"Bakın size, bir Kadın !"
10/10
·244 syf.··
Beğendi
·
2025 26. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 07 Aralık 2025 00:13
Düşünüyorum.. O dönemde bir kadın olarak böyle bir işe kalkışmak. Ben yapamazdım şahsen. Coğrafya zorluklarını göze alıp da sırf sadece kalbindeki o duyguya güvenerek yola çıkmak... Dini ne olursa olsun ben yürekteki merhamete sıkı sıkıya bağlı bir insanım başka hiç bir kriter insanı tanımlamıyor gözümde zerrece. Kate Marsden’in On Sledge and Horseback to Outcast Siberian Lepers kitabı aslında bir yolculuk hikâyesi. Ama sıradan bir yolculuk değil; 1890’larda bir kadının tek başına Sibirya’nın uçsuz bucaksız topraklarına çıkıp lepra (cüzzam yani) hastalarını görmek, onlara yardım etmek için yaptığı inanılmaz bir macera. Ah Kate.. Kervan yolda düzülür yapmış o dönemde. Ama bu mücadelesine Kraliçeden ve Prensten maddi ve ona inananlardan da manevi desteğini almış şekilde devam edebildi kolayca. Sonuç ne biliyor musun onlar için hastane kurduruyor. Onun gücünü hafife almamak lazım okurken... Marsden, İngiltere’den yola çıkıyor, önce trenle, sonra kızakla, en sonunda da at sırtında ilerliyor. Lepra hastaları toplumdan dışlanmış, kimse yanlarına yaklaşmak istemiyor. Marsden ise tam tersine onların yanına gidiyor, konuşuyor, gözlemliyor. Bu açıdan kitap sadece bir seyahatname değil, aynı zamanda bir insanlık dersi gibi. Tabii ki metin biraz eski bir İngilizceyle yazılmış, yani günümüz okuyucusu için ağır gelebilir. Ama Marsden’in samimiyeti, yaşadığı zorlukları içtenlikle aktarması, kitabı canlı tutuyor. Kısacası, bu kitap hem tarihsel bir belge hem de insan hikâyelerinin gücünü hatırlatan bir anlatı. Eğer hemşirelik tarihi, kadınların öncü rolleri ya da insani yardım hikâyeleri ilgini çekiyorsa, Marsden’in yolculuğu sana çok şey düşündürür. Çevirdiğim için de kendimle ayrıca gurur duyuyorum. Tavsiye ediyor muyum evvvet. Kitaplarla ve Kedilerle kalın sevgili
Tarih-Araştırma
On Sledge And Horseback To The Outcast Siberian LepersKate Marsden · Cassell Publishing Company · 18921 okunma
7/10
·288 syf.··
2024 4. kitabı
Başlarda kendimi zorlayarak okudum, kalitesiz bir watpadd kitabı okuyormuş gibi hissettim. Ancak karakterler biraz daha büyüdükten ve üniversiteye gittikten sonra kitap beni içine çekmeye başladı. Evet, Connell ve Marianne'in sahip oldukları ilişki bazı yönlerden fazlasıyla toksik. Birbirlerine bağlı olmaktan çok bağımlılar. Ancak yaşamları ve büyütülme tarzları göz önünde bulundurulduğunda bunu garip bulmuyorum. Biri babasını tanımadan büyümüş, diğeri ise ailesi tarafından hiç sevgi görmemiş ve üstüne sürekli sözel ve fiziksel tacize uğramış. Bu nedenle yaşadıkları hiçbir yere ait olamama hissini ve sağlıklı bir ilişki kuramamalarını anlayabiliyorum. Romanda beni kendine çeken şey de bu acımasız gerçekçilik oldu. Mental olarak sağlıklı olmayan, toplum tarafından "outcast" ilan edilen veya kendilerini bir yere ait hissedemeyen insanların varlığına ve bunun oluşmasında rol oynayan gelişimsel faktörlere değinilmesi bana fazlasıyla anlamlı geldi. Her ne kadar kusurları ve yüzeysel kalan noktaları olsa da benim keyif alarak okuduğum, bazı yerlerde kendimden bir şeyler bulduğum bir romandı. Bu yüzden beklentiyi çok yükseltmemekle beraber bir şans vermenizi öneririm.
Normal PeopleSally Rooney · Faber & Faber · 20209,8bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
8/10
·400 syf.·
2021 50. kitabı
Andersen’s Fairy Tales with these collections, inspired by the great tradition of the Arabian Nights, and Household Tales, collected by the Brothers Grimm, Andersen became known as the father of the modern fairytale. Andersen’s identification with the unfortunate and outcast made his tales compelling. Some of Andersen’s tales revealed an optimistic belief in the triumph of the good, among them The Snow Queen and Little Ugly Duckling. Some ended unhappily, like The Little Match Girl.
Edebiyat
Andersen's Fairy TalesHans Christian Andersen · Wordsworth · 19932,015 okunma
Sigmalar çekilin büyüğünüz geldi
8/10
·268 syf.··
2023 18. kitabı
Kitap lisedeki o sürekli her şeyi anlamsız bulma,insanları yargılama, keyif duygusundan noksanlık halini hatırlattı bana. Bukowskinin şanssızlığı doğduğu aileden çok doğduğu dönemdi bence. O bunalım halka öyle bir sirayet etmiş ki ne yapsa anlam bulamıyordu. Herkes çok yavan bir hayat sürüyordu gerçekten. Sürekli olan cinsel bir açlık, duyuları uyuşturma, baba nefreti, yumruklar, kan bulaşmış gömlekler, çıbanlar, yarıklar(!), yozlaşma, yozlaşma, daha çok yozlaşma. Bir noktadan sonra Amerikan toplumundan nefret ettim. Henry'nin çok az bir şefkatte değişen hareketleri, kedileri sevmesi, anlamsız şiddeti sevmemesi, annesi onu hiç savunmamışken yine de üzülmesini istememesi. Ne biliyim yani. Bana biraz dokundu bu kitap. Sisteme uyunca özgür olunmayacağını ama outcast olunca da sürekli bir kendinden ve toplumdan iğrenme halinde olunacağını fark ettirdi. Üzüldüm, iğrendim ama bir şekilde keyifliydi de. Bukowski okumaya devam ederim muhtemelen. Ya da beni depresifleştirdiği için bir daha kapağını açmam bile. Bu arada Bukowski kitabının ekonomisi kötü bir ülkede en pahalı yayınevlerinden birinde yayınlandığını bilse küfrederdi. 100 lira verdim kitaba o da metisin ayıbı olsun
Ekmek ArasıCharles Bukowski · Metis Yayınları · 20228,3bin okunma
8/10
·152 syf.·
2020 11. kitabı
Kitabın ilk sahnesinde hakim olan renkler sunularak, okuyucuyu konunun canlılığına sokuyor. İlk cilt, işkence görmüş bir geçmişi olan genç bir adam olan Kyle Barnes hakkında daha fazla bilgi edindiğimiz bir kısım. Çocukluğundan sonra, kötülüğün, çatısı altında kendini davet etmeye geldiği güzel bir yaz gününde onun için her şey değişir. Otuz yaşında, bugün bir münzevi olarak yaşıyor, kesinlikle yaklaştığı tüm insanların garip bir lanetten etkilendiğine inanıyor. Bununla birlikte, rahip Anderson ile şanslı bir karşılaşmasından sonra, Kyle Barnes, kötülüğün güçleriyle yüzleşmek ve şeytan çıkarmaya çalışmak için onunla müttefik olmaya karar veriyor. Bu ilk cilt hikayeyinin başlangıcına dair ipuçları veriyor. Hikaye esasına gidiyor, ritmi herhangi bir kesinti yaşamadan sürüklüyor, her şey çok akıcı bir şekilde bağlantılı, kitabı bırakmadan bölümleri geçmenizi kaçınılmaz kılıyor. İllüstratör Paul Azaceta'nın çok özel bir özelliği var. İlk bakışta kabataslak görünebilir ve genellikle herkese uymayan çizimler ama birkaç sayfadan sonra, sonunda hikayeye cehennem gibi yapışan bu stile alışıyorsunuz. O noktadan sonra Outcast'in kasvetli karakterini güçlendiren neredeyse kirli bir tarafın akışındasınız. Azaceta çizgilerin gücünden ve çok fazla ayrıntıdan çekinmiyor. Diyalogların ve çizimlerin karışımını muazzam derecede başarılı buldum. Bilinmeyen Şiir Sürgün, Cilt 1: Onu Saran Karanlık Robert Kirkman
Sürgün, Cilt 1: Onu Saran KaranlıkRobert Kirkman · Arka Bahçe Yayıncılık · 201646 okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2017 169. kitabı
Edebiyattan pek anlamam, hiç anlamam desem yeridir. Çağrışımlara göre yazacağım bu komik, yer yer tuhaf inceleme benzeri monologu. . "... karınlarını doldurmak için sözcükleri çiğnerler. Dilin nesnel ruhundan bekliyorlardır toplumun kendilerine vermediği güçlü besini; ağızları sözle dolu olanların dişlerinin arasında başka bir şey yoktur. Böylece dilden öç almaya yönelirler. Onu sevmeleri yasaklanmış olduğu için dilin gövdesini zedelemeye yönelir ve böylece kendi maruz kaldıkları sakatlanmayı iktidarsız bir kuvvetle tekrarlamış olurlar." konuşmak sesin örtüsünü düşüncelerine çekip arkadaki görüntüleri perdelemektir. konuşmak hep kovaladığın mutsuzluğun tepesine çökmek. iki basit kelimeyle kendini nitelemenin tadı. konuşmak anlatamamanın aciz ifadesidir. tutsak kalmaktır madde duvarının tinine. konuşmak yalnızlığını sudan sebeplerle göz önüne sermektir. konuşma denen eyleme kendini kaptırıp oyalanmak. kaçıştır ayak basılmadık düşüncelerinden. "bilirsin: atlayış seni aşar hep" hadi anlat. anlatmak atlatmaktır. en ufak darbelere razı olmak. hadi anlat. bir parça daha kes sessizliğinden. en büyük dilimi ayır kendinden. konuş. doğurma düşünceni. sustur kendini. bir kelime daha lütfen. söyle. unuttun mu kendini ... evet, yukarıdaki rezil kesite dayanabilenler bir sonraki cehennem azabına şöyle buyursunlar. Kaspar Hauser adlı eser bir dil işkencesi olarak tasarlanmış ancak kelimenin tam anlamıyla yılankavi bir hikaye. sürüngence bir uyanış. Hayır, sürünme eylemiyle iştigal eden Kaspar değil, dil, ifade kefesine kesip biçip attıklarımız. 'kuyruğunu koparan kertenkele gibi olsak keşke, öylece anılarımızı, duygularımızı,cemaziyelevvelimizi geride bırakabilsek' diye düşünmüştüm bir ara. ama yanılmışım. kuyruksuz bir kertenkele, deri değiştiren bir yılan, bir müddet öyle
KasparPeter Handke · De ki Yayınları · 200766 okunma