Gerçekten de öyle. Binlerce yıldır dinler bize, insanın özel bir yaratım olduğunu, doğanın geri kalanından ilahi bir dokunuşla ayrıldığını anlattı durdu. Şimdi bunun doğru olmadığını bildiğimize göre, sarkaç öteki uca savrulmuştur. Aksi yöndeki onca bulguya rağmen usçular, insanların öteki türlerden farklı olmadığı konusunda ısrar etmeye kendilerini zorunlu hissediyor. Sahip olduğumuz her özellik, öteki türlerde de olmak zorunda sanki; üstelik, bu özellik bizdeki kadar gelişmiş değilse, eğer patates yıkamak ve meyve kabuğu kırmak Einstein'ın denklemleriyle ya da Beethoven'ın sonatlanyla boy ölçüşemiyorsa, bizim de yüzme yetimiz yunusların yüzüşü yanında solda sıfır kalır ya da eşyaların yerini ısılarından yola çıkarak belirleme becerimiz, çıngıraklı yılanların aynı becerisiyle boy ölçüşemez demek, adettendir. Her türün, ötekilerden daha iyi yaptığı bir şey mevcuttur; bizler kim oluyoruz ki en sağlam hünerlerimizin, başka türlerin hünerlerinden özünde daha değerli olduğuna karar veriyoruz?
DNA, hiperuzaya özgü, solucan deliği denilen enerji kanallarını kullanıyor. Albert Einstein ve Nathan Rosen 1935 yılında bu bilgiyi ilk tanımlayan kişilerdi. Bu kavram, aynı mekandaki iki köşenin birbirine bir tünelle bağlı olduğunu belirtmek için kullanıldı. solucan delikleri sayesinde, bizimle aynı rezonansta bulunan bir kişinin bizden ne kadar uzakta olduğunun Hiçbir önemi yoktur. Bu kişi yatakta yanı başımıza ya da dünyanın öteki ucunda olabilir. Uyuyor ya da uyanık da olabilir yaydığımız bütün bilgiler aynı zamanda hiper uzayda bir enerji tünelinde hareket ederek hedefine ulaşır ve oradaki DNA'nın tarafından alınarak işlenir. Hatta bu enerjinin DNA tarafından sadece alınmadığını, depolandığını da söyleyebiliriz. Böylece DNA bilgi deposu görevi de görür. Aslına bakılırsa, bedenimizde muazzam bir veri bankası bulunur.
"Siz ve Albert iş bölümünü nasıl hallediyorsunuz bilmiyorum ama benim kocam kariyerimi en başından beri teşvik etmişti. Nobel Ödül Komitesi 1903'te beni değerlendirmeden çıkarmak için imza topladığında Pierre açık açık benim için lobi yapmıştı. Komitede sözü geçen insanlarla konuşmuş, araştırmamızın fikrinin benden çıktığını, deneyleri benim yürüttüğümü ve radyoaktivitenin doğasına dair teorileri benim ortaya koyduğumu söylemişti ki gerçekte olan da buydu. Fakat cesareti olmayan bir erkek bu çabayı göstermezdi."
Madam Curie çayından bir yudum aldı ve nazikçe cevap verdi."Mileva, bana sık sık, özellikle kadınlar tarafından, aile hayatıyla bilim kariyerimi nasıl birlikte idare ettiğim soruluyor. Evet, bu kolay olmuyor. Ama sizin ve benim gibi insanlar için hiçbir şey kolay değil. Bizler, bizim topraklarımızdan gelen insanlara tepeden bakan ülkelerde yaşayan Doğu Avrupalılarız. Bizler evde kalması beklenen, laboratuvarlarda çalışması ya da üniversitelerde ders vermesi istenmeyen kadınlarız. Bizim uzmanlık alanlarımız bugüne değin erkek egemenliğinde kalmış olan fizik ve matematik. Ve hepsinin üzerine, siz ve ben utangaç insanlarız, hâlbuki bilim dünyası bizden herkesin önünde konuşmamızı bekliyor. Başka türlü söyleyecek olursam, belki de aileyle ilgilenmek bunun en kolay kısmı."
Annalen der Physik'in kapağı bana bakıyordu, onu paketin içinden çekip çıkardım. Derginin içindekiler kısmını hızla tararken aralarından "On the Electrodynamics of Moving Bodies" başlığını hemen seçtim, yazar olarak yanında Albert Einstein ismi geçiyordu. İsmimin yazmıyor olması moralimi bozmamıştı; muhtemelen içindekiler bölümünde sadece tek yazarın isminin sığabileceği kadar yer vardı ve gönderdiğimiz makalede de öne Albert'ın ismini yazmıştık. Aramızda geçerli diploması olan kişi o olduğu için bu bir tür mecburiyetti.
Sayfaları karıştırarak nihayet 891. sayfaya ulaştım. Kılı kırk yararak oluşturduğum başlık işte oradaydı. ... Basılı hali inanılmaz görünüyordu, umduğumdan bile daha iyiydi. Gözlerim sayfanın geri kalanında gezindi. İsmim neredeydi? Makaledeki her kelimenin tek tek üzerinden geçtim ama ismim hiçbir yerde yazmıyordu. Mileva Marić Einstein ismi dipnotlarda dahi yoktu. Başlığın altında sadece bir kişinin ismi vardı: Albert Einstein.
Geçen on sekiz ay boyunca üç farklı makale üzerine çalışmıştık fakat görelilik üzerine olan büyük oranda bana aitti. Geri kalanlarsa -ışığın kuantumu ve fotoelektrik etkisi hakkında bir makale ve Brownian hareket ve atom teorisi üzerine başka bir makale- ortak yazdıklarımızdı. Bu iki makalede teoriyle çoğunlukla Albert ilgilenirken ben matematik kısmını halletmiştim. Öte yandan makalede geçen tüm fikirlere ve terimlere de derinlemesine hakimdim.