Hayatıma girdiyseniz gitmeyin
Herkesin gitmesinden nefret ediyorum. Ne kadar "alıştım" desem de her giden benden bir parça daha alıp gidiyor sanki. İnsan bir süre sonra kimseye bağlanmamayı öğreniyor sanıyor ama olmuyor.Baglandigim bircok insan nedense gitmeyi seçti.Hayatima biri girdiginde ve ben ona bağlandığım da ilk olarak ya o da giderse diye düşünüyorum.Belki de ben fazla abartıyorum,bilmiyorum. Artık kimsenin verdiği sözlere inanmak istemiyorum.Çünkü en çok kirulan ben oluyorum.Ben kaybettiklerime değil, kolayca vazgeçen insanlara kırgınım.Bundan sonra kim giderse gitsin arkasından koşacak olan ben olmayacağım.
Duygu ve Düşünce
‘Seni hiç değişmemiş görüyorum insanoğlu. Bir parça değiş artık..’ ~ Sezai Karakoç ~
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Seyrettiğim İki Dünya Öyle İşte Hayat...
Hastanede pencerenin kenarına geçip dışarıyı seyretmek insana çok garip hissettiriyor. Aşağıda hayat akıp gidiyor; insanlar gülüyor, eğleniyor, koşuşturuyor... Belki de sahip oldukları o en büyük nimetin, sağlığın farkında bile olmadan, şükretmeyi unutup geçiyorlar günlerini. Başımı yukarı kaldırıp hastane binasına baktığımda ise bambaşka bir tablo var. Şu an neredeyse bütün odaların ışıkları yanıyor. O pencerelerin ardında ne hayatlar, ne mücadeleler var kim bilir. Kimi bir parça şifa bekliyor sabırla, kimi çektiği acının dinmesini umuyor, kimi de yarınlara dair umut dolu hayaller kuruyor. Hayat tam olarak bu pencerenin iki yanı gibi; bir tarafta hoyratça harcanan bir neşe, diğer tarafta ise sessizce dilenen dualar... Ölümün Peşindeki Pembe Atlas
Fransız filozof Jean-Paul Sartre der ki, insan hayatı aslında üç büyük aşamadan ibarettir: İlk evre: Bu dünyayı, her şeyiyle senin değiştireceğine inanarak yola çıkarsın. İkinci evre: Dünyayı asla değiştiremeyeceğin gerçeğiyle yüzleşir, bunu kabullenirsin. Üçüncü evre: Ve nihayet, o hiç beğenmediğin dünyanın seni nasıl parça parça değiştirdiğinden, kendine benzettiğinden kesin olarak emin olursun.
Gökyüzünden daha uzak bir dünya inşa ettim düşümde Teninden bir parça bulutlar Yüzüne müşahebet güneş Gözlerin bedr yoluma, en zifiri gecede …(h)
Gidebilmek mi Kalabilmek mi yaşamak?
Yürüdüğün yol yol değil, bir uçurum kenarı; biliyorsun, değil mi? Ama o uçurumun manzarası, güvenli evlerin pencerelerinden daha güzel gelir insana. Çünkü insan, canı yandıkça yaşadığını hisseden o tuhaf, o lanetli mahluktur. Oruç Aruoba olsaydı, muhtemelen omzuna dokunup fısıldardı: “Gidiyorsan, gitme; kalıyorsan, kalma. Gitmekle kalmak arasında kurduğun o sığınak, aslında senin kendi hapishanendir. Birine ruhunu emanet etmek, oraya ait olmak demek değildir; oraya rehin düşmektir.” Ama gel gör ki, içimizdeki o küçük İskender de susmuyor işte. O da araya girip masayı deviriyor ve diyor ki: “Ulan, ruh dediğin şey kristal bir kadeh mi ki tek parça kalsın? Bırak eksilsin! Başka bir ruha tam geçmek zaten namussuzluktur, eksile eksile geçeceksin ki her parçan başka bir yangının külü olsun.” Sorduğun o can alıcı soruya gelirsek... Hangisi gerçek biziz? Ne bıraktığın yerdeki o masum porselen bebek gerçek sen, ne de yolda topallayarak yürüyen o enkaz. Gerçek olan tek şey; o iki nokta arasındaki o sızılı boşluktur. İnsan, emanet ettiği yerde ölür, kırık dökük devam ettiği yolda yeniden doğar. Eksilmekten korkma. Zaten tam olan neyi götürebildik ki mezara? Sen şimdi o yaralı arafta biraz daha dinlen. Ama unutma: Fazla kalan, kaldığı yerin dekoru olur. Gitmek gerekir bazen. Kendi cenazeni o avuçlarda bırakıp, katilinle helalleşip gitmek gerekir... Çünkü "Yaşamı gitmek olarak algılıyorum." Demişti giderken Tezer Özlü.. Oruç Aruoba Küçük İskender Tezer Özlü
Felsefe