Yemek hususunda hayatta iki tür insanın var olduğuna inanırım. Kimisi yemeği bir amaç, yaşamın öznesi haline getirir; kimisi ise sadece yaşamak için yer ve yemeği yalnızca nefes almak kadar zorunlu kılar kendine. Ama cezaevinde bu ayrım anlamsızlaşır; burada yemeğin tadı değil, varoluşun çıplak bir gerçeği hüküm sürer. Her lokmada hayatın anlamını sorgulatır ve soğuk duvarların sessizliğinde varoluşunu sorgular düşünen mahkûm.
Şimdi diyeceksiniz belki: “Sen kimsin?” Ben de size; Ben bir garip Adem’in töremesiyim. İlk nefesini toprakta alan, ama dünyaya aitliğini hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamamış bir alt-soyum diyeceğim. Bu sözün ardından soracaksınız: “Peki ya, Adem ve töremeleri yemek için mi yaşadı veyahut yaşamak için mi yedi?” İşte o yasak elmayı ısırdığı anda bu sorunun cevabı sislerin ardına saklanır. Çünkü bazı sırlar sözle değil, ruhun derinliklerinde var olan bir hisle anlatılır.
O belirsizliğin tam ortasındaki ben kendi yolumu sorgularım; ne tamamen kaybolmuş ne de tam anlamıyla bulunmuş bir ruh olarak iç bilinmeyenimi ararım. Ve ben; bu arayışın tam kalbinde, yasak elmanın tadını hissetmeden önce, varlığımın karmaşasında kaybolurum...
Belki de dünya, uçsuz bucaksız görünen ama her köşesi görünmez tellerle çevrili devasa bir açık cezaevinden başka bir şey değildir. Bizler, gökyüzünü özgürlük sanan ama aslında yeryüzü koğuşuna mahkûm edilmiş o garip Adem'in töremeleriyiz. Demir kapıların sesini duymasak da, ruhumuzun her gün aynı rutinin ve aynı çaresizliğin parmaklıklarına çarptığını hissediyoruz. Cezaevi dört duvar değildir; asıl cezaevi, insanın kendi hakikatinden kaçamadığı bu koca dünyadır...
Yaşamak; bunca olanlara rağmen hislerime yani baki kalması gereken hislerime, arkadaşlara, yolda karşılaştığım simitçiye, soğukta titreyen biletçiye, hudutta nöbet tutanlara, evde yatanlara yani öncelikle idaresi bana bırakılmış o zapt edilmesi zor nefsime ihanet etmeden yaşamak...