Bir, iki - ayaqqabımın toqqası kitabı həqiqətən çox ağıllıca düşünülmüş şəkildə yazılmışdı. Mən sona qədər qatilin kim olduğunu dəqiq müəyyən edə bilmədim. Erkül Puaro isə yenə yanılmadı. Agatha həqiqətən də çox gözəl əsərlər ortaya çıxardır və bu da onlardan biridir.
Mövzu ilə maraqlananlar üçün: ↓
Bir diş həkimi olan Morley öz xəstəsini öldürdükdən sonra intihar edir. İlk başda bu sadə intihar hadisəsi kimi görünür ancaq həqiqətən elədirmi? Əminəm ki sizdə mənim kimi qatilin kimliyini sona qədər müəyyən edə bilməyəcəksiniz
(12.06.2026 - 15.06.2026)
Hint kökenli, Trinidad doğumlu yazarı hiç duymamıştım. Oysa 2001 yılında Nobel de almış.
Kendi yaşam öyküsünden izler taşıyan kitapta, Trinidad değil ama İsabella adlı bir ada mekan seçilmiş. Bir otel odasına kapanıp geçmişini 1. tekil kişili bir anlatımla yazan yazar, çocukluğundan siyasete atılış süreci , evliliği, Londra'daki yaşantısı arasında dağınık bir geri dönüş tekniği kullanıyor.
Aklına o gün hangi anısı geldiyse onu yazar bir hali var. Bazı olaylar kurgu olsa da birçok yönüyle kendi yaşamını, özellikle sömürge toplumları sorgulamış yazar.
Adından anlaşılacağı üzere sömürge ülkelerin Batı 'ya özenip kendi kültürlerinden uzaklaşması, daha doğrusu onları taklit etmesi ana konu.
Yazar da İsabella adası, Hindistan, İngiltere arasında tam bir aidiyet hissetmeyişini anlatıyor.
Sömürge ülkelerdeki siyaset üzerine öyle güzel tespitlerde bulunuyor ki birçok ülkeye uyan gerçekler bunlar. Yazar da zaten kendileri gibi en az 200 ülkede aynı siyaset anlayışı olduğunu söylüyor. Yani egemen güçlere bağlı, onların güdümünde yürütülen bir siyaset.
Sol görüşte bir parti kurup bakanlığa kadar yükselen kahramanın ani düşüşü hiç şaşırtıcı değil. Benzer örnekleri gerçekte de bolca mevcut.
Taklitçiler, kendisi olamayan insanların ve ülkelerin bir öz eleştirisi diyebilirim.
Anlatım biraz dağınık olsa da anlaşılır nitelikte.
TaklitçilerV. S. Naipaul · Alfa Yayınları · 202438 okunma
"Selam Dünya... Bu insanlar da gerçek değil..."
Sözleriyle başlayan bir kitap okudum ama nasıl okuduğumu bilemedim.
Savaşın bitmediği bir yerde yaşıyorsanız, başka yerde daha iyi bir gelecek varsa ve siz gidemiyorsanız, çocuklarınızdan ayrılıp onları bilinmezliğe gönderir miydiniz?
@go_kitap tan #sürgünçocuklar kitabı çok uzun zamandır elimde, belki sene olmuştur. Dün akşam gözden kaçan ne var ne yok diye bakarken dikkatimi çekti, bir bakayım dedim. Bitti :) Söz konusu çocuklar olduğundan mı, farklı bir giriş yapıldığından mı bilmem ama merak duygusu sayfaları peş peşe hızla çevirmeme neden oldu.
Fred adında bir topluluk var kitabımızda. Doğan tüm bebekler onlar tarafından toplanıyor ve evlerinden, yurtlarından uzakta yetiştiriliyor. On iki yıl sonra bir anlaşma yapılıyor ve çocuklar geri evlerine gönderiliyor. Ama hiç bir şey beklendiği gibi olmuyor. Çocukların öz anne babaları gibi değil yetiştirildikleri şekilde davranmaları işleri karıştırıyor. Son derece barışçıl, herkesin birbirine anlayışlı ve sabırlı olduğu bir yerden, savaşın izlerini taşıyan, katı olmak zorunda olan ve geçmişten de gelecekten de korkan insanların arasına karışmak kolay olmasa gerek...
Konu önce yüzlerce yıllık kabile savaşlarına dayandığında 'hayır' dedim. Bunca olan şey sadece kabile savaşıyla beslenemez. Çıkış noktası olabilir ama her seferinde ateşlemek için farklı bir şeyler lazım. Önce insanların kalıtsal özelliklerini bahane ederek kandırdılar beni :) Ardından son yüz sayfada işin içine solucan delikleri, kuantum yolculuğu, illüzyonlar girince ben şok. Kapakta o kadar kahverengi gözün arasında neden bir tane yeşil göz olduğunu öğrenince rahatlarım sanıyordum ama olmadı. Büyük bir aksiyonu, gerilimi olmadan, sade bir merakla nasıl böyle bir sona gelindi hayret. Beklemiyordum
Sürgün ÇocuklarMargaret Peterson Haddix · Go! Kitap Yayınları · 2016128 okunma
Kitap ile ilgili olarak şöyle kısaca ve öz bir şekilde yorum yapmak istiyorum,okumaya Türkiye’de başladım Budapeşte’de bitirdim. Kanuni Sultan Süleyman ve atalarımıza rahmet ve minnetle
Dün, Agota Kristof'un kendi hayatından derin izler taşıyan bir roman. Göçmenlik, dilini ve kimliğini kaybetme, kendine ve dünyaya yabancılaşma gibi temaları çok sarsıcı netlikte işleyen bir başyapıt.
Agota Kristof, 1956 yılında, 21 yaşındayken Macar Devrimi sırasında 6 aylık bebeği ve tarih öğretmeni eşiyle birlikte ülkesinden kaçıp İsviçre'ye sığınıyor. Çıktığı bu özgürlük yolculuğunun sonunda kendisini İsviçre'de bir saat fabrikasında buluyor. Gündüz çalışırken, akşam da sığındığı bu yabancı ülkede tek sığınağı olarak gördüğü ana dili Macarcayla şiirler yazıyor.
Romanda ana karakterimiz Tobias. Tobias, gayrimeşru bir çocuk olarak doğduğu köyde annesi ile yaşıyor ve bir gün annesi ile öz babası olduğunu öğrendiği öğretmenini bıçaklayarak ülkesinden kaçıyor ve babasının ismi olan Sandor'u kendine isim olarak alıp bir saat fabrikasında çalışmaya başlıyor.
Bu çalışma süreci de onu mekanik, tekrara dayalı ve ruhsuz bir hayata hapsediyor.
Bu hayatın içinde kendi içinde tutunduğu tek şey de babasının resmi olarak evli olduğu eşinden sahip olduğu kızı, kendisinin kız kardeşi, aynı zamanda okuldan da sınıf arkadaşı olan Caroline, kendisinin hitap ettiği şekilde Line oluyor. Line'a karşı saplantılı bir aşk da geliştiriyor. Sürekli aklında olan Line, bir şekilde yıllar sonra kendisiyle aynı fabrikada çalışmaya başlıyor ve olayların kırılma noktası da bir şekilde bu oluyor.
Dün de bu tarihsel ve sosyo-ekonomik iklimin doğrudan ortaya çıkardığı otokurmaca bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor.
Tobias yani Sandor karakterinin ülkesini terk etmek zorunda kalışı, saat fabrikasında çalışması, kendince şiirler ve metinler yazıyor olması Kristof'un direkt bir yansıması ama bir yandan Line karakteri de Kristof'un burada bir yansıması olarak karşımıza çıkmış. Başta da bahsettiğim gibi
DünAgota Kristof · Yapı Kredi Yayınları · 20193,119 okunma
Çok keyifli, kısa ve öz bir anlatım olmuş. Anlayana tabii :) Bi Dunya Kitap Grubumuz sayesinde okudum çok da beğendim. Tavsiye ederim. Umarım herkes hayatı için gereken adımı gecikmeden atar
At Şu AdımıAhmet Şerif İzgören · Elma Yayınevi · 20241,713 okunma