Lawrence Durrell’ın okuduğum üçüncü kitabı Justine. Karanlık Labirent ve Kara Defter’den sonra bambaşka bir anlatım ve tatla başlayıp su gibi akarcasına bitirdim.
Dörtlü bir ilişki-aşk sarmalını anlatıyor İskenderiye Dörtlüsünün ilk kitabı olan Justine. Akdeniz’de müslümanı, hristiyanı, yahudisiyle kozmopolit bir liman kenti olan İskenderi’yenin renkli, kalabalık, hareketli bazen tehlikeli baharat kokan sokaklarıyla aslında kitabın ana karakteri canlı yaşayan şehrin ta kendisi. Fonda bu şehir görüntüsüyle önde cüretkar, kaçamak bir aşk hikayesi. Anlatıcı Darley ile İskenderiyenin en varlıklı bankeri Nessim’in karısı, tüm şehrin güzelliğine tutkulu olduğu esmer Yahudi güzeli Justine ile yaşadıkları gizli aşk, Darley’e aşık onun hayatını tamamlayan Melissa ile Nessim’in kader ortaklılarında birbirlerinde kendilerini bulmaları. Bu ilişki çemberinde karakterlerin psikolojik incelemeleri, içinde yaşadıkları şehrin ruh hallerine etkisi, Helenistik Yunan felsefesi kültürü ile birleşen Arap kültürü, Balthazar’ın Kabala öğretisini anlattığı Yahudilik ekseni, tüm inançları bir şehrin içinde iç içe ama farklılıklarıyala eriten, aşka, cinselliğe, sevgiye, dost olmaya, hüzne, acı çekmeye, zenginliğe, yoksulluğa, alt-üst sınıf farkına ama özünde hepsinin insana dair olmasına çok katmanlı bir boyuttan bakıyor bu kitapta Durrell. Neresinden bakarsanız epey derinden incelenecek çok unsur var. Başka bir açıdan da güzelliği kadar cesaretiyle, duruşuyla, asaletiyle de çok güçlü bir kadın portresi Justine.
Bir kent dörtlemesi olması açısından serinin diğer kitaplarına da sanırım aynı ilgiyle devam edeceğim.
Bir alıntı ile bitireyim: “Corpora’nın gündüzü spiritus’un gecesidir. Gövdelerin işi bitince insanda ruhların işi başlar. Gövde uyanınca ruh uyur, ruh uyuyunca gövde ayaklanır.”