Adı:
Palyaço
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750717833
Kitabın türü:
Çeviri:
Ahmet Arpad
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Hans Schnier, varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçmiştir. Evlenmeye ve doğacak çocuklarını Katolik terbiyesiyle büyütmeye yanaşmadığından, toplum baskısına direnemeyen sevgilisi tarafından terk edilir. Hans bu kayıp yüzünden yıkılır, sanatı bitme noktasına gelir.
Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da büyük tartışmalara yol açmış, Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmıştır. Oysa yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva toplumunun dar kafalılığı ve çarpık ahlakı yüzünden "ayrıksı" bir bireyin o toplumda kendine yer bulamayışının altını çizer. Palyaçonun maskesi ardında en sarsıcı gerçekleri dile getirir; günlük hayatın acımasızlıklarını, boş kuralları, haksız baskıları okurun yüzüne bir tokat gibi çarpar. Palyaço makyajı, aslında bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskedir.
Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

------------------------------------------------

Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

Gelelim Palyaço'ya...

Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

--------------------------------

Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
"Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

Son olarak;

Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
Böll okumalarım bitti şimdilik. Noktayı en iyi kitabıyla koydum; Palyaço.

"Ve O Hiçbir Şey Demedi" kitabında bir ailenin savaş sonrası hüzünlü hikayesini okudum, "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" kitabında, medyanın suçsuz bir insanı nasıl suçlu gösterip, onurunu beş paralık edebileceğini, "Ademoğlu Neredeydin"de, savaşın mahvettiği hayatları, "Babasız Evler"de, iki minik çocuğun gözünden, savaş sonrası Almanya'sını ve annelerinin bir başkasıyla evlenirken neler hissettiklerini okudum. Bütün bu okumalarım o kadar duygu yüklüydü ki... Her kitabın sonunda gözüm doldu, bazen ağladım. Savaşın bu denli iyi yansıtılmış olması beni derinden sarstı. İnanıyorum ki Böll okuyan bir insan savaş çığırtkanlığı yapan bir insanı anlamakta güçlük çeker, değişir ve milliyetçilik duygularının farklılaştığını görür.

Palyaço kitabında en çok etkilendiğim diyaloğu ekliyorum;
""Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim."

Peki neden palyaço? Boyalı suratının arkasında, normal insanlardan kendini soyutlamak isteyen bir kahraman var karşımızda. İnsanlara, kendi davranışlarını şaklabanlık yoluyla gösteren ve insanların buna gülüyor oluşuna üzülen bir palyaço. Dış görünüşünün farklılığını aslında içinde taşıyan bir palyaço. Toplum kurallarına, dinin yobazlığına, savaşa, ırkçılığa karşı düşüncelerinde, diğer insanlara nazaran, farklı olan ve bunu söylemekten çekinmeyen, insanların davranışlarını anlamlandıramayan bir palyaço. Aynı zamanda belli bir savsaklığı ve umursamazlığı içinde barındıran bir palyaço.

Kitabı okurken, üslup nükteli gelebilir ama o zamanki toplumda yaşarken okuyor olsaydık eminim okumamız esnasında tek bir gülümseme dahi göstermezdik. Savaş sonrası Almanya'sının içine düştüğü durumu şeffaf bir şekilde ortaya koymuş Böll. Dinin insanlar üzerindeki ayrıştırıcı özelliğini ve ırkçılığın vardığı noktayı çok iyi irdelemiş.

Kahramanımız bütün bu dediklerimi ortaya koyarken, doğal olarak toplumdan uzaklaşıyor. Ailesi, sevgilisi ve bütün tanıdıkları ona yüz çeviriyor. Topluma adapte olamayan ve bütün inanışlara karşı savaş açmış yalnız bir kahraman... Bazen gururunu hiçe sayıp beş kuruş için olmadık yola başvuran bir kahraman. Bu da onun vurdumduymaz yanını gösteriyor. Bu vurdumduymazlık olmasa sanırım hayata tutunamayacak bir kahraman.

Her ne kadar dış görünüş olarak benzemesem de iç görünüş olarak kendimi çok benzettim Hans'a. Toplumun dinamiğini oluşturan çoğu etmen bana her zaman anlamsız gelmiştir. Böyle kitaplar okudukça da düzeleceğim yok, gerçi düzelmesi gereken ben miyim orası da ayrı.

Kitabı bu kadar yüzeysel incelediğim için kusuruma bakmayın. Yoğun bir zamanda yazıyorum. Kitabı okumuş ve okuyacak kişilerle de tartışmak isterim.

Böll ile tanışmış ve kitaplarının bir kısmını okumuş olmaktan çok mutluyum. Karamsar ama realist, döneminin yanlışlarını korkusuzca ortaya koymuş, bunu koyarken de edebi değeri zirvede tutmuş bir yazar Böll. Umarım sizler de benim kadar seversiniz kendisini. Herkese iyi okumalar diliyorum.

Son bir dileğim daha var; umarım ülkemde bu kadar yanlışlık dönerken Böll gibi insanlar ortaya çıkar ve topluma bu çarpıklıkları, siyasete fazla bulaşmadan, edebi lezzette sunabilir.
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.793 Oy)8.077 beğeni25.806 okunma614 alıntı125.670 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.002 Oy)17.362 beğeni39.191 okunma2.046 alıntı164.017 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.934 Oy)3.458 beğeni11.597 okunma1.025 alıntı47.271 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.397 Oy)8.349 beğeni22.621 okunma1.398 alıntı104.574 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.951 Oy)12.395 beğeni31.531 okunma2.704 alıntı131.547 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.773 Oy)7.299 beğeni20.398 okunma656 alıntı78.763 gösterim
  • 1984
    8.9/10 (5.473 Oy)5.758 beğeni15.099 okunma2.162 alıntı77.902 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.212 Oy)5.324 beğeni17.999 okunma677 alıntı91.561 gösterim
  • Yeraltından Notlar
    8.7/10 (2.993 Oy)3.051 beğeni9.342 okunma3.988 alıntı84.442 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.019 Oy)7.274 beğeni19.698 okunma3.077 alıntı115.527 gösterim
Hepimiz hayatımızın bir noktasında büyük kayıplar yaşamışızdır. Bu kayıplar karşısında her birimizin reaksiyonu farklı farklıdır. Kimimiz kaybı kazanca dönüştürür, bu kayıpla ruhunu olgunlaştırır, hayata daha bi' tutunur; kimimiz de kaybı içinde derinleştirerek bu kaybedişi ruhunda bir uçuruma dönüştürür, en ufak bir üzüntü yaşadığında o uçuruma yeniden yuvarlanır. Öyle ki bir süre sonra artık o uçurumdan çıkacak gücü ruhunda bulamaz, her defasında çıkmak için daha fazla çabalaması gerekir. Zira ruhu yorulmuştur, yorulan ruhlar kaybolmaya daha fazla meyyaldirler, yaşamaya daha az istekli, konuşmaktan çok susmaya dönük, etrafla daha az ilgili… Böyle insanları gözlerinden tanırsınız, dalgın ve uzaktır gözleri, bir gülümsemenin arkasında maskeledikleri hüzünleri dikkatli gözlerden kaçamaz… Onlar kaybetmişler, yenik düşmüşler, sığındıkları son kale de ellerinden düşünce kendilerini hayalî kalelerin içine hapsetmişlerdir. Henrich Böll’ün ağır tempoda ilerleyen melankolik romanı Palyaço, bende derin bir hüzün duygusu uyandırdı ve bu cümleler dilimden dökülüverdi. Zira romanın kahramanı Hans, hüzünlü bir palyaço. Görevi insanları güldürmek olduğu halde hayatındaki derin hüznü palyaço makyajının ardına gizleyerek etrafındakilerden saklayan, saklamaya çalışan bir “kaybeden” diğer bir deyişle.

Samipaşazâde Sezai’nin “Pandomima” isminde bir hikâyesi vardır. Sezai, o kısacık hikâyede, tıpkı Hans gibi görevi insanları güldürmek olan Paskal ismindeki hüzünlü bir pandomim sanatçısının hikâyesini anlatır. Paskal, sahnede, gelen müşterileri güldürmek için çeşitli şaklabanlıklar yaparken, gözlerindeki hüznü, yoğun bir makyajla maskeye dönüşmüş bir yüzün arkasına saklar, şahsî hayatındaki hayal kırıklığını ve derin acıyı kimseye belli etmez. Hikayenin sonunda makyajlı suratıyla dili dışarda olarak kendini asan Paskal’ı evinde bulan komşuları onun oyunlarından birini yaptığını düşünerek kahkahalarla gülerler. Sezai hikayesini “Hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hâli taklit değil, ölüm gibi hakikatti.” Cümlesiyle bitirir. Trajik bir sonla biten acılı bir hikâyedir Pandomima. Henrich Böll’ün “Palyaço” adlı romanı da daha ilk cümlelerinden bu hüzünlü hikâyeyi çağrıştırdı bana. Romanın anlatıcısı Hans isminde, 27 yaşında, Marie ismindeki sevgilisi tarafından terk edilmiş bir palyaçodur. Ailesiyle bağları pek kuvvetli olmayan Hans, hayattaki tek varlığı sevgilisi tarafından da terk edilince hayatla olan bağları iyice zayıflar, sakatlandığı için mesleğini de icra edemez hale gelir ve doğduğu şehre geri dönmek zorunda kalır. Roman, bu geri dönüş sürecini, sonrasını ve Hans’ın geçmişini kahramanın ağzından geriye dönüşlerle okuyucuya anlatır.

İnsan güven duymayı, sevmeyi sevilmeyi öncelikle âilede öğrenir, zira sevmek sevilerek öğrenilen bir duygudur, sevgi güveni doğurur güven de hayata tutunmayı sağlar. Kendisine güven duyulmayan, gerçek manada sevilmeyen bir bireyin kaybolması da kaybetmesi de kaçınılmazdır. Hans bu duyguları ailesinde yaşayamaz. Anne ve babası iki yüzlü insanlardır. Hans, sanatkâr ruhlu, hassas bir adamdır. Çok sevdiği kız kardeşi Henriette’nin -annesinin ve etrafındakilerin telkinleri ile- “kutsal Alman topraklarını savunmak için” savaşa gönderildiğini görmüş fakat kız kardeşi için elinden hiçbir şey gelmemiştir. Henriette’nin mavi şapkası ve sırt çantası ile tramvaya binip gidişi ve bir daha geri dönmemesi Hans’ın ruhunda ilk derin yarayı açar. sonrasında güven iyice zedelenir ve kaçış baslar.

Romanda Hans’ın palyaço olması oldukça önemlidir. Palyaçonun maske gibi bir makyaj yapması, insanları güldürmesi kendisinin de daima gülen bir yüze sahip olması gerekir. Bu bağlamda palyaço romanda sembolik bir anlam taşır. Hans bir palyaço olarak insanları güldürür, ama içi kan ağlar. Onun karşısına çıkan insanlar da göründükleri gibi değildirler, sürekli maske takarak gezerler. Hassas bir sanatçı ruhuna sahip Hans’ın en büyük sıkıntısı insanların bu İKİ YÜZLÜLÜKLERİDİR aslında. Hans’ın annesinin savaş döneminde Yahudi düşmanlığı yaptığı ve Henriette’yi kendi hırsları için feda ettiği halde birkaç yıl sonra aniden Yahudi dostu kesilip “Irk Çatışmalarını Uzlaşma Cemiyetleri Merkez Komitesi”nin başkanı olması hatta Anna Frank’ın evini ziyaret etmesi dikkat çekici bir ayrıntıdır. Bu, gerçek bir pişmanlık değildir menfaate göre yer değiştirmedir sadece. Hans, annesindeki bu inandırıcı olmayan değişimi görünce ona olan kızgınlığı kat kat artar. Hans’ın babası da oğlunun sakatlandığını ve mesleğini icra edemeyeceğini bildiği halde ona yardımcı olmaz, her zaman annenin otoriter gölgesi altında ezilmiş bir figürdür. Oğlunun beş parasız kaldığını bile bile ona para yardımı yapmaz. Sevgilisi vardır, eşini aldatır. Romanda toplumun iki yüzlülüğü ağırlıklı olarak Hans’ın Katolik sevgilisi Marie’nin çevresinde bulunan dindar Katolikler üzerinden anlatılır. İnsanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması ve bunlar karşısında Hans’ın her şeye rağmen daima doğru bildiği yolda -tökezleyerek de olsa- ilerlemesi, onun gitgide yaşadığı toplumdan dışlanmasına ve yalnızlaşmasına neden olur.

Hans’ın sevgilisi olan Marie’ye bağlılığı dikkat çekicidir. Bu bir aşk mıdır yoksa bağımlılık mıdır bilinmez ancak Hans’ın çok sevdiğini iddia ettiği Marie’yi de pek mutlu edemediği açıktır. Marie Katoliktir ve roman boyunca Marie’nin Katolikliğine vurgu yapılır. Hans, bu tür kısıtlamaları mantıksız bulur ve Marie’nin hassasiyetlerini de pek anlamlandıramaz, onun isteklerine boyun eğmeye çalışır ama belli ki bunu da pek gönüllü yapamaz. Zaten Marie de günün sonunda inancı ile Hans arasında bir seçim yapar ve kaçmadan bir gece önce sevgilisine “O kadar sevimlisin ki, sevimli ve yorgun.” cümleleriyle son sevgi gösterisini yaptıktan sonra “Gitmem gereken yola gidiyorum.” şeklinde bir not bırakarak Katolik Züpfner ile kaçar. Görünen budur ama Hans’ın romanın bir yerinde “Marie’nin niçin ona kaçtığını anlamadım; ama belki ben gerçekte Marie’yi bile anlamamıştım.” diye itirafta bulunması da hikâyenin bizim görmediğimiz bambaşka yönleri olduğunu îma eder.

Roman genel olarak monoton bir yapıya sahip, ancak anlatıcının ironik üslubu eseri okurken sık sık gülümsemenize neden oluyor. Ancak bu gülümseme yoğun bir acının içine gömüldüğü için buruk bir şekilde yüzünüzde donup kalıyor çok zaman. Normal hayatta şaklabanlık yapan bir palyaçoyu kimse ciddiye almaz, onun söylediklerine güler geçer herkes. Yazar da bazı gerçekleri dile getirebilmek için bu palyaço maskesinin arkasına sığınıyor ve sahte ahlak kurallarını, toplumdaki her türlü iki yüzlülüğü ve sahtekarlığı kıyasıya eleştiriyor. Roman 1963 yılında yayımlandığı halde güncelliğini hala korumakta, bu da romanın evrensel konuları başarıyla işlemesinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak Henrich Böll ile tanışmak istiyorsanız Palyaço iyi bir başlangıç kitabı. Herkese keyifli okumalar.
BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nlu-palyacosu-olmak/
Tüm 1K ailesine merhaba. Bu kitaba inceleme yapıp yapıp yapmamakta kararsızdım, ama bi hevesle yapmaya karar verdim. Umarım faydalı olur. İncelememi (yaptığım incelemeleri kullanıcılara ithaf etmeyi çok sevdim) kitabı okumamda ısrarcı olan, yaptığı alıntılarla kitaba ısınıp okumamı sağlayan Sevgili Kitap Misafiri e ithaf etmek isterim. (Üzgünüm, Ege şivesiyle inceleme yapamıyorum:D) Artık incelemeye geçebiliriz...


Yazara ithafen:

Heinrich Böll ün okuduğum ilk kitabı ve inşallah da son olmaz. Çünkü (bu kitaptaki performansı için konuşmak gerekirse) yazarlığını çok beğendim. Kitabı okurken beni sıkmadı ve gayet akıcıydı. Kitabı kadar hayatı da bir o kadar akıcı. Almanyada doğan yazarımız, savaştan tutun da mayına basıp dizini ağır yaralamasına (ameliyat için 5 günde kitap yazmıştır) kadar birçok şey yaşamış. Ama katıldığı savaşa rağmen ölüm onu çalan kapı ziline koşarken düşmesiyle yakalamış. Yaşasaydı inanıyorum ki çook güzel eserler verebilecekti bizlere. Lakin kendisi dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğundan gem vurup bir çocuğun dünyaya gelmemesini düşünmüş. Sevdim seni Heinrich.

Spoiler...

Yazarımızdan biraz bahsedip kitaba geçecek olursak, kitap adından da anlaşılacağı üzere bir palyaçonun hayatını anlatıyor. Ne yazık ki kitap (daha doğrusu kitabın karakteri) Almanlar tarafından eleştiriliyor. Çünkü Kahramanımız Hristiyan dini düşmanı (Hristiyanlığı saçma bulan) biri. Bu da katoliklerin eleştiri radarına giriyor. Ne var ki buna rağmen Nobel kazanabiliyor bu kitap:D Hazır spoi vermişken biraz daha vereyim bari;)

Kahramanımız, zengin bir ailenin çocuğu. İsterse özel okullara gidip istediği mesleği seçebilir. İstediği lüks hayata sahip olabilir. Buna rağmen o ne olmak istiyor? Palyaço... Ailesi tabii ki de karşı çıkıyor evlatlıktan reddederiz falan diyorlar. Ama palyaçomuz dinlemiyor onları ve evden ayrılıyor. Dediğini yapıyor. Palyaço oluyor. İşinden de iyi para kazanıyor başlarda. Peki sonra? Sonrasını da söylemeyeyim. Okuyacakları biraz merakta bırakmak en iyisi:)

Bir kıza aşık oluyor. Nitekim beraber olmalarına karşın evlen(e)miyorlar. Çünkü kadın katolik (dindar) ve kilise evliliği, papa duası vs. istiyor ama adam buna karşı çıkıyor. Hem de şiddetle. Bu yüzden aynı evde yaşamalarına karşın evlenmiyorlar. Adamın inadı inat:) Spoiyi burada bitirmekte fayda var. Çok söz iyi değildir misali;)

Spoiler sonu...

Kitabı gayet başarılı buldum. Yazarı gayet iyi. İlk kez okumama rağmen beni tesiri altına aldı diyebilirim. Sekiz puan verdim. Bir puanı sonunu istediğim gibi göremediğimden diğer bir puanı ise son sayfalarındaki durağanlıktan kırdım. Okunulabilir mi? Ben evet diyorum. Ama siz iyisi mi çocuklara okutmayın. Şayet, kitap yetişkinkerin anlayacağı tarzda yazılmış bir kitap.


Herkese keyifli okumalar...
"Marie'nin niçin o adama kaçtığını anlayamadım, belki ben gerçekte Marie'yi bile anlayamamıştım."

Bu roman çok duygulu bir aşk hikayesini içinde barındırıyor aslında.

Bir palyaço var, kendisi ailesinin iki yüzlü servetine, toplumsal yerine karşı çıkan ve pandomin sanatı ile hayatını kazanmaya çalışan biri.
Palyaço bütün bireysel acılarını, bu beyaz pudralı yüzün arkasına gizliyor.
Bir kıza aşık oluyor ama aşkları imzalı bir kağıtta yazmadığı için toplumda kabul görmüyor.
Palyaço, toplumun değerlerine karşı çıkmış, yalnız yaşamaya çalışan bir tutunamayan aslında.
O evliliklerin kalpten çok kurallara hizmet ettiğini savunuyor.
Aşkına "o benim karım diyor, imzaları atmasak da , rahip önünde kutsanmasak da, o benim hayat arkadaşım diyor."
Bu romanda aşkın gerçekleri ile toplumun gerçekleri adeta kıran kırana savaşıyor.
Kazanan yok aslında, her iki gerçek de kaybediyor...
Bakmayın benim bu kadar uzun zamanda okuduğuma, sıcak ve yoğunluktan, kitap gayet akıcı bir dille yazılmış. İlk Böll okumam ve Nobel ödülü bu yazarın diğer kitaplarını da merak ettim.

Bir palyaço'nun romanı. Kendi ağzından tüm duyguları ve düşünceleriyle. Hans Schnier zengin protestan bir ailenin çocuğu. Lâkin cimri bir annesi olduğu için bu zenginliğin bir faydasını görememiş. Anne ve babasının neresinden tutsam elimde kalacak, eleştirilecek çok yanları var. Hans da ailesinde ve çevresinde gördüğü her türlü hatayı kaydetmiş, bazılarını ölene kadar sır olarak saklayan, bazılarını ise açık açık insanların yüzüne vuran melankolik bir karakter. O dönem yani 2. Dünya Savaşı ve sonrasında Almanya'da mezhep ve ırk ayrışmalarını ve özellikle de Katolikleri sıkı bir şekilde eleştiriyor. Savaşa katılmasına izin verilen genç kızkardeşi Henriette'nin ölümünü hiç affetmiyor. Bir hiç uğruna olduğunu sık sık vurguluyor.

O ne protestan ne de katolik, o bir palyaço. Tek eşliliğe inanıyor ve bu konudaki fikirleri çok katı. Sevdiği, karım dediği ve yıllarca beraber yaşadığı kadını ise bence benciliğinden ve empati yoksunluğundan kaybediyor. Çünkü ona bir nikâh yapmıyor. En azından resmi bir nikâh. Marie bir katolik, inanmasa da ona saygı duyuyor. Evlilik konusunda kendince haklı aslında, Marie onun karısı, birbirlerine söz vermişler ve herkes beraber yaşadıklarını biliyor. İşin dini yönünden ziyade herkes Hans gibi tek eşli ve sadık olmadığı için resmî nikah kadınları korumak için gereklidir. Bu benim düşüncem. Ama Hans'ın sevgilisine bağlılığına bayılsam da karşısındakinin duygularını yeteri kadar önemsemediğini düşünüyorum. Hans'ta hiç taviz yok. Kendi içinde de toplumdan ayrık bir birey olmanın gelgitlerini yaşıyor. Marie gittikten sonra da tam anlamıyla dibe vuruyor, hem meslekî hem maddi hem duygusal.

Çok daha fazla konu tartışılabilir bu romanla ve karakterle ilgili. Bazen gerçekle hayali birbirine karıştıran, hüznünü makyajının altına saklayan bu melankolik palyaço okunabilir.
Ağlattın be Palyaço... Güldürdüğün gibi ağlattın... İnsanların gözyaşlarının sadece gülmekten akmayacağını hatırlattın... Eğer kendimizi diğer canlılardan ayırmak hevesine kapılırsak, elimizde olacak şeyin duygular olduğunu öğrettin... İçimdeki o kadar duyguyu harekete geçirdin ki ne yazsam bilemiyorum. Ne yapacağını bilmiyorlar, hem açığa çıkmak için yarışıyorlar, hem gizlenmek için... Bana elimde olan tek şeyin anılar olduğunu ve bu hayatın amacının anılar biriktirmek olduğunu fısıldadın. Duydum seni Palyaço, duydum. Seni duyan bir insanın artık rahat olamayacağını da söylemeyi ihmal etmedin. Olsun be Palyaço, rahatlık duyguları köreltir! Bu dünyada rahatsızlığı, rahatlığa tercih edenler var, var olacaklar...

Kardeşin vardı, Henriette idi adı. Gördün onu giderken ölüme, maviler içinde, gülümsüyor gibiydi tramvay içinde. Ben de oradaydım Palyaço, ikinize bakıyordum, gözlerim dolu dolu. Biliyor musun Palyaço, bundan sonra ne zaman tramvay görsem bana bakan, ölüme giden maviler içinde bir kız göreceğim... Sonra sevdiğin kadın vardı, adı Marie idi adı. Üşümüştü, ellerini almış koltuk altında ısıtmıştın. Biliyor musun Palyaço bundan sonra sevdiğim kadın ne zaman üşürse, elini koltuk altımda ısıtacağım. Sonra annen vardı, duygusuz. Sezdirmiştin bana, insanın duygusuz olduğu ölçüde insanlık değerini yitireceğini. Kızının ölümünde, Henriette'nin ölümünde, önündeki yemeği yemeye davranan bir kadının anne olamayacağını, insan olamayacağını gösterdin. Cimrilikten, bolluk içinde sefalet yaşatan bir kadının kilerde gizlice, sofraya getirilmeyen şeyleri yediğini izledik seninle. Böyle bir şeyi hiç görmemeyi dilerdim, Palyaço. Ama hayat bizim görmek istediklerimizi görmemizden ibaret değil demiştin. Biliyor musun Palyaço, böyle bir annem olmadığı için ne kadar mutlu olduğumu. Aç olsa bile yavrularını doyuran bir annem olduğunu bana hatırlattın, Palyaço. Duygulu, iyi bir annenin varlığının güzelliğinin iyice farkına vardım. Keşke senin annen öyle olmasaydı Palyaço... Sonra baban vardı. Hayatı, 'kağıt sayıların' büyüklüğü kadar olan baban. Cebinde bir markın vardı ama baban yoktu Palyaço. Bir babanın, bir marktan daha değerli olması gerekmez miydi? Açtın. Yiyecek yemeğin yoktu. Daha da acısı kağıtlar içinde yüzen babanın kağıtlarının seni boğmasıydı. Biliyor musun Palyaço, iyi ki de kağıt sayılar içinde yüzen bir babam yok... Bir bebeğe yumurta verilmeyeceğini öğrettin bana, Palyaço. İnsanların seni çok kırsalar da, kötü sözler söyleseler de, bunun altında kalmanın pek de kötü olmayacağının mesajını verdin bana, Palyaço. Sevdim seni be Palyaço, çok sevdim... Sen Marie'yi ne kadar sevdiysen, ben de seni o kadar sevdim... Bu sözcüklerimi koca yürekli Palyaçolara armağan ediyorum. Ve beni en çok mutlu edecek şey bir Palyaço'nun bu yazıyı okuduğunda yüzünde oluşacak gülümsemedir...
Alman yazar Böll'ün, ülkesinde 1963 senesinde yayınlanan ve döneminde bir yığın eleştiri alan bu romanının orjinal başlığı olan 'Ansichten Eines Clowns'ı dilimize çevirdiğimizde en yakın ifade 'Bir Palyaçonun Fikirleri' oluyor. Ülkemizde ise sadece 'Palyaço' başlığı altında yayınlanmış; muhtelif dönemlerde, muhtelif yayinevleri tarafından. Yurtdışında kimi İngilizce çevirilerde ise 'The Clown' ve 'The Opinions Of A Clown' başlıklarına rastlıyoruz.

Romanda yazarın Katoliklere veya Katolikliğe yaptığı taşlamalar bir hayli cesurca; kanımca,romanın yazılma amacı da bu taşlamalar. Roman karakteri Palyaço'nun kafa travmaları esnasında yaptığı geçmişe dair iç hesaplaşmlarının bulunduğu paragraflardaki hikayeler ise bu mezhebe ve mezhep üyelerine yapılan taşlamalar için bir araç olarak görünüyor. Ama yine de bu paragraflar bir hayli psikolojik ve hüzünlü. Palyaçomuz da hüzünlü, fakat aynı zamanda paranoyak, kimi zaman gururlu kimi zaman arsız, düşündüklerini söylemekten çekinmeyen bir paylaço bu, bilgili akıllı bir palyaço aynı zamanda, uğradığı haksızlıklar da cabası. Evet Marie'yi çok seviyordu fakat bence olanları bir de Marie'nin ağzından dinlemek gerekiyor. Kimilerine göre bu palyaço biraz kibirli veya bencil de, fakat insancıl yönü daha baskın, melankolik diğer taraftan realist. Neyse ney, ona sorarsanız 'ben sadece palyaçoyum' diyor. Aslına bakarsanız önemli olan da bu...

1000kitap.com da yazılarını takip ettiğim genç arkadaşıma kitabı okumama ve yazarla tanışmama vesile olduğu için buradan teşekkür ediyorum.

Güzel bir edebi deneyimdir, bu. Okumanız dileğiyle. İyi okumalar...
Palyaço...
Birinci tekil şahıs tarafından anlatılan kitap hayatını palyaçoluk yaparak kazanan, protestan zengin bir ailenin oğlu, katolik bir kadının sevgilisi olan dinsiz bir adamın, Hans'ın hikayesidir.
Birinci tekil şahıs tarafından anlatıldığı için elbetteki yaşanan olayları objektif olarak sunmamaktadır.
Kitapta Hristiyanlık ve mezhepleri, Alman milliyetçiliği, zenginlik, sanat ve sanata ödenen para ( sanatçıların yaşarken karılarına bir ayakkabı bile alamazken öldükten sonra eserlerinin değerlenmesi gibi), aldatılmak, terk edilmek, cinsellik, aile hayatı, anne babanın insan üzerindeki etkileri, savaş, savaşın toplum üzerindeki izleri, aldatılan ve sevgilisi tarafından terk edilen depresif bir palyaçonun gözlemleri ile anlatılmaktadır.
Kitap her ne kadar Alman -Hristiyan bir toplumda geçse de insanların dini inançlarının kullanılarak belli kalıplara itilmesi veya ötekileştirilmeye çalışılması, baskı altında tutulması veya belli dini topluluklara üye olanlara kazanç ve itibar sağlaması gibi aslında yakından tanık olduğumuz her toplumda yaşanan olayları gözler önüne serdiği için bugün artık evrensel bir konuya sahip olduğu söylenebilir.
Toplumsal değerlendirmelerin yanı sıra:
İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman milliyetçiliği yapan insanların daha sonra para ve kazananın yanında olma arzusu ile kapitalist çizgiye evrilmeleri gibi; tüm insanlarda "iyi-kötü-bencil-duyarlı" gibi bir çok duygunun aynı anda yer aldığı, kimsenin sadece iyi, sadece kötü yada sadece bencil olamayacağı gibi insana dair değerlendirmeler de yapılmış.
---------
Yahudi Soykırımı ve Nazizimle ile ilgili yapılmış olan filmlerde (Schindler'in Listesi, Hayat Güzeldir, Piyanist vb) biz sadece çeşitli işkencelere maruz kalan Yahudileri ve onlara işkence eden, zorba, faşist Alman askerlerini görürüz, bu kitap sayesinde o sıradaki sivil Alman halkını da biraz olsun tanıma fırsatım olduğu için ayrıca beğendim.
(Peki bu incelemenin sonu ne zaman gelecekti!!?)

Sapıklığın değerlendirilmesiyle de ilgili olarak dikkat çeken bir bölümü de yazmadan geçmek istemiyorum.
Sapıklığın duygularla ilgili değil fikirlerle ilgili olduğunun vurgulandığı bir bölüm var ki bence çok doğru bir tespittir.
Sapıklık fikirlerin ürünüdür, bu fikirlerin topluma ekilmesinin sonucudur. İnsan doğduğunda sapık değildir, ama sapkınca fikirlere maruz kalarak sapıklaşabilir.
Bir diğer dikkatimi çeken bölümü ise ıspat yükünün olmamasının insanı nasıl rahatlattığı ile ilgili olan kısmıdır onu da es geçemeyeceğim.
(Düz okuyucuyum neden bu kadar yazıyorum bilemiyorum)
Bir şeyi ispatlamaya çalışmamanın rahatlığı paha biçilmezdir.
Ben buna kendi düşünce dünyamda "kendine saklamak" derim.
Bazı Bazı yerlerde anlatılanların acaba tüm bunlar palyaçonun sanrısı mı diye düşündüm çünkü bazı bölümler gerçekten gerçek dışı gibi -yok artık bu kadar da dibi boylamış olamaz- dedirtti.
Ben depresyonu severim, sosyopat, şizofren, depresif roman karakterlerini de severim.
Bu nedenle beğenerek okudum.
Herkese iyi okumalar.
(inanamıyorum bitirdim galiba)
İnsanların hoşgörüsüzlüğünün din arkasına nasıl saklandığının en güzel örneklerinden biri bence palyaço .
Koyu Katolik olan sevdiği insanı sırf tanrıyla bağı çok iyi olmadığı için kaybeden bir palyaço . Ve güldürmekten çok düşündürmeye yönelten bir kurgu . Zamanın şartlarında gelecek eleştrileri göze alarak cesurca yazılmış bir kitap .
Yazar karakterin kişiliğini çok güzel seçmiş . Tüm olanları duygulara çok iyi aktarmış . Bunları yaşamasanız bile aynı durumda sizmişsiniz gibi onunla birlikte üzülüp Marie'yi özleyebiliyorsunuz . Keşke Marie geri gelseydi ..
Kitabın konusunu okuduğumda çok beğenmiştim. Konusu güzel olmasına rağmen kurgu sürükleyici olmadığı için bağlayıcı bir kitap değil. Ama her şeye rağmen verdiği mesaj güzel
"Bonn'a vardığımda hava kararmıştı"
Diye başlayan kitap... edebiyat tarihinin en iyi 100 giriş cümlesinden biriymiş.
Okurken merak uyandırıyor özellikle ilk bölümleri ne yazık ki bittiğinde hayatınızdan çıkıp gidiyor. Pek bir duygu katmadı. Sahneye çıkarak hayatını kazanan Palyaço sonrasında sevdiğini ve dostlarını kendinden uzaklaşıyor....
"Katolikler sinirimi bozuyor" dedim. "Onlar insafsızdır."
"Peki Protestanlar?" diye sordu gülerek.
"Vicdan üzerine attıkları palavralarla." dedim, "onlar da beni hasta eder."
"Ya dinsizler?" Hala gülüyordu.
"Sıkıntı verirler, çünkü hep Tanrı'dan söz edip dururlar."
"Peki, ya siz nesiniz?"
"Palyaçoyum ben," dedim.
Heinrich Böll
Sayfa 95 - Can Yayınları
Bir çocuğun da dinlenme saati yoktur. Ancak "düzenin koşulları"na uygun davranmaya başladığı zaman, dinlenmeyi de düşünür.
Heinrich Böll
Sayfa 102 - Can Yayınları
Ben Amerikalıların ahlak anlayışını hiçbir zaman kavrayamamışımdır.
Heinrich Böll
Sayfa 98 - Can Yayınları
Sadece inanın.Bilir misiniz, bir şeye sadece inanmak bile insana çok güç verir.
Heinrich Böll
Sayfa 176 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Palyaço
Baskı tarihi:
Mart 2013
Sayfa sayısı:
256
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750717833
Kitabın türü:
Çeviri:
Ahmet Arpad
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Hans Schnier, varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçmiştir. Evlenmeye ve doğacak çocuklarını Katolik terbiyesiyle büyütmeye yanaşmadığından, toplum baskısına direnemeyen sevgilisi tarafından terk edilir. Hans bu kayıp yüzünden yıkılır, sanatı bitme noktasına gelir.
Palyaço 1963 yılında yayımlandığında Almanya'da büyük tartışmalara yol açmış, Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmıştır. Oysa yazar, İkinci Dünya Savaşı sonrası burjuva toplumunun dar kafalılığı ve çarpık ahlakı yüzünden "ayrıksı" bir bireyin o toplumda kendine yer bulamayışının altını çizer. Palyaçonun maskesi ardında en sarsıcı gerçekleri dile getirir; günlük hayatın acımasızlıklarını, boş kuralları, haksız baskıları okurun yüzüne bir tokat gibi çarpar. Palyaço makyajı, aslında bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskedir.
Güzel bir söz vardır: hiçbir şey. Hiçbir şey düşünme. Başbakan'ı düşünme, Katolikleri de düşünme. Küvette ağlayan, terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.

Kitabı okuyanlar 131 okur

  • Shadow
  • Elif İzgi
  • Zafer Kaçar
  • Koray Göl
  • Samet Ö.
  • Banu Ercan
  • Ahmet
  • özlem
  • Emel Güzeloğlu
  • Ümit K.

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.1
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%29.2
25-34 Yaş
%29.2
35-44 Yaş
%31.3
45-54 Yaş
%2.1
55-64 Yaş
%4.2
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%43.4
Erkek
%56.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%13.4 (9)
9
%29.9 (20)
8
%26.9 (18)
7
%20.9 (14)
6
%6 (4)
5
%1.5 (1)
4
%1.5 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları