Kitabın yapısı oldukça net: Her karakter için ayrı bir sayı ayrılmış. Man-Bat, Scarecrow ve Riddler hikayeleri, karakterlerin neden ve nasıl bu hale geldiklerini, o meşhur "ortaya çıkış" (origin) anlarını başarılı bir şekilde anlatıyor. Poison Ivy hariç maalesef. O sayıda Batman'le ilk karşılaşmaları işlenmiş ama onun origin hikayesi anlatılmıyor. Benim favorim hem tarz hem hikaye olarak Man-Bat oldu ama bu dörtlüden en çok Riddler'ı severim :d
Eğer Batman'in erken dönemindeki suçluların motivasyonlarını ve kökenlerini merak ediyorsanız, bu dörtlüye bir göz atmanızı öneririm.
"BATISIZLIK"
"Zorla çalıştırmak için köle almak çok eski bir uygulamaydı. Örneğin Umman Sultanlığı, Zanzibar ve Mombasa'da imparatorluğunu kurarken Doğu Afrika kıyılarından esirler aldı. Ancak Avrupalılar açık ara en acımasız ve sistematik köle tüccarlarıydı ve Amerika'da Avrupalılar tarafından işletilen plantasyonlar Afrikadan gelen köle işgücü olmadan kârlı olamazdı. Portekizliler ve İspanyollar 1500'lerin başlarında Batı Afrika'dan aldıkları köleleri Amerika'da çalıştırmak için gemilerle taşıyorlardı. İngilizler ve Hollandalılar da çok geçmeden bu tüyler ürpertici işe dâhil oldular.
John Hawkins, 1562'de Batı Afrika'dan Karayipler'e kraliyet tarafından onaylanan ilk İngiliz köle misyonunu yönetti. Bir asır sonra, İngiltere'nin Kraliyet Afrika Şirketi, transatlantik köle ticaretinde önemli bir oyuncu olarak kendini kabul ettirdi. Batı Afrika, Avrupalıların yerleşmek için mücadele ettikleri, çoğu zaman hastalıklara yenik düştükleri ve Yeni Dünya kolonilerindeki kâr artırmak için sistematik olarak insansızlaştırdıkları topraklardı."
Batı’nın yüzyıllardır kurduğu düzenin çatırdamaya başladığı bir çağdayız. Bir zamanlar dünyanın ekonomik, kültürel ve siyasi merkezini temsil eden Batı, artık aynı mutlak güce sahip değil. Ve belki de ilk kez, dünyanın geri kalanı bu değişimi sadece izlemiyor; doğrudan şekillendiriyor.
“Batısızlık” kavramı burada devreye giriyor. Bu durum, Batı’nın gerilemesi, dünyanın geri kalanının yükselişi, sesini daha güçlü duyurması ve küresel dengelerin çok merkezli bir yapıya dönüşmesi demek.
Uzun yıllardır alıştığımız “Batı merkezli dünya” fikri artık sorgulanıyor. Çünkü ekonomik güç Asya’ya kayıyor, nüfus dengeleri değişiyor, kültürel etkiler çeşitleniyor ve yeni aktörler sahneye çıkıyor.
Bugün Çin’in ekonomik yükselişi, Hindistan’ın demografik
Kitaplığın önünden geçerken kitaplar size seslenir mi bilmiyorum, ama bana seslenirler. Bazen elime alırım konusuna, kokusuna tekrar bakarım. Okuduysam hikayeyi, okuduğum zamanı hatırlarım. Okumadıysam sıraya almayı düşünürüm.Onu düşünürken yanındakine,üst raftakine,çaprazdakine kayar gönlüm,gözüm.Çok ayran gönüllüyüm biliyorum Ama bu kitap bana seslenmedi resmen yakama yapıştı, ne olduğunu bile anlamadan kitaba başlayıverdim. Hikayesinden önce şunu söylemem gerekiyor. Kitabı 4-5 yıl önce kütüphaneme eklemişim. Ve nasıl güzel bir basımı var anlatamam. 6 masal var içinde ve her biri renkli baskı. Her sayfa kenarındaki resimleri saymıyorum bile. Artık kalmadı böyle basımlar. Olsa bile yanına yaklaşılmaz muhtemelen.
Gelelim içeriğe. Kitap 6 masaldan oluşuyor. Hepsi Grisha evreninde geçiyor ve hepsi bir derece rahatsız edici, karanlık masallar. (Hayır, seriye bağlı değil. Seriyi okumadan da kitabı okuyup çok zevk alabilirsiniz.) Masalları çok severim ve her metin masal gibi yazılmış olsa bile aynı tadı vermez. Ama bu kitap öyleydi ve tadı damağımda kaldı. İlk masal "Ayama Ve Dikenli Orman" bildiğimiz masal içinde masal olanlardandı ve bayıldım. Ama son masal " Su, Ateşin Şarkısını Söylediğinde" mükemmeldi. Aslında çok iyi bildiğimiz bir masaldaki (Küçük Deniz Kızı) kötü cadının ( Ursula) nasıl en başta kötü olduğuyla ilgiliydi.Yani bir origin story. Karakterimizin adı Ulla'ydı ve ben O'na bayıldım. Masalın her bir cümlesine bayıldım.Diğerleri de okumaya değer güzel masallardı. Masal diyorum ya baştan beri. Erişkinler için masallar elbette. Günümüzde Disney uyarlaması olan masallar gibi değil. Anderson'un asıl yazdığı gibi. Umutsuz, kötü ve mutlu sonla bitmeyen cinsten.
Yani daha ne söyleyeyim. Eğer hala basımı varsa kaçırmayın derim.
Sanki arkasında koca bir ekip varmış da bu kitap tüm o ekibin eseriymiş gibi hissettiren bir kitap (aslında son sözünden de anlaşılıyor bu) Övmekten başka bir söz söylemek ne haddime denilebilecek hem kurgusuyla hem değindiği konularla muhteşem bir eser.
Dan Brown kitaplarında en sevdiğim özellik, boğmadan birçok bilgiye yer vermesi. Tek bir açıdan da yapmıyor bunu, tarihi, kültürel, coğrafi ya da teknolojik birçok konu bulunuyor ve kurguya yedirmek için aşırı uğraşmamış olsa bile sırıtmıyor. Okura bilgi ve açıklama verme ihtiyacı duyduğum kendi hikayelerime benzettiğim için daha da sevdim bu durumu.
Bu kadar bağlanmamın bir diğer sebebi eminim ki kitapta geçen çoğu yeri bilmem ve İspanya kültürüne hakim oluşum. Seyahat öncesi gezilecek yerlerde küçük bir tura çıkmak ve daha geniş anlamda bir bakış açısına sahip olmayı isteyenler için de bulunmaz nimet. “Biblioturismo” gibi bi kavram olsa (belki de zaten vardır ama adı bu değildir) Dan Brown başı çekenlerden olurdu hiç şüphesiz.
Biçimsel olarak da çok kendine has özellikleri var. İç seslerin bir alt satırda italik şekilde verilmesi, komplo teorileri sitesinin düşüncesi ve o şekilde verilmesi. Semboller, detaylar, betimlemeler… Neresinden bakılırsa bakılsın enfes!
Üstelik bu kadar hassas bir konuyu iki tarafı da üzmeyecek şekilde dengeleyerek ve mantıklı şekillerde açıklayarak yapmak ve bunu da okurun merakını sürekli körükleyerek yapmak… Eminim basılır basılmaz okusam etkisi çok daha büyük olurdu üzerimde (çünkü örneğin Winston neredeyse günlük hayatımızın bir parçası artık).
Kesinlikle okuyun, okutturun. Şimdiden kusura bakmayın ama bu seriyle ilgili biraz (hatta bayağı) abartacağım.
Bir Batman sever olarak şuna çok alışığız: Zengin, ailesinin ölümünden sonra kalan mirası Gotham’a adalet getirmek için kullanan, malikanesi olan, uşağı olan, her şeyi olan bir Batman. Yıllardır bize anlatılan origin hikâyesi bu. Ama Absolute Batman’i okuduktan sonra fark ettim ki bu origin artık fazlasıyla sığlaşmış.
Karşımızda bu kez; gerçekten günümüz insanları kadar zorlayıcı şartlarda yaşayan, vahşi, acımasız, genç, mağarası olmayan, uşağı olmayan, parasını normal bir vatandaş gibi kazanan bir Batman var. Doğal olarak insanın aklına şu soru geliyor:
“Bu Batman, bu kadar çok kötü adamla nasıl baş edecek?”
Cevap çok net: acımasızca.
Batman’in cihazlarına ve ekipmanlarına baktığınızda bile her şeyin el yapımı olduğu hissi geçiyor. Silahlar kaba, sert ve gerçek. Ama asıl vurucu nokta pelerin kullanımı. Yıllardır Batman pelerinini daha çok korku unsuru olarak; düşmanı sersemletmek, şaşırtmak ya da dövüşte küçük bir avantaj yakalamak için kullanırdı. Bu kez öyle değil.
Bu Batman pelerinini saldırmak için kullanıyor. Ve evet, bunu yıllardır bekliyordum.
Uzun yarasa kulaklarından çıkan bıçaklarla düşmanlarının göğsünü deşmesi, göğsündeki yarasa sembolünü bir baltaya çevirip birinin elini koparması… Bunlar normalde “Batman bunu yapmaz” dediğimiz türden hareketler. Ama burada yapıyor. Hem de gözünüzü kırpmadan.
Benim okurken yaşadığım dönüşüm çok netti:
“Hmm… normal Batman, sadece biraz daha iri.”
derken bir anda
“Hass…tir! Bu ne! Bu Batman ama Batman değil bu ya!”
noktasına geldim.
Çizimler o kadar vahşi ve çarpıcı ki gözümü sayfalardan alamadım. Büyük bir heyecan ve şaşkınlıkla her paneli inceleyerek okudum. Özellikle dövüş sahneleri… Kesilen, parçalanan uzuvlar
Temel bilgiler için yeterince bilgilendirici. Her ne kadar güncel baskı gözükse de kitap 10 sene önce yayımlanmış ve burada dikkat çekici bir nokta şu: Genç Astronotun El Kitabı yayımlandığı dönemde güncel bir kaynak olsa da artık biraz eski kaldı. Kitapta uzay yolculuğu klasik NASA - ESA perspektifiyle ele alınıyor; SpaceX, Blue Origin gibi özel uzay şirketlerinin yükselişi, yeniden kullanılabilir roketler veya günümüzdeki ticari uzay uçuşları yer almıyor. Bu da eseri temel bilgiler için değerli kılarken, güncel gelişmeleri öğrenmek isteyenler için eksik bırakıyor. Ancak temel bilgiler için yeterince bilgilendirici.