Okyanus ve gökyüzü denen, kendisi için biri mezar diğeri kefen işlevi görecek iki sonsuzlukla sarmalandığını hissediyor. Hava kararıyor, saatlerdir yüzüyor , gücü tükeniyor; içindeki insanlarla uzaklaşan o gemi ufukta silinip gitti, alacakaranlığın girdabında tek başına, suya batıp çıkıyor, geriliyor, eğilip bükülüyor, altındaki görünmezin cani dalgalarını hiddesiyor, "İmdat!" diyor.
...
Etrafını karanlık, sis, ıssızlık, çalkantılı ve çılgınca bir uğultu, sert suların sınırsız kıvrımları çevreliyor. İçini korku ve bezginlik kaplıyor.Altında uçurum onu bekliyor. Tek bir destek noktası yok. kadavranın uçsuz bucaksız karanlığın içindeki kasvetli yolculuğunu düşünüyor. Soğukla felç olmaya başlıyor. Büzüşüp kapanan elleri hiçliğe tutunuyor. Rüzgarlar, bulutlar, girdaplar, esintiler, yıldızlar hiçbir işe yaramıyor! Ne yapmalı? Umutsuzca kendini koyuveriyor, bıkkınlıkla ölmek istiyor, her şeyi oluruna bırakıyor ve işte sonsuza dek boğulmanın kasvetli derinliklerine batıyor.
Ah! İnsan toplumlarının amansız yürüyüşü! Yürüyüş sırasındaki insan ve ruh kayıpları! Dayanışmanın lanet olası çürüyüşü! Ah, ahlaki yozlaşma!
Deniz, ceza yasalarının lanetlediklerini attığı acımasız sosyal karanlık. Deniz sonsuz sefalet.
Bu girdapta akıntıya kapılan ruh bir cesede dönüşebilir.
Onu kim diriltecekti?