusunu okuduğumda çok beğenmiştim. Konusu güzel olmasına rağmen kurgu sürükleyici olmadığı için bağlayıcı bir kitap değil. Ama her şeye rağmen verdiği mesaj güzel
"Bonn'a vardığımda hava kararmıştı"
Diye başlayan kitap... edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biriymiş.
Okurken merak uyandırıyor özellikle ilk bölümleri ne yazık ki bittiğinde hayatınızdan çıkıp gidiyor. Pek bir duygu katmadı. Sahneye çıkarak hayatını kazanan Palyaço sonrasında sevdiğini ve dostlarını kendinden uzaklaşıyor....
Güzel bir yapıt. Yazar bu romanıyla her ne kadar din karşıtı olmakla suçlanmışsa da, İkinci Dünya Savaşı sonrasında varlıklı bir ailenin palyaço olmayı seçen oğlu Hans Schnierin toplumun dar kafalılığı, din ve ahlak kurallarının baskısı altında toplumda yer bulamayışı okura çok güzel yansıtılmış.
Toplumun kurallarına karşı çıkma cesaretini gösteren insanların her şeye hazır olmaları gerektiğini gayet güzel bir dille anlatıyor. Hayata bakış açısı sınırlı olan toplumların özgür bireyleri öğütmeye çalışmasının acıklı hikayesi de diyebiliriz.
böll'ün en güzel kitabı. beni ağlatan ender kitaplardan biridir.karakterler,imgeler ve aslında görünmez olan bir hüzün var kitapta.

okuyunuz.
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Konusu itibariyle aslinda cok iyi bir kitapti. Yazar, 2.Dunya savasi sonrasi toplumun din ve irk bakimindan nasil kutuplastigni bir palyaco gözüyle anlatiyor. Iki yüzlü olsaydı toplumda yer edinebilirdi belki palyacomuz. Ama degildi. Bu yüzden yalnızdı, ve reddettiği değerler yüzünden sevgilisi bile terketmiş onu ve bu sebeple tamamen yalnızlığa gömülmüş. Katolikler icin cok fazla gondermeler yapmisti, yazıldığı dönemi düşünecek olursak cesurca olduğunu nitelendirebiliriz. Dini alet etmek yaşadığımız her dönemde var olmuştur maalesef. Kitabin sonu ise sanki yarim kalmış, Yorumlanması veya devam ettirmesi okuyucuya bırakılmış gibiydi. Ancak karakterimizin ruhsal yorgunluğu sanki diline de yansımıştı. Aynı bölümde bi anda geçmişe gidip geri dönmesi dikkat daginikligina sebep oluyordu. Durağan bir ilerleyişi olsa da okunmasını öneririm.
"Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim.
Heinrich Böll
Sayfa 95 - Can Yayınları
Yaşayanların ölü olduğuna ve ölülerin yaşadığına inanırım.
Heinrich Böll
Sayfa 33 - Can Yayınları
Bir çocuğun da dinlenme saati yoktur. Ancak "düzenin koşulları"na uygun davranmaya başladığı zaman, dinlenmeyi de düşünür.
Heinrich Böll
Sayfa 102 - Can Yayınları
Ben Amerikalıların ahlak anlayışını hiçbir zaman kavrayamamışımdır.
Heinrich Böll
Sayfa 98 - Can Yayınları
Bir insanla para veya sanat üzerine konuşmaktan vazgeçeli çok oluyor. Her ikisi bir araya gelince işler karışır. Bence sanata ya çok az ya çok fazla para ödenir.
Heinrich Böll
Sayfa 40 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Palyaço
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
256
ISBN:
9789750717833
Kitabın türü:
Çeviri:
Ahmet Arpad
Yayınevi:
Can Yayınları
Hans Schnier, varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçmiştir. Evlenmeye ve doğacak çocuklarını Katolik terbiyesiyle büyütmeye yanaşmadığından, toplum baskısına direnemeyen sevgilisi tarafından terk edilir. Hans bu kayıp yüzünden yıkılır, sanatı bitme noktasına gelir.
Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da büyük tartışmalara yol açmış, Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmıştır. Oysa yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva toplumunun dar kafalılığı ve çarpık ahlakı yüzünden "ayrıksı" bir bireyin o toplumda kendine yer bulamayışının altını çizer. Palyaçonun maskesi ardında en sarsıcı gerçekleri dile getirir; günlük hayatın acımasızlıklarını, boş kuralları, haksız baskıları okurun yüzüne bir tokat gibi çarpar. Palyaço makyajı, aslında bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskedir.
Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.

Kitabı okuyanlar 90 okur

  • Ilkin Veliyev
  • Aylin Balta
  • Merve Akbulut
  • Alper Kocaşaban
  • Deep Down
  • Ruhsuz Beden
  • Oinone
  • Burcu
  • Black Orchid
  • Glbn Eskl

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.1
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%29.2
25-34 Yaş
%29.2
35-44 Yaş
%31.3
45-54 Yaş
%2.1
55-64 Yaş
%4.2
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%43.4
Erkek
%56.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%17.4 (8)
9
%32.6 (15)
8
%30.4 (14)
7
%13 (6)
6
%2.2 (1)
5
%2.2 (1)
4
%2.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%0