Kendime bile pay bırakmadım, kendini hatırla Seni Beyrut sokaklarına götüreceğim, bu kentin ismi gönül çeliyor usulca.*
1000Kitap
Sizi seven kişinin güzel yaptıklarını küçümsemeyin, onun yapıp sizin yapamadıklarınızı yok saymayın, iyi yaptığı şeyde kendinize pay çıkarmayın, iyi yaptığı birşeyi sizin daha iyi yaptığınızı iddiaya kalkmayın, mutlu olduğu birşeyi paylaştığında onu kıskanmayın. Sonra neden sevilmiyorum diye ağlarsınız.
Hayata Dair
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
ŞUURUN KAYNAĞI: RUH ve RUHÎ ÇABA...
(...) Bilgiden bahsedebilmek için bilen ve bilinen lâzımdır; fakat bilenin bilinene yönelişi kendiliğinden açıklanmış değildir. “Bilgi bilene vardır” hükmü, bilgi teorisini doğrudan “bilenin mahiyeti”ne bağlar. Bilen kimdir? Eğer bilen yalnız akılsa, bilgi aklın kavramlarına sıkışır. Eğer bilen yalnız duyumsa, bilgi intibalara iner. Eğer bilen yalnız dilse, bilgi söylem ve işaret ağına kapanır. İBDA’da bilen, bütün bunların üstünde ve hepsini içine alacak şekilde ruhî şahsiyettir. Bu sebeple bilgi, aklın nesneyi kuşatması değil; ruhun, akıl da dâhil bütün melekeleriyle bilinen karşısındaki tavrıdır. Bilgi, ruhîlikten koparılamaz çünkü bilen, son tecritte ruhtur. Bilinen, ruha kendini empoze eden ve şuurda mevzu hâline gelen varlıktır. İBDA bu noktada şuurun kaynağını akılda bulmaz. Akıl, ruhun bir şubesi ve âleti olarak bağlar, ayırır, tecrit eder, nisbet kurar ve hükme getirir; fakat şuurun kaynağı değildir. İBDA’da şuurun kaynağı, son tecritte ruh ve ruhî çabadır. Akıl, bu şuurun kaynağı değil, onun Halk Âlemi’nde iş gören bağlayıcı ve tahlil edici âletidir. Akıl, kuşattığı şeyi anlar. Bu sebeple aklın sahası, kuşatılabilir olanla, yâni kemmiyet ve keyfiyetler âlemiyle sınırlıdır. Bu yüzden son tecritte, ben şuurunun kaynağına inildiğinde akıl değil, ruh kalır. Bilgi, bilen ile bilinen arasındaki münasebette, bu münasebeti mümkün kılan ruhî faaliyetin mahsûlüdür. Ruh ise aklın kavrayacağı bir nesne değildir; çünkü akıl, bir şeyi kuşatarak anlar ve bu kuşatma ancak keyfiyetler ve kemmiyetler âleminde, yâni ölçülebilir, ayrılabilir, sınıflandırılabilir sahada mümkündür. Ruh ise Halk Âlemi’nde bedene ilişik görünse de, mahiyeti bakımından bu ölçülerin dışında kalır. **Ruh, Emr Âlemi’ne bağlı, Halk Âlemi’nde bedene ilişmiş, aklın kuşatamayacağı, ancak
Epistemoloji
hâksâr ettiğin bu sîne diyor : “basmayın hâk-i pây-i yâr imişim” (tâhirü’l-mevlevî) ​"kül ettiğin (toprağa çevirdiğin) bu sine (göğüs/kalp) diyor ki: ‘(üzerime) basmayın, ben yârin ayağının toprağıymışım!’"
-yar qasidi.
ah geceler yatmamışam men sene laylay demişem sen yatalı men gözüme ulduzları say demişem herkes sene ulduz deye özüm sene ay demişem senden sora heyate men şirin dise zay demişem her gözelden bir gül alıb sen gözele pay demişem*
Alıntı
Allah’tan En Güzel Payı İstemek. İbn Ömer (Radıyallahu anh), akşam ve sabah olunca şöyle derdi: “Allah’ım! Bugün taksim ettiğin herhangi bir hayırda beni kullarının en büyük pay sahiplerinden kılmanı; hidayet ettiğin bir nurdan, yaydığın bir rahmetten, genişlettiğin bir rızıktan, giderdiğin bir sıkıntıdan, kaldırdığın bir beladan, defettiğin bir şerden ve uzaklaştırdığın bir fitneden bana da en büyük payı vermeni Senden isterim.” İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye.