Özgürlük dışsal olsaydı eğer, bence özgür olmak için çok zor olmazdı. Ama insan içsel dünyasında ve düşüncelerinde Özgür olmadığında, dış dünyasında da Özgür olması mümkün olmayacaktır. Zihinde yaratmış olduğu limitte hapis hayatını dış dünyada da inşa edecektir. Sinan Ergin Canlı Yaşa
Alıntı
DEHB'e dair kapsamlı bir çalışma...
DEHB’nin nörobiyolojik temel bileşenleri: • Dopamin salınım ritminin pulsatif düzensizliği. • Prefrontal korteks–striatum iletişiminde fonksiyonel kopukluk. • Ödül devrelerinde gecikmeye düşük tolerans (delay aversion). • Zamanın bilişsel temsilinde (time perception) entropik bozulma. • Duygusal regülasyonda limbik baskınlık. Bu yapısal bozukluk, kişiyi “isteksiz” değil, disregüle hale getirir. Zihin başlamak ister ama başlatma devreleri ateşlenmez; devam etmek ister ama dopaminerjik tonus çöker; bitirmek ister ama PFC stabilitesini koruyamaz. Yani DEHB’li bireyler iradesiz ,karasız,vdengesiz değil nörotransmiterleri dengesiz. Felsefi açıdan DEHB, insanın zamana hükmetme kapasitesinin kırılganlığını ortaya çıkarır. Heidegger’in “zaman varoluştur” tezi burada nörobiyolojik karşılığını bulur: Zamanı düzenleyemeyen zihin, kendi varoluşsal yönelimini de düzenleyemez. İki Mekanizmanın Nörobiyolojik Kesişimi: Ortak Entropi Noktası Dopamin bağımlılığı ve DEHB’nin kökenleri farklıdır, ancak çıktıları aynı sinaptik bölgelerde yoğunlaşır: • Dorsolateral PFC disfonksiyonu • Striatal dopamin transmisyonunda dengesizlik • Ödül-salience haritalamasında bozulma • Dürtü–kontrol devrelerinin inhibisyonu • Uzun vadeli hedeflere yönelik motivasyon kaybı • Zamanı yapılandırma kapasitesinin çöküşü Her iki durumda da zihin, davranışlarını “özgür seçim”le değil, dopaminerjik akışın yarattığı eğilimler ile belirler.
Psikoloji /Psikiyatri
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Kapağına Bakıp Hikâyeyi Yarım Bırakanlara
​Bazen etrafıma bakıyorum da, sanki herkes her şeyi daha kapağına bakıp çözmüş gibi. Bir kitabı eline alıyor, şöyle bir çeviriyor, iki sayfa karıştırıyor ve hemen hükmünü veriyor: "Bu bana göre değil", "Bu yazar saçmalamış", "Bu zaten sıkıcıdır." ​Peki, ya o kitabın içinde senin henüz hiç tanışmadığın, hayatını değiştirecek o cümle saklıysa? ​İnsan, bir kitaba ön yargıyla yaklaştığında aslında en çok kendine kapı kapatıyor. Kendi bildiği, kendi inandığı, kendi sevdiği o daracık dünyada dönüp duruyor. Oysa okumak, başka hayatların içine sızmak, hiç gitmediğin şehirlerin sokaklarında yürümek, hiç yaşamadığın acıları hissetmek değil mi? Biz neden bu kadar korkuyoruz farklı olanla karşılaşmaktan? ​Okumadan yapılan yorumlar, sadece bir yazarın emeğine değil, kendi zihnimize yapılan bir haksızlık. Gerçekten, gerçekten okumak; yani anlamaya çalışarak, içine girerek, yazarın neden o kelimeleri seçtiğini hissederek okumak bambaşka bir cesaret ister. "Bu kitap bana göre değil" demek çok kolay, ama "Bu kitap bana göre değil ama neden böyle yazılmış, bu yazar bana ne anlatmak istiyor?" diye düşünmek bir derinlik gerektirir. ​Bence biz, sevmediğimiz bir şeyle karşılaştığımızda onu hemen çöpe atmayı değil, biraz olsun anlamaya çalışmayı öğrenmeliyiz. Belki o kitap, senin tam da ihtiyacın olan o cevabı içindedir, ama sen kapağına takılıp onu reddediyorsundur. ​Önyargılarımızı bir kenara bırakıp, bir kitabın —ya da bir insanın— içine girmeden "sıkıcı", "kötü" veya "gereksiz" demek, aslında sadece bizim kendi görüş alanımızın darlığını gösterir. Bırakın, kitaplar bizi şaşırtsın. Bırakın, hiç sevmem dediğimiz sayfalar bize bambaşka dünyalar açsın. Çünkü okumak, bilmediğine tahammül etmek ve o bilmediğinin içinde kendine ait bir parça aramaktır. ​Okumadan konuşmak kolaydır, ama anlamaya
Kitle Psikolojisi
Eşit Başlamadığımız Bir Yarış...
Eğitimde fırsat eşitliğini bırakın fırsat uçurumu var. Öğrenciliğimde bu uçurumun bu kadar farkında değildim. Kast sistemi ya da sosyal sınıflar(özgür doğanlar ve köleler) sadece tarih kitaplarında kalmadı; biçim değiştirerek yaşamaya devam ediyor. 🙂 Meslek liseliyim. (Bu bazı öğrencilere umut oluyor. Ne mutlu.) Devlet üniversitesinde okudum, yine devlet üniversitesinde yüksek lisans yaptım. Üniversiteye dereceyle yerleştim, dereceyle mezun oldum. İlk öğretmenlik stajımı Fen Lisesi’nde yaptım. Sonra meslek lisesinde öğretmenliğe başladım. 😊 Türkiye’de bazı ailelerin bir çocuğun eğitimine ayırdığı bütçe, bazı ailelerin aylık gelirinin iki-üç katı, bazen daha da fazlası olabiliyor. Bir tarafta okuyabilmek için çalışmak zorunda olan, ders çalışacak zamanı ya da ortamı olmayan çocuklar… Diğer tarafta önüne bütün imkânlar serilmiş çocuklar… Sonra bu iki tarafı aynı parkurda yarıştırıyoruz. (Sokakta kağıt toplayan, ışıklarda mendil satan çocuklar için bir şey yapılmamasına değinmiyorum bile...) Yine de hep bu eşitsizliğin yenilebileceğini, sosyal ve ekonomik koşullar farklı olsa da her insanın bir beyne sahip olduğunu(en azından bu konuda eşitiz. 😊) savundum. Ve bunca eşitsizliğe ve imkansızlığa rağmen başarmış insanların sayısının da az olmadığını düşünüyorum. Daha çok çabalamak ve daha çok yıpranmak koşuluyla... :) Diğerlerinin 3x çabayla ulaştığı başarıya, senin belki 10x enerji harcamayı kabullenmen, o aradaki uçurumu sağlığınla ve sabrınla kapatmaya çalışman, bitmek tükenmek bilmeyen bir çalışma azmine ve keçi inadına sahip olman gerekiyor. 100 defa düşsen de 101. defa "yeniden" ayağa kalkabilmelisin... Bu şekilde yıpranmayı göze alamadığında özel sektörde ya da sevmediğin bir işte vs. çoğunlukla yine yıpranıyorsun maalesef... Velhasıl eğer böyle bir yarışın
Özgür olmak için iki şeyi ortadan kaldırmalısınız: Kötü bir geleceğin korkusu ve kötü bir geçmişin hatırası.”
Özgür Yaşamak İçin Devrim Şart…
1000Kitap