İlk olarak söylemeliyim ki bu kitap bana hiç yaşamadığım, tatmadığım doksanlı yılları öyle güzel ve içten hissettirdi ki; okurken hem içimi sıcacık yaptı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık geldi. Çünkü karakterler o kadar gerçekçi ve bizdendi ki kitap boyunca kahkaha da hüzün de peşimi hiç bırakmadı.
Mihrap, Asiye Teyze, Tülay ve Ayten Abla, Jüli, Dalyan, Şevket Dayı ve daha niceleri sayesinde o mahalle hissini iliklerime kadar hissettim. Okumaya başladığımda sakin bir hikâye beklerken, bitirdiğimde içimde tatlı bir burukluk ve karakterlere duyduğum özlem kaldı. Her sayfasında biraz hüzün, biraz umut ve bolca samimiyet bulduğum bir kitap oldu.
Roman, doksanlı yılların sonunda bir mahallede yolları kesişen, birbirine tutunmaya çalışan insanların; özellikle de kadınların hikâyesine odaklanıyor. Sadece bir dönemi değil, komşuluğu, mahalle baskısını, dayanışmayı, aşkları tüm yalınlığıyla anlatıyor. Mihrab'ın hikâyesine ortak olmak o kadar güzeldi ki...
Yazar dönemin ruhunu öylesine başarılı yansıtmış ki okurken arka planda çalan şarkıları duyuyor, mahallenin kokusunu alıyor ve o yılların televizyon programlarını, oradaymış gibi hissediyorsunuz. Mizah ve hüzün son derece dengeli sade bir şekilde abartıya kaçmadan harmanlamış. Karakterler hatalarıyla, korkularıyla, sevinçleriyle ve kırgınlıklarıyla son derece gerçekler. Sanki yan dairemizde oturan komşularınız gibiler.
“Bizim Zamanımız”, geçmişe duyulan sıradan bir nostaljiden çok daha fazlası. Kaybettiğimiz değerlere, birlikte “biz” olabildiğimiz zamanlara ve her şeye rağmen Mihrab'ın hayat dolu mücadelesine bizi ortak eden çok değerli bir eser.
Şermin Yaşar ve onun gerçeklik ve edebiyatla dolu romanı…
Çok içten, çok bizden ,hüzünlü hayatı tam anlamıyla hissettirecek kadar da gerçek bir hikaye…
Karşılıklı iki karakterin dram ve yaşam dolu hikayesi aslında. Bu kitap bize geçmişle yüzleşmenin aslında ne kadar zor ama bir o kadar da gerekli olduğunu anlatıyor. Ne çok şey biriktiriyoruz içimizde zamanla, ve bunun dışa yansıması da epey bi vakit alıyor. Bunu tam olarak hissettiğimiz ve insanın söyledikleri kadar anlatmadıklarının da yük olduğu bir hissi tarifliyor. Bizi geçmişe yaşanmışlıklara en önemlisi de yüzleşemediklerimize götürüyor. İyi ki de öyle yapıyor…
Nefis diyor ki...
İnsan nefsi içinde konusan sestir. Eğer güzel bir şey yapacakken içinden bir ses konuşmaya başlıyorsa bil ki nefsin sana bela olmuş. Kitap farklı iki zamanda geçiyor. İstanbul da babasını yeni kaybetmiş kahramanımız gezerken rastgele girdiği kitapçıdan öylesine bir kitap alıyor. Onu en çok etkileyecek kitap olduğunu bilmeden. Kitapta Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri'nin hayatı anlatılmış. Akıcı bir sekilde yıllar süresince iki zaman arasinda gidip geliyoruz. Kadı Mahmut Efendi tam mesleğinin zirvesinde iken,bir gece gördüğü rüya ile kendisini bir bilinmezin içinde bulur. Öğrencilik yıllarındaki ihlasin kendisinden gittiğini düşünür. Ve yolu Üftade Hazretlerinin dergâhına düşer. Burada nefsini eğitmek için önce ciğer satar, daha sonra abdesthaneleri yıkar. Aradan geçen zamanda da hocasının dizinin dibinden ayrılmaz. Ancak zamanla artık kendi dergahini kurmasını gerekir. Ve hocasının yönlendirmesi ile İstanbul'a gelir. Tüm bu süreçlerde sürekli nefis muhasebesi yapar. Nefsini öldürmenin yollarını arar. Kitapta bu bölümleri nefsin ağzından dinliyoruz. Onu yoldan çıkarmak için her şeyi yapmasına rağmen yıllar geçtikçe nefsi kendisine tabi olur. Diğer taraftan şimdiki zamanda yaşayan kahramanımız ise kitabı akıl almaz bir şekilde çok anlamlı bulur ve hayatında yaşadığı tevafuklarla beraber yeni bir sayfa açar. Kitabını dili son derece akıcı ve güzeldi. Uzun zamandır okuduğum en güzel kitap diyebilirim. Sonunda ise Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri ruhunu teslim ederken nefsi de ona teslim olmuştur. Kitabın son sayfalarında nefsin kendini anlattığı bölüm çok etkileyiciydi. Ne olursa olsun kıyamet gününe kadar vazgeçmeyeceğini insanın kendisine yenilmesi için her şeyi yapacağını açıkça söylüyor. Rabbim nefsini dizgine çekenlerden eylesin. Amin
Alıntılar :
Bu dünya
Çağatay Düz’ün kaleminde en sevdiğim şey askeri kurguda aşktan ziyade aksiyonu ön planda tutması. Askeri kurguda tim olaylarını ve çatışmaları okumayı çok seviyorum. Aşk hiç mi yok derseniz tabi ki var lakin öyle olayların önünde sadece aşk okumuyoruz. Ters köşeli, aksiyonlu, aşkı da olan bir kurgu okuyoruz.
Aybars ve Sıla çiftini seviyorum. Hem çekimleri olayların önüne geçmiyor hem de yavaş yavaş yakınlaşmalarını okuyoruz. Yazar tam dozunda tutmuş, en sevdiğim en sevdiğim.
Kitapta bir örgüt var Dark Coins örgütü, adını her okuduğumda beni çok güldürüyor. Güldüğüme bakmayın aslında karanlık bir örgüt. Arkasındaki sırları yavaş yavaş okuyor olmak beni çok heyecanlandırdı. Ayy arkadaşlar kitapta bir hain var Kim olabilir diye düşünmekten kafam yandı gerçekten. Kitabı okutan böyle merak unsurları olması bence güzel. Hem timin arasındaki o güveni de görmüş oluyoruz. Sonuçta gerçek hayatta da böyle olaylar yaşanıyor ve kitapta olması ayrı gerçeklik katmış.
Uzun zamandır okuduğum en iyi kitaptı diyerek başlamak istiyorum sözlerime.
Öyle güzel bir kurgu ki tarihteki gerçek kişiler ve nesnelerle harmanlanmış, sürekli merak uyandıran, kitabı okumayı bıraktığında bile bir sonraki bölümü düşündüren bir eser olmuş.
Tek kelimeyle bayıldım!!
La casa de papel işine bak kardeşim
Kitabı okurken Osmanlı döneminde yaşıyor, sarayın odalarında geziyor, kaşıkçı elmasını elinizde tutuyorsunuz.
Evet bu bir soygun hikayesi, soygunu yapanın bile yaptıranı öğrendiğinde titrediği bir soygun..
Hikayenin dışında padişahın verdiği mücadele ve yalnızlığı beni üzdü.
“Çatlamış bir toplum ve mutsuz insanlar zamanıydı.”
“Toplumun çatladığı ve insanların padişahtan yana olanlar ve muhalif olanlar diye kutuplaştığı şöyle bi zamanda bu soygun ülkenin hayrına olmayacaktı.”
“Alçaklık yalnızca dışardaki Yunanlarda değil anlaşılan, içimizdeki yunmayanlarda..”
Sadakat, ihanet, merhamet,aşk, hırs hepsi hepsi var.
Sekiz yaşındaki Bela’nın hayatı, ailesi ve her gün ona “Kalbine girebilir miyim?” diye soran gizemli bir varlık olan Öbür Anne etrafında şekillenir. Evde yaşanan tekinsiz olaylar arttıkça Bela, vereceği kararın yalnızca kendisini değil, ailesini de etkileyeceğini fark eder. Anne ve babasının evliliği sarsılırken Öbür Anne giderek daha güçlü ve tehlikeli hale gelir. Evdeki Tuhaf Olaylar, aile bağları, korku ve doğaüstü unsurları etkileyici bir atmosferde bir araya getiren ürpertici bir roman.
Gerilim dozu bir tık yüksek bir kitaptı. Yazar okuyucuyu germesini seviyor, bunu biliyoruz lakin bence biraz da konuyu genişletebilirdi diye düşünüyorum. Bazı kısımlar çok oldu bittiye geldi benim için. Bela’nın o korkusunu hissettim, kıyamam daha 8 yaşında ve korktu çocuk Yani sürekli taşının şu evden artık falan dedim, keşke taşınsalardı
Josh Malerman ile ben Kafes serisiyle tanışmıştım. Kafes serisini sevsem de daha sonra okuduğum Gölün Dibindeki Ev’i hiç sevmemiştim. Evdeki Tuhaf Olaylar ile yazara tekrardan şans vermek istedim. Alışılmışın dışında bir yazım tarzıyla gelmiş yazar. Genelde diyaloglar okuyoruz öyle sayfalarca konu üzerine değinmemiş yazar. Bu doğrultuda benim için hızlı okunan bir kitap oldu.