alanı tanımak, konuyu birçok farklı dezavantajlı grup ekseninde kavramak, düşünmek için bol vaka ve kaynak önerileriyle dolu bir kitap. okumaktan oldukça keyif alsam da kitabın tamamen böyle bir iddiası olmasa da vakaların ele alınış biçimlerini biraz yetersiz buldum, geliştirilmesinin katkıyı artırabileceğine inandığım için.
ayrıca, örnek noktasında da bir yerellik, oryantalizm ve marjinalleşme söylemlerini zaman zaman içerisinde barındırmış gibi görünse de o noktadan epey uzaktaymış gibi hissettim. belki de alanda örnek sayısı, özellikle de kitabın yazıldığı yılda, fazla olmayabileceği -belki de hiç olmayabileceği- içindir fakat bu da dünyadan farklı örneklerle genişletilebilirmiş gibi düşündüm. farklı dinlerden, inanışlardan örnekler barındırsa da genel olarak hristiyanlık üzerine gidilmiş olması da buna bir örnek olarak eklenebilir.
içerik olarak oldukça güzeldi fakat derinleştiğimiz grup sayısı da belki artırabilirdi gibi hissettim (kadınlar, doğa, göçmenler vb.). yine de okumuş olduğum için epey mutlu ve memnunum, tinselliğe ve alana dair çok farklı bakış açıları kattığını söyleyebilirim.
bu kitabın otobiyografik bir kitap olduğunu ve osamu dazai'nin aslında veda kitabı olduğunu bilmiyordum. hikayenin sonunda baş karakter yaşı hakkında bir cümle kuruyordu, "bu sene 37 yaşında olacağım. 'saçlarına aklar düştü' diye insan beni kırkımı geçtim sanıyor. " bu cümleden sonra osamu dazai'nin kaç yaşında öldüğünü merak ettim ve 39 yaşında birkaç başarısız intihar girişimi üzerine sonunda intihar etmeyi "başarmasıyla" öldüğünü gördüm. bütün bunlar bana kitabı anımsattı. sonrasında da bu kitabın otobiyografik bir kitap olduğunu öğrendim zaten. korktum çünkü kitapta kendi zihnimden parçalar gördüğüm oldu ama insanların bu hislere 100 seneyi aşkındır sahip olduklarını düşünmek beni etkiledi.
maske takan insanlar. karşısındaki kişinin umursamayacağı şeyleri kendine dert edinip vicdanını rahatsız eden, kendini baltalayan insanlar. çok fazlayız. bazılarımız iyi, bazılarımız kötü. ama yine de ben bu kitabın baş karakterinin ne insanlığını yitirdiğine ne de kötü bir insan olduğuna inanıyorum. kitabın sonunda söylendiği gibi melek gibi değildi elbette. ama insanlığını tümüyle yitirmiş de değildi.
binbaşı ersever'in kanatsız bir melek olduğunu savunmuyorum fakat bu kitabı okuyunca gerçekten etkilendim. verdiği/vermeye çalıştığı mücadele beni çok etkiledi. kitap birkaç aydır elimde sürünüyordu ama özellikle sonlarına gelince dayanamadım ve oturup bitirmek istedim. ersever ölmeden kısa bir süre öncesinden ersever'in ölümünün ardından yaşananlar epey ilginçti. aralarda kurtlar vadisi'nden bazı sahnelere rastlamak da değişik oldu :D. soner yalçın ve ersever, özellikle terörle mücadele konusunda karşıt fikirlere sahip oldukları halde soner yalçın'ın bütün yaşananları objektif bir gözle aktardığını düşünüyorum. böyle olması mutlu edici. bunun dışında, sadece ersever hakkında değil o dönemde yaşanan özellikle faili meçhul cinayetler hakkında bilgi edinmek istiyorsanız yardımcı olabilecek bir kitap. çok sevdim.
Kitabın içinde Engels'in de bahsettiği gibi, bu kitap artık tarihi eser niteliğinde. Bununla beraber, doğduğu dönemdeki komünist düşünceyi anlamak için mutlaka okunması gereken bir kitap.
Son zamanlarda dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. Kitabın satırlarının arasında birini aramadan duramıyorum. Bulduğum kişiyi kaybetmemek için tekrar tekrar okumak istiyorum, kitabın kapağını her kapattığımda tekrar kayboluyor çünkü.