Artık bir araya gelebileceğimiz sokaklar yok, her yer kalabalık ve kimse orada değil, artık köyler yok, toplu konutlar var, artık sokaklar yok, otoyollar var, şehirler yerde silinip gitmiş, dümdüz yukarı uzanıyorlar, sokakları duvarlarla çeviriyorlar, artık denize, şehre, ormana açılan pencereler yok, kaçıp kurtulacak bir yol yok, tüm kapılar korkunun üzerine kapanıyor, siyasi korkunun, atomik korkunun, yağmalanma korkusunun, şiddet korkusunun, bıçakların korkusunun, ölüm korkusunun; ölüm korkusu hayata karar veriyor; yiyecek korkusu, yol korkusu, tatil korkusu, devlet adamlarının ve alçakların korkusu, polis korkusu tıpkı devlet adamlarının korkusu gibi, devlet adamlarının korkusu tıpkı alçakların korkusu gibi, artık nereye gideceğimizi, kendimizi nereye koyacağımızı bilmiyoruz, bir otomobil altı ila yedi insanın yerini alıyor, otomobil nüfusumuz kabaca üç yüz milyon, Hindistan nüfusu hızında artıyor, yeni bir absürtlük baş gösteriyor, gözlerimizin önünde gerçekleşiyor, orada, dışarıda, her tarafta; onun varlığı öyle deşifre edilemez ki, insan tarafından değil de ilahi bir güç tarafından üretildiğini söyleyebilirsin; sınırlar artık değişmiyor, artık nüfus hareketleri yok, iş gücü hareketleri var, Japonların hareketleri var ama artık savaş yok, çok az şey var, çok, çok, çok az, şimdiki gerçekliğin ve benlik ile dünyanın yakınlaşmasının yetersizliği giderek daha fazla elle tutulur hal alıyor; bazen, doğru, insan değişiyor, ama bu oldukça nadir, ve üstelik artık neyi değiştirdiğimizi de bilmiyoruz, bir çamaşır makinesini, insanlar artık kendileriyle birlikte neyin var olduğunu bilmiyorlar, ve bu kendi ülkelerinde, hâlâ futbolları, rock müzikleri, sinemaları, sonsuz beklentileri var, sinemaya sadece bir filme hapsedilmiş korkuyu görmek için gidiyorlar, çoğunlukla