Kendini Bilmek - Anlam Arayışı
"Dünyada en paha biçilmez bilgi, insanın kendisini bilmesidir." Jane Austen
“Birine inanmak ona verebileceğiniz en büyük armağanlardan biridir; bedavadır ve paha biçilmez sonuçları olabilir. “ Taş Kâğıt Makas
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Atalarımın geleceklerini ebedi olarak kurtarmak ve bu güne kadar yok olmadığımız gibi bundan sonra da asla yok olamayacağımızı kanıtlamaları adına kazandıkları en büyük zaferin en güzel kanıtıdır, İstiklal Marşı.. Her duyduğumda nefes bile almadan ürpererek büyük bir vecd içinde dinlediğim ve söylediğim, söylerken de dağları parçalıyormuşçasına hırslandığım o dizeler beni,benim şanlı tarihimi ve aydınlık geleceğimi anlatıyor! Büyük İnsan Milli Şair Mehmet Akif ERSOY; “Korkma !” diyerek başlıyor dizelerine. Asla bitmeyecek yitmeyecek bu inanç, diyor bizlere. Ülkemizin karanlığa sürüklendiği o korkunç, karanlık ve acımasız savaş yıllarında, herkesin ümidini yitirmeye başladığı ve düşmanın burnumuza kadar sokulduğu bir zamanda, âdeta aydınlık yarınların geleceğini o günlerden görerek ve inanarak o güzel günlerin şimdiden müjdesini verircesine yazıyor... Kimi zaman yapraklara, kimi zaman duvarlara kazıyor kalemi kömürden şair... Türk Milletinin mazisi kahramanlıklarla dolu olan geçmişini ve bir onun kadar gurur verici geleceğinin ortak simgesi niteliğini taşıyan bu kutsal şiir; ülke topraklarını ele geçirmiş düşmanların dökülüşünü çabuklaştırmak, imanı en güçlü bir şekilde zirvede tutmak ve var olan bu inancı asla yitirmemek için yazıldı… Zaten topraklarına sımsıkı sarılmış, ayağı çarıklı dedem,yüreği yanık ninem bu marşla daha da bir bütün oldular ve hain düşmanlara, lâyık oldukları dersi vererek, özgürlüğümüzü yedi düvele kanıtladılar. İşte bu şiir benim milletimin tarihi boyunca yaşattığı değerleri anlatır. On kıtasının, her bir harfine paha biçilemeyen eşsiz bir hazine saklamıştır yüce şair,bulunması imkansız olan... Bozüyük yaylalarından, Torosların zirvelerine, Dumlupınar meydanlarından, Allahu Ekber dağlarına kadar,
Mükemmel Bir Neşe ve Umut Kaynağı
IMDB'den 8.6 puan alan 1946 yapımı olan It's a Wonderful Life (Şahane Hayat) filmi, benim için IMDB puanı her ne kadar pek bir şey ifade etmiyor olsa da, aldığı puanla IMDB'ye göre dünyanın en iyi 21. filmi oluyor. Yönetmen Frank Capra'nın sinema tarihine armağan ettiği bu başyapıtı izlerken içimde çok büyük bir beklenti yoktu. Her gün en az bir film izlemeye çalışan biri olarak bu filmi, o zaman izlediğim dizi olan Friends'te isminin geçtiğini işitmiştim; isim de bir yerden kulağıma tanıdık gelince seyretmeye koyuldum. Film, çevresi tarafından hatırı sayılan, saygıdeğer ve çok sevilen birisi olan George Bailey Tanrı'nın en büyük mucizesinden vazgeçmek üzereyken açılış yapıyor. Bu sırada kendisinin akıbetini kimse bilmediğinden küçük kasabasındaki neredeyse herkes onun için Tanrı'ya dua etmeye başlıyor. Tanrı bu kadar duaya yanıtsız kalamıyor ve en büyük mucizesinden vazgeçmesini önlemek için bir meleği görevlendiriyor. Daha sonra bu meleğe George Bailey'yi tanıması için onun hayatından önemli kesitleri izletiyor. Buradan sonrasını anlatmayacağım. Ben kendime "duygusal" birisi demem; sanırım çevrem de bunu tasdik eder. Fakat bu filmi izlerken tam iki kez ağladım ben. Duygusal birisi olmadığımdan film izlerken pek ender ağlarım. Dahası bu ağlayışlarımdan birisi mutluluktan olmuştu. Bunun bir daha herhangi bir filmi izlerken tekrar edecek bir durum olmadığına eminim. Ben bu incelemeyi Frank Capra'nın bu naçiz başyapıtı ülkemizde pek bilinmediğinden herkese önermek adına kaleme alıyorum. Ama en çok da hayatını önemsiz, değersiz, yaşamaya o kadar da değer bulmayan insanlara öneririm. Bu değerlendirmemi filmi izledikten önce de sonra da bir mübalağa olarak görebilirsiniz ama; bu film hayatın kutsiyetini, paha biçilemezliğini size hayatınızda karşınıza çıkacak birçok şeyden
Film
Paha biçilemez
Kimsenin beni ilgilendirmemesi müthiş bir lüks
Alıntı
Elitistlere sevgilerimle..
Düşünce ve duyguları, tüketim alışkanlıklarını, kültürel tercihleri ya da zihinsel eğilimleri ölçü alıp, "derin" ve "sığ" kalıplarına dayanılarak kurulan o üstenci, seçkinci ve narsist tuzağa düşmeyelim. Kendimizi "diğerlerinden" ayırıp fildişi bir kuleye kapatarak <güya> özel hissettirmeye çalışan o bencil sese kulak asmayalım, çünkü insanı yücelten şey, başkalarından uzaklaşması değil; aksine onlara yaklaşabilmesidir. Bu yüzden kuleyi biraz daha yükseltmek yerine, temeline ilk baltayı vuralım ve kibir tahtından kendi irademizle inelim. Elbette hepimizin dünyayı algılayış biçimi farklıdır. Her şeyin bir "bizcesi" vardır. Fakat bizimkisinden farklı diye diğerinin bencesini görmezden gelmek, değersiz ve sığ kabul etmek gerçeği yansıtmaz. Çünkü her ruh doğru yerden bakıldığında derindir. İnsan baştan sona okunulması ve keşfedilmesi gereken bir kitap gibidir, farklı bir dilde yazılmış olması <bizim onu anlayamıyor oluşumuz> onun "anlamsız" veya "boş" olduğunu değil, bizim henüz onun dilini (yaşanmışlıklarını, savunma mekanizmalarını, kültürünü) çözemediğimizi gösterir. Bazı insanlar uzun romanlar gibidir; katman katman açılırlar. Bazıları ise birkaç sayfalık bir öykü ya da tek dizelik bir şiir kadar kısa görünür. Ama biliriz ki bazen tek bir mısra, bin sayfalık bir ansiklopedinin söyleyemediğini söyler. Hayatını sade yaşayan, sessiz kalan ya da gösterişten uzak duran insanlar da böyledir. Az görünmeleri, az şey taşıdıkları anlamına gelmez. Birilerinin okumaya layık görmeyip sıkılarak yarım bıraktığı hatta okumaya tenezzül etmeyip kapağını dahi kaldırmadığı bir kitap bir başkasının okumaktan asla bıkmadığı en gözde başucu kitabı olabilir. Ciltlemesi yüzünden çöp muamelesi gören, hurda sayılan bir kitabı, bir koleksiyoner ısrarla tüm dünyada arıyor olabilir, birine hurda
Duygu ve Düşünce