nasıl başlayacağımı bilemiyorum. kafam devrik ve bitmeyen cümlelerle o kadar doldu ki, toparlayamıyorum kafamı.
benim birinci bölümüm daha çok benjy'e üzülmeye odaklı bir şekilde geçti. evdeki neredeyse tüm insanların ona hakaret ediyor oluşu, onun hiçbir şeyden anlamayışı, sürekli ağlıyor olması ve okudukça gözümde canlanan ona karşı nefret dolu bakışlar. 33 yıllık bir hayat ve kendisini seven bir elin parmağını geçmeyecek kadar insan var. ve bütün bu olanlarda onun hiçbir suçu yok. kimse engelli olarak gelmek istemez dünyaya, hatta sorsan, çoğu insan, gelmek istemez.
ikinci bölümde daha çok zorlandım ben şahsen. quentin'i çok sevdim, sebebini bilmiyorum, ama yine de en zorlandığım bölüm buydu. en etkileyici cümleler buradaydı, ekşidekiler de en felsefik bölüm gibisinden bir şeyler demişler, haklılar. anlaşılması en zor bölüm bu bölümdü bana göre ve en güzel bölüm de bu bölümdü. bana göre.
üçüncü bölümü, jason'dan çok hazzetmediğimden hızlıca bitirip geçmek istedim. nitekim öyle de oldu. zaten ilk iki bölüme göre daha anlaşılır olduğu için hızlıca okumakta bir sorun yaşamıyorsunuz. jason'ı sevmiyorum ancak az da olsa kimi düşünceleri doğru. çok net, vicdan ve duygu yoksunu kişileri sevmem ama bu onların kimi konularda haklı oldukları gerçeğini değiştirmiyor maalesef.
-spoiler-
bu kimi konular, ırkçılığıyla ya da saçma sapan aile reisliği tavırlarıyla ilgili değil, yanlış anlaşılmasın. mesela quentin'in harvard'a gitmesi ama onun gitmemesi. ailede belki de üstüne en az düşülmüş çocuk olması, ama ona rağmen yine de ailesine bakıyor oluşu. annesinin ölümünden sonra tamamiyle nefret edilesi bir insana dönüşse de, yine de şunu düşünmeden edemiyorum; ona karşı olan bu ilgisizliğin böyle bir tepkiyle cevaplanması çok mu sıradışı bir şey?
-spoiler-
4. bölüm, dilsey. bu