Son incelemeler göstermiştir ki mutlak bir çöküş yerine imparatorluk gerçekte yeni koşulların istediği önlemleri alarak uyum sağlamış ve daha üç yüzyıl süren yeni bir dengeyi meydana getirmiştir.
Yıldız ve hilal, Hıristiyanlık haçına çok benzer şekilde şu anda ilişkilendirildiği dinden çok öncesine dayanmaktadır. Arkeolojik bulgular, bu sembolün hepsi şu anda Ortadoğu dediğimiz bölgede kurulmuş Moab, Sümer, Part ve Babil medeniyetleri için çok önemli olduğunu göstermektedir. MÖ dördüncü bin yıl öncesine tarihlenen Sümer mitolojisinde hilal ay tanrısını, yıldız ise aşk ve doğurganlık tanrıçasını temsil etmektedir. Roma zamanında bu sembol, Bizantion (günümüz İstanbul'u) ile özellikle ilişkilendirilmekteydi ve on dördüncü yüzyılda Haçlı Seferleri sırasında Müslüman orduların bayraklarında kullanıldı.
Hilal, 1453'ten 1923'teki yıkılışına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun bayrağı üzerinde kendisine yer buldu, yıldız ise on dokuzuncu yüzyılda eklendi ve sembolün tam hali Türkiye, Pakistan, Cezayir ve Libya gibi genelde Müslüman ülkelerin modern ulusal bayraklarında hâlâ görülmektedir.
...az sonra Şeref Efendi tepside dumanı tüten iki çayla damladı. Bir sandalye çekip oturdu. Sami Bey'in soğuk ve mesafeli bir görüntüsü vardı, ama Şeref Efendi insan sarrafı idi. Böyle adamların ahbaplığa can attığını ama bunu bir türlü beceremediklerini biliyordu.
Zaten o zamanlarda, bu ani aşklar belki de aşkın tek biçimiydi Osmanlı payitahtında; deniz, hanımeli, gül, incir, limon, kavun kokan, mürver ve sedir ağaçlarıyla kaplı, ezan ve ilahi sesleriyle dolu kenti kaplayan korku ve baskı, bu toprakların hem tutucu, hem kışkırtıcı iklimini oluşturuyor; bu iklimde, yasaklarla ve günahlarla kuşatılan duygularını sürekli olarak en derinlerinde saklayan insanların ruhları zifiri karanlık gecelere dönüyordu ve duygular aniden havai fişekler gibi patlayıveriyordu; o karanlıkta fişeğin ışığı kimi aydınlatırsa, kim o ışık fıskiyesinin içine girerse ona âşık olunuyor, aşklar korkularla beslenip büyütülüyordu