Ademoğlu Neredeydin?

8,0/10  (2 Oy) · 
8 okunma  · 
4 beğeni  · 
468 gösterim
"Mermiler vınlayarak kıl payı farkla yanından, üzerınden geçiyordu. Arkasında camlar şangırdıyor, ahşap binalar parçalanıp birbirinden ayrılıyor, evin birinde bir kadın haykırıyor, çevresinde sıva pakları ile kalas parçaları uçuşuyordu... Yattığı yerde kaldı, bir an için bütün yaşantısı döndü dolaştı gözlerinin önünde. Sözü edilemeyecek tekdüze acılar ve aşağılamalarla dolu bir kaleydoskop.Bir mermi gelip bir samanlığın çatısındaki kalasa çarptı, büyük ahşap bina saman balyalarıyla birlikte Greck'in üzerine yıkıldığı sırada o hala ağlıyordu."
Heinrich Böll, "Ademoğlu Nerdeydin" adlı kitabında, bizi insanoğlunun karşılaşabileceği en büyük acıyla, savaş acısıyla yüzyüze bırakıyor. Savaşın acımasızlığı altında ezilen, yitip giden genç insanlar, küçücük umut kırıntılarına tutunanlar, onca olumsuzluğun içinde yeşeren küçük sevdalar ve ölüm, hep ölüm.
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    2006
  • Sayfa Sayısı:
    183
  • ISBN:
    9789755107295
  • Orijinal Adı:
    Wo Warst Du Adam?
  • Çeviri:
    Zeyyat Selimoğlu
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rogojin 
 11 Şub 13:51 · Kitabı okuyor · Beğendi · Puan vermedi

Kitabımı alıp sahile indim. Evde temizlik olunca buraya inmek güzel oluyor. Deniz kenarında küçük bir cafedeyim. Daha önceden de defalarca geldim, kediler yanımda dolaşırken kitabımı okudum bir yandan, bir yandan hiç bir zaman çok sevemediğim denize baktım. Bugün hava yine boğucu, soğuk, kara gri bulutlarla üstümüz dolu, gök denize değiyor nerdeyse ve adalar bile sislerin ardında kalmış, martılar var ve sandallar, cafe de tıka basa dolu, kediler yine içeri alınmamış, alıngan alıngan camlardan bakıyorlar..bir parça yiyecek yok mu?

Heinrich Böll'ün Âdemoğlu Nerdeydin? adlı kitabını okuyorum..belki yarın bitiririm. Çok da hızlı okumuyorum; çünkü tadının hemen bitmesini istemiyorum, çok beğendim ve beni etkileyen yine üslubu ve kitaptan yayılan o aşina edebiyat kokusu oldu. Yine aynı şey oluyor: olayların akışı ve neler olup bittiği değil ama o his, satır satır bana aşina gelen ve birçok şey düşündüren o üslup etkiliyor beni. Her bölümde tek başına hikâye veya roman olabilecek olayları okurken 60 sene önce gerçek ya da hayal yaşanmış bu hayatlar, ölümler bana yirmi sene öncesini hatırlattı. Zihnim ve hayâl gücüm içimde bunca sene beklemiş o görüntüleri ve anıları kaleme dökmek için iteliyor beni..hiç unutmadığım için çünkü. Ne çabuk geçmiş tabii..ama evet tabii ki hızlandı zaman ve itirazım yok buna asla..sadece şaşkınım bir yandan, bir yandan da kabulleniyorum. Kendime bakınca gördüklerim ve bu muydu diye düşününce , evet hayatın buydu senin. Böll'ün hayat sevgisiyle dolu ve anlara sıkışıp kalmış ama öldürmeye ve ölmeye yazgılı karakterleri gibi, elimde silahla tuttuğum nöbetlerde , yirmi sene öncesi, hayâl ve ümitlerle dolu ve bir yandan da kör, tecrübesiz, bir heybetli adamın gölgesinde küçük, faydasız, hayâl kurardım, gece yarıları silahlık nöbetinde elimde cortazar kitabıyla uyumamak için o rahatsız edici floresan lambanın altında sayfaları çevirir ve bir yandan koğuştan gelen her türden sese kulak kabartırdım..burası memleketin uzağıydı, bilmediğim bir yerdi, soğuktu ölümüne, rahat ve konforla yaşamış ellerime böyle hırçın saldırmamıştı hiç soğuk, karların içinde böylesine acıyarak üşüyerek ve aç beklememiş, hiç kimsesizliğin ne olduğunu böyle âleni ve net görmemiştim...bizi ilk teslim ettiklerinde barakaların yanında kapkara giysili ve yüzleri kömüre dönmüş, kavruk, esmer gençler görmüştük..yabancıydık elbette, oradan değildik ve onlar gibi değildik, ama herşeyin bir süresi var, günler haftalara döndü, gündüzler geceye, soğuk geceler soğuk günler derken aşina olmaya başladım herşeye..insan insandı yine de. Burada da orada da kendimiz olmaya yazgılıydık hepimiz. Hepimiz ana kucağından uzakta debeleniyorduk, hemen yanımızdaki şehitliğe getirilen gencecik insanların sayısı şaşırtıyordu bizi ama konuşmuyorduk hiç. Her gün eğitim alıyorduk, silah tutmayı öğreniyorduk, öldürmeyi ve kendini savunmayı, nöbetler tutuldukça az ileride tepelerin ardından gelen düşmanların bir sabah bütün bölüğü nasıl öldürdüğüne dair hikâyeler anlatılıyordu, biz kavruklar yemekte tanrımıza hamd ediyorduk, gece nöbetleri için erkenden uyuyalım diye ranzalarda uzanıp yorgun, omzunu sarsacak o el hiç gelmesin diye boş ümitlerle gözlerimiz kapalı yatıyorduk. Her türden insan vardı aramızda, hırsızlar, şoförler, genelevlerde çaycılık yapanlar, politik davalardan mimliler, öğretmenler, katiller vardı cezasını yatmış; kasaplar da vardı, yoksul mazlum köylüler de. Ve herkes fırlatılıp atılmıştı oraya ve soğuk yakarken tenimizi, görevlerimiz için ite kaka ve bazen keyifle çalışırken herkesin özgürlük hayaliydi, ya sevdiği vardı ya ailesi ya da sadece dışarda olmak istiyordu her biri, kimse burada kalmayı düşünmüyor, ve meselâ eli bir makinede parçalanmış Sezgin'in bütün tabura yayılmış kötülüğünden sakınmak için ona görünmeden sakin sakin geçirmeye çalışıyordu günlerini, apış aranız koparılırcasına sıkılırken istiklal marşını söylemek zorunda kalabiliyordunuz yoksa..ya da akşam vakti dinlenirken ranzanızda, Sezgin yanıbaşınızda bitiveriyordu. Nöbetler korkunçtu, yazıcıydım, bazen yaptığım hatalardan gece yarıları masum yorgun askerler uyandırılıyor ve kimbilir ne korkunç sözlerle dolu küfürler yüzüme değil ama karanlığa savruluyordu..hep beraberdik yine de. Palandöken 'in dizi dibinde mazlum masum çocuklar gibiydik..her yer kara boğulmuşken içtima sonrası karanlıkta yine de oynayacak oyunlar oluyordu, o zaman çocuk oluyordu hepsi. Hepsi gençtiler. Hepsi mazlumdu. Hepsi, o zaman bilemezdim, güzeldiler. Bambaşka hayatlardan gelmiş birbirimize zorla misafir olmuştuk işte, severek, bazen sevmeden ve öfkeyle, hele de operasyondan gelenlerden sonra düşmanlıkla da beraber, yaşamaya çalışıyor ve hayata döneceğimiz günü bekliyorduk. Hepsi çocuktu onların, evli olanlar bile. Gözlerde ışıltılarla anlatılan hikayeler, soba başında ölene dek bitmeyecek dostluklar için edilen yeminler, subayların yediği ciğerlerden bir parça kapmak için atılan taklalar..soğuk yatağımızı donduruyordu, sabahları koyun koyuna yatan askerler buluyorduk. Isınmak ya da insan sıcaklığına sığınmak için birbirine sarılıp uyuyan askerler buluyorduk sabahları ve acımasızdık hepimiz soğuk kadar, ağlatana dek bırakmıyorduk peşini, gece koğuş kalklarda veya sabah kahvaltılarda hemen belli oluyordu niyetimiz, zayıf olmaya tahammülümüz yoktu sanki ve zaten öğretilen de bu değil miydi? Zayıflar korkutuyordu bizi, acımasız olunca çözülüyordu sorunlar, birisinin mezhebini aşağılamak ya da suçunu yüzüne söyleyip onu bozmak hepsi için o kadar kolaydı ki..sadece sezgin'e ilişmiyordu hiç biri, kimse can acısıyla istiklal marşı okumak istemiyordu. Tezkere aldıktan bir iki hafta sonra ölecek olan Aksaray'lı mustafa, babasının öldüğü dokuz ay kendisinden saklanan doğan, şehirden kızlarla arkadaşlık etmek için yapmadığı hinlik kalmayan giresunlu mustafa, en adi şakalarla hayatımı cehenneme çeviren alper, herkes mutluydu, oysa ben gerçekten cehennem hayatı yaşıyordum, ben de zayıflardandım çünkü, pentatlon sahasında herkesin bir atlayışta geçtiği üç metrelik italyan çukurunda tek başıma beklemek yüzümü kızartıyordu, bölük astsubayımızın sevgisi olmasa orada kalacağımı biliyordum, çünkü komutanımız böyle istiyordu. Sabah sporu dehşet vericiydi, koca bölüğün önünde barfiks çekemeyen ve yine utançla yüzü kızaran ben izbandut gibi bölük astsubaylarından birinin emriyle yanımda iki askerle, onların yardımıyla herkesin ıslıkları arasında terden ölene dek barfiks çekiyordum. Tırmanamıyor, hızlı koşamıyordum. Tüfeksiz hareketler bana yetiyordu:) bölük subayımız beni hemen çözmüş , 200 metre atışa bile götürmemişti. Ama askerlikti işte, hiç kimse hiç bir iş yapmadan duramıyordu. Yazıyordum, dağınıklığım sorun oluyordu, bazen herşey iyi gidiyordu. Akşamları, herkes nöbette belki uyandırmazlar ümidiyle yorganına sarılmış yatarken ben mustafa'nın yanına gidiyordum, ranzaya yanyana uzanıyorduk, radyomuzu açıp türkü dinliyorduk beraber, çıt çıkmayan koğuşta türküler geceye karışıyordu, nöbetçiler soğuktan donmuş, yorgun, bitap, koğuşa giriyor ve bazen nöbetçi çavuş yanımıza gelip "Ahmet 'e üst üste nöbet yazmışsın " diyordu, o zaman kimi uykusundan uyandıracağım diye kara kara düşünüyordum, o mazlum küfürlerle kalkarken yataktan koridora kaçıyordum usul usul. Bazen koridorlarda nöbetçi subaylarla yüzyüze geliyordum, bunlardan biri askerlerin söylediğine göre karşılıksız aşk acısıyla boynu bükülmüş bir adamdı, o kadar dalgın ve o kadar herşeyden kopuk bir adamdı ki üst üste iki kez kapıyı çok büyük bir talihsizlikle yüzüne çarpmıştım da sinirlenememişti bile, öyle uzun, aklı karışık baktığını hatırlıyorum.

Askerliğimin son günleri çok büyük bir psikolojik yıkılma yaşadım. Sol kolumda izleri duruyor. Ne olmuştu da böyle yapmıştım? İnsan duygularıdır, hassasız hepimiz, yavru masum kediler gibiyiz, sadece bize bunu unutmamız öğretiliyor, bir efsane olacakmış gibi güçlü, kuvvetli, dimdik, ama edebiyat bize başka şeyler söylüyor: bütün dimdik bütün o sert duruşların arkasında duyguları yumak yumak insanlar bekleşiyor, çocuklar bekleşiyor..o yüzden gerçeği söylemek lâzım, ne nöbetlerde ne de askerliğim süresince iyi bir asker olmadım, benden bunun beklenmediğini anlamıştım, zihnime akan görüntüler ve hatıralar, asla unutmadığım ve hâlâ fotoğraflarına baktığım o güzel erzurum ovasına bakan gözlerim ve bir gün onları yazmak için hazırlanan ellerim için bir vesile gibiydiler. Kitapta umutla aşka tutunmaya çalışan Scheider gibiydim, imkânsızdı ama sevgi hissediyordum, yirmi sene sonra bile vücudumda soğuğunun izleri ve yaraları duran Erzurum'u özleyen bir tek benmişim gibi geliyor bana. Tabyalardaki duvarlara imzasını bırakan tek benmişim gibi. Çarşı izinlerinden arkadaşlarının yanına yuvasına dönermiş gibi severek koşan bir benmişim gibi. Voleybol sahasında o güzel yaz günü toprağa uzanıp göğe bakan bir tek ben miydim? Silah fabrikasına giderken geçtiğimiz bütün o güzel yollar hayâldi belki de..peki ya hep beraber gittiğimiz Kars yolu üzerindeki o ıssız kimsesiz binalar ? Çarşı izinlerimiz ? Ben hâlâ italyan çukurundan çıkamıyorum ve hâlâ barfiks çekemiyorum. Bazı şeyler hiç değişmeden kaldılar ama sizler, her biriniz ve hepiniz, bitmez kışıyla Erzurum ve koca Palandöken, siz bütün hatıralarım, birer birer kelimelere dönüştünüz şimdi. Geriye sadece insanı iyileştiren ve avutan edebiyat kaldı...

Bu senemin, edebi şenlikli başlamasına sebep olan Böll bu denli acımasız olamaz! O eşsiz kalemini neden bu kadar sert kullanmış demekten kendimi alamadım. Aslında bu sorunun sebebi açık; insanoğlu bu kadar acımasızken, Böll gibi realist bir yazar, kalemini başka nasıl kullanabilirdi ki...

Küçükken ateş karıncalarının yuvalarını eşeleyip, yuvanın içine su dökerdim ve ateş karıncalarının nasıl yok olduklarını seyrederdim. Şimdi o zamanki yaptığım bu şeyi düşündükçe kendime kızarım, böyle bir şeyi gerçekten yapmış olduğuma şaşırırım. Belki de insanlığın özü o zamanki yaptığım şeydi, insanlık yok etmekti, öldürmekti...

Çocukluğumun merhametsiz zamanına ulaşan zihnim, insanlığın merhametsiz zamanını bir türlü haklı göremiyor. Savaşın, insanoğlunun tarihinin neredeyse tamamını kapladığı şu düzende, merhametli yaşamak ne denli kolaydır? İnsanın insana yaptığını başka hangi canlı birbirine yapmıştır? Zekanın belki de en büyük lanet sayılabileceği bu düzeni sevmiyorum. İnsanlığın tanımının hep olumlu kabul edildiği imgeleri yok sayıyorum. İnsanın, hayvandan daha aşağılık bir canlı oluşuna sonuna kadar destek veriyor, güzelim doğanın düzenini bozan tek canlının insan olduğunu düşünüyorum. Savaş... Savaş, insanlığın doğası ve aynı zamanda lanetidir. Güç sahibi olup da merhametini koruyan insanların ütopik görüldüğü bu dünyaya haykırıyorum; insanlık kötülüktür ve en kısa zamanda bundan kurtulman lazım! Doğa muhakkak ki insansız daha mutlu olacak ve kalacaktır.

Böll'ün gerilimli kalemi yüreğimi tir tir titretti. Bu kadar sakin ilerleyip, bu kadar gerilimli biten cümlelerle ilk defa karşılaşıyorum. Bu gerilime erişinceye kadar, zihinleri şenlendiren cümlelerin cümbüşüne sahip olan okur, okurken kendinden geçtiği cümlelerin derinliğinde kaybolup, tasvirlerin yeterliliği karşısında şapka çıkartıyor. Psikolojik tahlillerin çokluğu ve diyalogların az ama öz oluşuyla okuru sarıp sarmalayan bir eser.

Günlerdir Böll'ün cümleleriyle yaşıyorum. Okulda, otobüste, çocukla oynarken bu cümlelere erişeceğim zamanı bekliyorum. Böll'ün, bu çabama değen bir yazar olduğunu düşünüyorum. Bu eser ise şimdiye kadar okuduğum en iyi Böll eseriydi. Vermek istediği mesajı çok sevip, anlatım şeklini sevmediğim "Katharina Blumm'un Çiğnenen Onuru"ndan sonra ilaç gibi gelen bir eser oldu, "Ve O Hiçbir Şey Demedi"den bile çok sevdim bu kitabı. Hatta diyorum ki, XII. bölüm şimdiye kadar okuduğum en iyi yazımlardandı. Böyle bir sonla karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim ama dedim ya insanlık belki de buydu.

Savaşın anlamsızlığını duyumsayıp, insanlığımızı sorgulayacağınız bu eseri herkese tavsiye ediyor, iyi okumalar diliyorum.