tam olarak olması gereken zamanda okuduğum ilk kitap. yara sarıcı, yol gösterici, cevaplandırıcı. en önemlisi de, bir köşede sessizce hatırlanmayı bekleyen yarı-unutulanları yüzeye çıkaran bir eser olması. nadide bir şey, özellikle diyaloglardaki her cümle bir anlam içerir, dikkatle okunmalıdır.
çok fazla konuşmayacağım kitap üzerine. her okur kendine göre bir şeyler bulur zaten genel olarak bütün kitaplarda. ben bu kitabı tam zamanımda okuduğum için şanslı bir okurum. dilerim herkes aradığı cevapları bulur, elden geldiğince yaralarını sarar.
kitabın içeriğine girmeyeceğim, eminim bu konuda yazılmış bir sürü inceleme vardır. yoksa da arka kapağını okumanız bir intiba oluşturması açısından yeterli olacaktır.
tavsiye ediliyor. okuyunuz efenim...
eskiden hayata farklı bakanlar bulurlardı beni. gerçek entelektüeller, anarşistler, nihilistler... mıknatıs gibi çekerdim toplumun dışında yaşamayı seçmiş robinson crusoe'ları. ama şimdi seyrek de olsa benimle karşılaştıklarında başlarını önlerine eğiyorlar, bakışlarımızın kesişmesini engellemek için. çünkü anlayabildikleri kadar anlıyorlar benim artık uzun, alkollü, yüksek sohbetlerden eyleme, gerçeğe geçtiğimi. ve korkuyorlar. çünkü onların oynadıkları oyun, günün üç saatini, içlerinde bağırıp çağıran anarşiste ayırıp geri kalan zamanında normal bir insan gibi yaşamaktan ibaret. çok azı söylediklerini yapar. çok azı gece anlattığını gündüz yaşar. bunlar daha çok düşünsel kurt adamlardır. barış ve anarşi işaretlerini sokaktaki aynı kadın heykelinin iki göğsüne çizenler bu salaklardır işte. coşarlar insan hayatının değersizliğini anlatırken. ama daha sonra işkence gören bir teröristin haberi karşısında, en çelik hümanist kesilip insan haklarından dem vururlar. çelik hümanistler çelik kapı taktırırlar evlerine, adlarına methiyeler dizdikleri kaosun, devrimin geldiği gün kedilerine bir zarar gelmesin diye. sağdan nefret ederken soldan da etmeyi unutanlardır bunlar. kişisel
muhalefetlerine bir kalabalığın fikrini eklemekten zevk duyarlar. "sola daha yakınım!" derler utanmadan. gölgesiz yaşayamazlar, yalnız kalmaktan ödleri koptuğu için. yakın olmazlarsa
herhangi bir tarafa, yok olacaklarını düşünürler. açık deniz adamlarının yanında karadan uzaklaşamayan dubalar gibi dururlar.
dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa, komünistin de o kadar saf, kötü bir geçmişi vardır. ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir! hele günümüz kapitalizminin patronu yahudiler ile zamanın yahudisi marx'ı düşündüğümüz zaman, yahudilerin de hristiyanlar kadar ikiyüzlü darı
o zamanlar hala bir umudum vardı. bedeli karşılığında mutlu olabileceğimi düşünüyordum. ancak büyüdüm artık. dünyayı versem tanrı'ya, damlasını vermez bana mutluluğun. ismim kayra. kader demek. tanrı'nın ya da mutlak bir enerjinin
hayatları programlaması demek. ne büyük bir güç! yine o yaşlardayken herhangi bir işle meşgulken birden durur ve kimsenin önceden tahmin edemeyeceği nedensiz bir hareket yapardım. ve o her şeyi bileni şaşırttığımı düşünürdüm. hatta yapacaklarımı düşünmemeye bile çalışırdım, zihnimin okunuyor olma ihtimalini göz önüne
alarak. tabii ki hayali değirmenlerle savaşmak
gibiydi. ölmeyenlerle mücadele etmek gibi. anladım bir yangın merdiveni olmadığını. hayatın arka kapısı yoktu. gizlice sigara içilen karanlık bir boşluğu bile yoktu. her şeyi bilen, her şeyi bilmeye devam ediyor ve bana gülüyordu.