Bu kitabı ilk defa okudum ama biliyorum ki hayatım boyunca dönüp dönüp tekrar okuyacağım Beş yaşındaki Zeze o kadar olgun ve anlayışlı bir çocuk ki minik ruhu kalbime derinden dokundu
Şeker Portakalı yoksul bir ailenin oğlu Zeze’nin hikayesini anlatıyor. Ailesi taşındığında kardeşleri büyük ağaçları kapıyor, Zeze’ye ise minik bir şeker portakalı fidanı kalıyor Zeze bu fidana Minguinho adını verip onu hayal dünyasında en yakın arkadaşı yapıyor. Mahallede haylazlık yaparken Portekizli ile tanışıyor. İlk başta nefret etse de zamanla onu öz babasının yerine koymaya başlıyor
Zeze sırf fark edilmek ve sevilmek için okumayı kendi kendine öğreniyor. Ama ailesi sevinmek yerine ondan kurtulmak için onu küçük yaşta okula gönderiyor. Zeze kötü bir çocuk değil aslında. Yaptığı her yaramazlık “Beni görün beni sevin” deme şekli Ama büyükler bunu anlamayıp onu hep dövüyor. Noel sabahı babasını üzdüğünü anlayıp sokaklarda ayakkabı boyayarak kazandığı parayla ona sigara aldığı sahne içimi parçaladı. Ailesi onun bu minik kalbini hiç görmüyor maalesef.
Öz ailesinde sığınacak yer bulamayan Zeze aradığı o saf sevgiyi Portekizli’de buluyor. Ona “Beni evlatlık al vermezlerse para karşılığı satın al” diye yalvarması kalbimi paramparça etti İşte bu yüzden Portekizli’nin ani ölümü ve fidanın kesileceğini öğrenmesi Zeze’nin dünyasını başına yıkıyor. Günlerce yataklara düşüp hastalanması aslında onun çocukluğunun bitişiydi. Zeze bu acı kayıpla yüzleşerek hayal dünyasından çıkıyor ve erkenden büyümek zorunda kalıyor.
Şeker Portakalı bir çocuğun ruhuna inen darbelerin onun masumiyetini nasıl öldürdüğünü gösteren harika bir kitap. Gerçekten de büyümek kalbin sökülmesi gibi bir şeymiş
Şeker PortakalıJosé Mauro de Vasconcelos · Can Yayınları · 2022275,6bin okunma
Hyunam-Dong Kitabevi benim için sadece bir roman değil, aynı zamanda modern hayatın koşuşturması içinde kaybettiğimiz huzuru hatırlatan bir eser oldu. Kitabı okurken birçok karakterin yaşadığı tükenmişlik, yalnızlık ve yönünü bulamama duygularını gerçekçi buldum. Özellikle ana karakter Yeongju'nun, toplumun başarılı olarak gördüğü hayatını geride bırakıp kendi hayallerinin peşinden gitmesi beni etkiledi.
Kitabın en sevdiğim yönü, büyük olaylardan çok insanların iç dünyalarına odaklanmasıydı. Hyunam-Dong Kitabevi, zamanla yalnızca kitap satılan bir yer olmaktan çıkıp insanların birbirlerine destek olduğu sıcak bir buluşma noktası hâline geliyor. Bu durum bana, bazen hayatımızdaki en önemli şeylerin başarı ya da para değil; huzur, dostluk ve kendimizi ait hissettiğimiz yerler olduğunu düşündürdü.
Yazarın dili oldukça sade ve akıcı. Bu nedenle kitap kolay okunuyor ve okuyucuyu yormuyor. Ancak kitabın temposu oldukça sakin olduğu için sürekli aksiyon bekleyen okuyuculara biraz yavaş gelebilir. Ben ise bu sakinliği kitabın atmosferine uygun buldum. Çünkü eser, okuyucunun da durup düşünmesini ve kendi hayatını sorgulamasını sağlıyor.
Kitap boyunca başarı kavramının farklı yönlerden ele alınması dikkatimi çekti. Karakterlerin çoğu toplumun beklentileri ile kendi istekleri arasında sıkışmış durumda. Bu nedenle roman, sadece bir kitabevinin hikâyesini anlatmıyor; aynı zamanda insanların kendilerini bulma ve yeniden başlama cesaretini de konu ediniyor.
Sonuç olarak Hyunam-Dong Kitabevi, bana umut veren, düşündüren ve okurken huzur hissettiren bir kitap oldu. Özellikle hayatın yoğun temposundan bunalan ve sakin, anlamlı hikâyeler okumayı sevenlere tavsiye ederim. Kitabı bitirdiğimde, mutluluğun bazen küçük şeylerde ve insanın kendisine ayırdığı zamanda saklı olduğunu bir kez
Merhaba Sevgili Kitapsever Dostlarım bugün sizlere Sait Faik'in kaleminden Son Kuşlar kitabını anlatacağım.
Kitabın konusu: Son Kuşlar, Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan ve birbirinden bağımsız 19 öykülden oluşan bir eseridir. Kitaptaki hikâyeler çoğunlukla adalarda, deniz kıyılarında, balıkçı kahvelerinde ve İstanbul'un kenar mahallelerinde geçer. Yazar, sıradan insanların hayatlarını, yalnızlıklarını, umutlarını ve doğayla olan ilişkilerini büyük bir sevgiyle anlatır.
Kitabın merkezinde büyük olaylar değil, insanların duyguları vardır. Sait Faik; balıkçıları, çocukları, yaşlıları, yoksulları ve toplumun görmezden geldiği insanları hikâyelerinin kahramanı yapar. Aynı zamanda doğanın yok oluşuna, insanların açgözlülüğüne ve şehirleşmenin getirdiği değişimlere de dikkat çeker.
Kitaba ismini veren Son Kuşlar isimli öyküde adaya göç eden kuşların artık eskisi kadar gelmediğini fark eder. Bunun nedeni Konstantin Efendi'nin ve çocukların kuş avlamasıdır. Küçücük kuşlar para karşılığında öldürülür, doğanın sesi yavaş yavaş susar.
Yazar sadece kuşların değil, çimenlerin ve yeşilliklerin de yok edildiğini görür. İnsanların doğaya verdiği zarar karşısında derin bir üzüntü duyar. Hikâye, gelecek nesillerin kuş seslerini duyamayacağı korkusuyla son bulur. Bu nedenle eser Türk edebiyatındaki ilk çevreci hikâyelerden biri kabul edilir.
Kitap hakkındaki düşüncelerim: Eserin en güçlü yönü, okuyucuya bir olay anlatmaktan çok bir duygu yaşatmasıdır. Deniz kıyıları, adalar, kuşlar ve balıkçılar öylesine canlı tasvir edilir ki okuyucu kendisini hikâyelerin içinde hisseder. Bununla birlikte kitap, hareketli olay örgülerini seven okuyucular için zaman zaman durağan gelebilir. Bazı hikâyelerde belirgin bir başlangıç, gelişme ve sonuç yapısı bulunmadığından okuyucu ne anlatılmak
Son KuşlarSait Faik Abasıyanık · The Kitap Yayınları · 202517,1bin okunma
Borsayla ilgilenenlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap. Bu kitaptan sonra yatırım üzerine düşüncelerinizin olumlu anlamda değişeceğine inanıyorum.
Platon, Menon diyaloguna şöyle başlar: “ Erdem öğretilir mi yoksa erdemli yaşamakla mı elde edilir? Veyahut öğrenmekle yaşamakla değil de doğuştan veya başka bir yoldan mı geliyor?” İşte Platon tüm Menon diyalogunda bu soruların cevabını arar ve erdemi Sokrates ve Menon’un karşılıklı konuşmalarıyla inceler.
Ona göre erdem tek bir şeydir. Bir erkeğin erdemi farklı, kadının erdemi farklı veya bir kölenin erdemi farklı değildir. Erdem tek bir şeydir ve tüm insanlar için ortak olan bir şeydir. Mesela diyalogunda Menon’un söylediği gibi erkeğin erdemi onun iyi işler yapması, bunu yaparken dostlarına yararlı olması, düşmanlarına zarar vermemesidir. Bir kadının erdemi ise evinin işlerini iyi yapması kocasına itaat etmesidir. Oysa ki Sokrates’in Menon’a cevap verdiği gibi; erdemler kişilere göre değişmez biz bir erdemden bahsediyorsak bu tüm insanlar için geçerli ve bir olmak zorundadır. Örneğin; sağlık kadında, erkekte, yaşlıda ve çocukta farklı bir şey değildir. Tüm herkeste sağlık aynı şeydir. İşte erdemde sağlık gibi tüm insanlar da bir olan bir şeydir. Cesurluk, ölçülülük, bilgelik, iyi yüreklilik gibi bir sürü erdemde yoktur. Oysa erdem tüm bu saydığımız şeyleri içeren bir şeydir. Örneğin; beyaz, siyah, mavi vb. tüm bunların hepsi bir renktir. Beyaz renk veya siyah renk farklı manaya gelmez her ikisi de sonuçta renktir. İşte cesurluk, bilgelik… gibi niteliklerde bu renkler gibidir. Erdem bunların toplamıdır.
Peki erdem nedir? Menon bu soruya şu cevabı verir: “Güzele duyulan istekle onu elde etme gücüdür.” Peki güzele duyulan istekle iyiye duyulan istek bir midir? Birdir. Buradan da şu çıkmaz mı: Bazı insanlar kötüyü bazı insanlarda iyi isterler. O zaman bazı insanlar bile bile veyahut kötüyü iyi sanarak isterler. Bir şeyi kötü olduğunu bile bile istemek olur mu?
MenonPlaton (Eflatun) · Karbon Kitaplar · 20211,300 okunma
"Benim Canım Ailem" (Başkomiser Galip Hikâyeleri), Çağatay Yaşmut imzasını taşıyan ve üç hikâyeden oluşan etkileyici bir eser. Kitaba adını veren hikâye "Benim Canım Ailem", yıllar önce Doğu bir şehirde yaşanan sarsıcı olaylarla başlıyor. Küçük bir kız çocuğu hastalanarak hayatını kaybediyor, iki gün sonra bir başka kız çocuğu ailesi tarafından tren raylarına bırakılarak öldürülmek isteniyor. Tren istasyonunda görevli bir kişinin olaya tanık olması, kaderin akışını değiştiriyor. Hikâye günümüzde İstanbul'da devam ederken, peş peşe işlenen cinayetler, olay yerinde görüldüğü söylenen başörtülü ve siyah gözlüklü gizemli kadını soruşturmanın kilit noktası. Başkomiser Galip ve ekibi bu kadının izini sürerken, geçmişte yaşananlarla bugünün cinayetleri ustalıkla birbirine bağlanıyor. Yazar, aile içi istismar, bireysel travmalar ve toplumsal yaraları polisiye kurgunun içine son derece başarılı bir şekilde yerleştirirken, olay örgüsünü de merakı diri tutacak bir ustalıkla örüyor.
"Katil acaba o mu, yoksa bu mu?" diye düşünürken, finalde çıkan beklenmedik isim, okuyucuya ters köşe etkisi yapıyor. Polisiye türünde güçlü bir kurgu ve derin toplumsal mesajlar arayanlar için akılda kalıcı bir hikâye.
Hikâye "Olaylar": Polisiye kurgunun en güçlü yanlarından biri olan gerçekçilik duygusunu ilk sayfalardan itibaren hissettiriyor. Cinayet Masası, savcılık ve olay yeri inceleme ekipleri, soruşturmaya alınan kişiler arasındaki diyaloglar son derece doğal ve inandırıcı ilerliyor. İlk cinayetin işlendiği olay yerinde üzerinde "1 Numara" yazılı kâğıt bulunuyor. İlk şüpheliler maktulün ortağı ve oğlu olsa da, cinayet saatinde nerede olduklarını tanıklarla kanıtlamaları üzerine Başkomiser Galip ve yardımcısı Serdar yeni ipuçlarının peşine düşüyor. Soruşturma devam ederken, ikinci cinayet