Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanı, bana göre yalnızca bir aşk ya da ilişki hikâyesi değil; insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşemeyişinin en yalın, en çıplak anlatımlarından biridir. 1930’larda geçen bu hikâyede Sabahattin Ali, o dönemin insanının duygularını öylesine detaylı, öylesine sahici bir şekilde anlatır ki, okur olarak kendinizi sadece karakterlerin yanında değil, doğrudan zihinlerinin içinde bulursunuz.
Benim dikkatimi en çok çeken şey, yazarın anlatım biçimi oldu. Hikâye bir anlatıcı ağzından ilerlerken, aynı zamanda karı koca arasındaki ilişkinin görünmeyen tarafını, yani onların kafalarının içindeki o karmaşık, çelişkili ve çoğu zaman karanlık sesleri de bize duyurur. Bu sesler; korku, kaygı, endişe, arzu, öfke ve kaçış isteğiyle doludur. Ve bana göre romanın asıl gücü tam da burada yatar: söylenmeyenlerin, bastırılanların, itiraf edilemeyenlerin anlatımında.
Ömer ve Macide üzerinden kurulan bu ilişki, yüzeyde oldukça tanıdık görünse de derine indikçe bir çözülmenin hikâyesine dönüşür. Özellikle Ömer karakteri, kendi zayıflıklarını ve kararsızlıklarını sürekli dış etkenlere bağlayan, sorumluluk almaktan kaçan bir insan tipidir. Onun “içimizdeki şeytan” dediği şey ise bana göre gerçek bir varlık değil, insanın kendi korkularına bulduğu bir sığınaktır. İnsan bazen kendi hatalarını kabul etmek yerine, onları görünmeyen bir güce yükleyerek rahatlamayı seçer. Sabahattin Ali bu durumu öylesine net gösterir ki, okurken insan ister istemez kendi iç sesini de sorgulamaya başlar.
Macide ise bu ilişkinin daha saf, daha kırılgan ama bir o kadar da gerçek tarafını temsil eder. Onun iç dünyasında da korkular, beklentiler ve hayal kırıklıkları vardır; ancak o, Ömer gibi kaçmaz. Bu yüzden karakterler arasındaki fark, yalnızca davranışlarda değil, iç