“Kralın Laneti”ni okurken açıkçası en çok dikkatimi çeken şey Joseph’in yetersizlik duygusu oldu. Kitabın başında sanatla uğraşırken kendini başka bir ressamla kıyaslayıp geri çekilmesi bana direkt şunu düşündürdü: Bu karakter zaten en başından kendini eksik hisseden biri. Ve bence bu his, hikâye boyunca peşini hiç bırakmıyor.
Sonrasında kapısının önünde bulduğu çocuğu sahiplenmesi ilk başta bana iyi bir şey gibi geldi. Hani gerçekten yardım etmek istiyor gibi. Ama ilerledikçe şunu fark ettim: Bu durum biraz da kontrol meselesine dönüşüyor. Çocuk onu dinlemediğinde ya da ters davrandığında Joseph bunu çok kişisel algılıyor gibi geldi. Sanki “beni nasıl dinlemez? Kim ki o?” noktasına geliyor.
Açıkçası burada en çok düşündüğüm şey şuydu: Daha önce kendini çoğu konuda yetersiz hissettiği için geri çekilen biri, bu sefer bu olayda o hissi yaşamamak için otoritesini koruyacak ona kim olduğunu gösterecek. Çocuğa karşı giderek sertleşmesi bana bunu düşündürdü. Şiddetin bir anda değil, yavaş yavaş artması da zaten bunu destekliyor.
Çocuk tarafında ise ben biraz daha farklı hissettim. Bana göre çocuk zaten sevgi görmemiş, muhtemelen travmalı bir çocuk. O yüzden sürekli sınır zorluyor, test ediyor. “Gerçekten beni seviyor mu?” gibi bir hali var. Ama bunu doğru şekilde ifade edemediği için dili ne yazık ki yoğun bir şiddet olmuş gibi.
Doktor karakteri burada bence çok kritik. Çünkü o, çocuğun davranışlarını kişisel almıyor. “Bu bana değil, onun yaşadıklarına dair” diyebiliyor. Bu da Joseph’le arasındaki en büyük fark. Aynı duruma iki farklı yetişkinin verdiği tepkiyi görmek bence kitabın en güçlü yanlarından biri.
En çarpıcı kısım ise sondu. Joseph’in Abel’i öldürdükten sonra hayatına normal şekilde devam etmesi beni gerçekten durdurdu. Orada şunu düşündüm: O bunu kendi