Hamnet, dili, atmosferi ve yas temasıyla etkileyici bir roman. Köy yaşamı, aile ilişkileri ve kaybın psikolojik boyutu gerçekten iyi aktarılmış.
Ancak kitapla ilgili en büyük problemim Agnes'ti. Romanın ilk yarısında bilge, sezgileri güçlü, zeki ve özgür bir kadın olarak çiziliyor. Sezgileri her zaman doğruyu gösterecekmiş gibi geliyor. İkinci yarısında ise bu beklenti tamamen kalkıyor. Agnes’in çocukları arasındaki farkı, doğum ve hastalıkla ilgili gerçekleri, Hamnet’in ölümüne giden süreci ve kocasının Londra’daki hayatını fark edememesini, yazar tarafından bilinçli bir şekilde yazılmış bir tutarsızlık olarak görüyorum. Aldatacağı en başından belliyken bunu anladığında(o güçlü sezgileriyle) olaya umursamaz bir açıdan bakması tam bir hayal kırıklığı.
Roman burada “en bilge olan bile kaybeder, sezgi de yanılır” fikrinde olabilir ama ben düşünceyi ikna edici bulmadım. En azından bu karakter üzerinden..
Özetle romanı beğensem de güçlü bir kadın figürüyle başlayıp onu sessizliğe itmesi hoşuma gitmedi. Bu kitabı çok sevenler de olacak, benim gibi rahatsız olanlar da. Bakış açılarımız farklı olabilir.
Bize kötü gelen bir ilişkiyi sonlandırmamız ne kadar zorsa, o ilişkide çocukluk mücadelelerimizden o kadar çok unsur vardır.
Aşırı sevdiğinizde aslında çocukluğunuzdaki korku, öfke, hüsran ve acınızın üstesinden gelmeye çalışıyorsunuzdur, dolayısıyla ilişkiyi bitirmek, o ana dek size yapılmış her türlü yanlışı düzeltebileceğiniz ve huzura kavuşabileceğiniz çok kıymetli bir fırsattan vazgeçmek gibi görünür.
Biz hep iyi hissetmeyi istiyor olabiliriz ama kötü hisler bizi nafile bir çabayla enerji harcamaktan korur. Hayal kırıklığının tetiklediği kortizol sayesinde enerjiniz gerçekten elde edebileceğiniz bir şeyin peşinden koşmak üzere özgür kalır. Romantik konulardaki hayal kırıklığının bu kadar kötü hissettirmesi de bu yüzdendir. Kötü hislerin genlerinizin devamını sağlayacağını size hatırlatarak, imkânsızın peşinden koşmayı bırakıp daha olası olanı hedeflemenize yardım eder.