Ayfer Tunç’la ilk olarak Annemin Uyurgezer Geceleri sayesinde tanıştım. Romanda, anlatıcının anneannesinin ağır yaşam hikâyesinden başlayıp annesine ve kendisine uzanan bir kadınlar silsilesi anlatılıyor. Kitabın beni en çok zorlayan yanı ise, evli bir adamla yaşanan ilişkinin işlendiği bölümler oldu. Bazı yerlerde anlatı, sanki adamın eşini geri plana itiyor ya da yaşananların sorumluluğunu ona yüklüyormuş hissi uyandırdı. Bu yaklaşım, kendi ahlaki bakış açımdan beni oldukça rahatsız etti. Buna rağmen Ayfer Tunç’un kalemindeki akıcılığı ve insan ruhunun karmaşıklığını anlatmadaki başarısını inkâr etmek mümkün değil.
Daha sonra okuduğum Aziz Bey Hadisesi ise benim için bambaşka bir deneyim oldu. Elimden bırakmadan okuduğum, atmosferiyle ve diliyle beni içine çeken bir eserdi. Hüzünlü ama son derece sahici bir hikâye anlatıyordu. Kitabı bitirdiğimde, Ayfer Tunç’un yalnızca güçlü karakterler kuran değil, aynı zamanda okuru yormadan derinlikli anlatılar kurabilen bir yazar olduğunu düşündüm. Bu eser, yazara duyduğum ilgiyi daha da artırdı.
Şimdi ise Kırmızı Azap’ı okuyorum. İlk hikâye olan “Kadın Hikâyeleri Yüzünden” beni oldukça sarstı. Karısını aldatma görüntüsü yaratarak onu inciten ve sonunda onun intiharına sürüklenmesinde pay sahibi olan bir adamın hikâyesi, insan ruhunun karanlık taraflarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Hikâyede geçen şu cümle özellikle aklımda kaldı: “Kemikli bir kadındı karım. Evet, güzel değildi ama kalbi olan bir kadındı. Ben yok sandım.” Bu satırlar beni derinden etkiledi. İnsanların yaşadığı acıları, pişmanlıkları ve çoğu zaman dışarıdan görünmeyen hayatları düşündürdü.
Ayfer Tunç’u okurken zaman zaman kendi değerlerimle çatışan karakterlerle, hatta beni rahatsız eden bakış açılarıyla karşılaşıyorum. Fakat edebiyatın önemli