Artık her şey için çok geç..
Senin için fedakarlık yapan birini düşün şimdi. Düşündün değil mi? Peki bir de onu elinin tersiyle ittiğini de hatırla şimdi. Bunu da hatırladın değil mi? Bunları tekrar tekrar okumakta da özgürsün. Vermiş olduğun kararlar da bilakis özgürsün. Sana çiçek bahçesi sunmaya ve ışığını seninle paylaşmaya cesareti vardı. Sen de yoksun olan bu duygu, gün gelecek yüzüne tokat gibi çarpacak. Aklın başına, kalbin de hüznüne sığamadığında bu satırları hatırla. Sen kendine dahi geç kaldın.. ❦Kalbe düşen ay ışığının kaleminden.. 🪶🌿
Duygu ve Düşünce
İSTASYON ​İstasyonda seni arar oldu gözlerim, Hafızam geçmişin gölgesiyle oynadı. Yamacımdan geçen her yabancı, Senin sesinle fısıldadı usulca kulağıma: “Kavga edişlerini bile özledin değil mi?” ​İçinden geldiği gibi, Kuralları hiçe sayan bir çocuk gibi; İlk trenle yanına gelesim var şimdi. ​Özlemişim… Keskin bir rüzgar gibi delip geçti içimi. Peki ya sen… Sen de böyle yoruldun mu özlemekten beni?
Şiir
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Yalnızlığın iki yüzü: Kirpiler ve Sarkaçlar...
Hiç düşündünüz mü? İnsan neden hem yalnız kalmaktan korkar hem de bazen herkesten uzaklaşmak ister? Neden en çok ihtiyaç duyduğumuz insanlar, bazen en çok canımızı yakan kişiler olur? Belki de bu çelişkiyi en iyi açıklayan isimlerden biri Arthur Schopenhauer'dir. Schopenhauer'in Kirpi Teorisi, soğuk bir kış gününde ısınmak için birbirine yaklaşan kirpileri anlatır. Kirpiler birbirlerine yaklaştıkça dikenleri birbirine batar ve acı verir. Uzaklaştıklarında ise soğuktan üşürler. Sonunda ne tamamen yakın ne de tamamen uzak olacakları bir mesafe bulurlar. Peki insanlar da böyle değil midir? Birine çok yaklaştığımızda hayal kırıklıkları, kırgınlıklar ve anlaşmazlıklar yaşamıyor muyuz? Ama tamamen uzaklaştığımızda da yalnızlığın soğukluğunu hissetmiyor muyuz? İnsan ilişkilerinde gerçekten kusursuz bir yakınlık mümkün müdür? Yoksa hepimiz, görünmez dikenlerimizi taşıyan kirpiler gibi, birbirimizi istemeden incitiyor muyuz? Belki de bu yüzden bazen yalnızlığı seçiyoruz. Fakat şu soru akla geliyor: Yalnızlık gerçekten bir çözüm mü, yoksa sadece acının başka bir şekli mi? Schopenhauer'in Sarkaç Teorisi ise insan hayatının iki uç arasında gidip geldiğini söyler: acı ve can sıkıntısı. Sahip olmadıklarımız için üzülürüz; sahip olduklarımız zamanla sıradanlaşınca sıkılırız. Peki yalnızlık da böyle bir sarkaç değil midir? Kalabalıkların içinde bunaldığımızda yalnız kalmak isteriz. Ancak uzun süre yalnız kaldığımızda bu kez bir ses, bir dost, bir omuz aramaya başlamaz mıyız? Öyleyse insan neyi arıyor? Kalabalıkları mı, yoksa huzuru mu? Başkalarının yanında olmayı mı, yoksa kendini bulmayı mı? Belki de asıl sorun yalnız olmak değildir; kendimizle baş başa kaldığımızda ne hissettiğimizdir. Schopenhauer'in bu iki teorisi bize önemli bir gerçeği düşündürür: İnsan ne tamamen yalnız
Psikoloji
Yaşlılarla sohbet ediyorum gençlerin giyiminden, ahlakından, saygısızlıklarından şikayet ediyorlar. Gerçekten edep var had bilme var yaşlılarımızda. Sohbetleri insana huzur veriyor. Gençlerle sohbet ediyorum, yaşlıların birşey bilmediğinden, anlayışlı olmadıklarından, cahil olarak görüyorlar. Biraz kıyaslıyorum da kendi içimde, büyük oranda gençlerde; Hep bir özenti hayat, modernleşmeye çalışmak, üstünlük ve gösteriş var çoğunda. Peki cahillik hangi kesimde ?
1000Kitap
İllüzyon çağında kuklacılık ve kuklalar...
Bir düşünürün söyle bir sözü kalmış hatırımda, mealen diyordu ki:"...eski zamanlarda kuklacı da kukla da, kuklanın ipi de görünürdü seyirciye...", peki ya şimdi, kukla ortada ipi de görünmüyor kuklacı da...hatta kukla kendini öylesine kaptırmış ki, kukla olduğunu unutmuş giydirme şahsiyet kazanmış gibi...seyreden ise hiç birinin farkında değil !... Bu tespit ile giriş yaptık mevzuya, tam olarak içinde yaşadığımız "illüzyon çağının" ve modern insanın varoluşsal trajedisinin kalbine dokunuyoruz bu yazıda. Bahse konu sözün ruhundan ilham alarak, bu derin fikri ve ardındaki manzarayı şu şekilde devam ettirelim: Görünmez İplerin Çağı: Şahsiyet Sanrısı Eski zamanlarda seyirci, izlediği şeyin bir kurmaca olduğunu bilirdi. Kuklacı perdenin arkasındaydı, ipler bazen ışıkta parlardı; sahne ile hakikat arasında estetik bir mesafe vardı. Seyirci oyunu izler, hissesini alır ve evine dönerdi. Kukla da kukla olduğunu bilirdi, çünkü varlığı ancak o görünür iplerin gerilmesiyle can bulurdu. Ya şimdi? İpler o kadar inceldi, o kadar şeffaflaştı ki; artık onları görmek için göz değil, çok derin bir basiret ve şuur gerekiyor. Kuklacı sahnede değil, kuliste değil; bizzat kuklanın zihninin iç çeperlerine gizlenmiş durumda. Algoritmalarla, dayatılan modern paradigmalarla, konfor alanlarıyla ve sahte başarı illüzyonlarıyla örülmüş bu görünmez ipler, kuklaya yukarıdan aşağıya değil; içeriden dışarıya doğru hareket yaptırıyor. Kuklanın Trajedisi: "Giydirme Şahsiyet" En tehlikeli esaret, esir olduğunu bilmeyenlerin esaretidir. Bugünün insanı (modern kukla), kendisine sunulan hazır şablonları, düşünce kalıplarını, beğenileri ve hatta isyanları bile kendi hür iradesiyle seçtiğini zannediyor. Üzerine geçirilen kimliği, o "giydirme şahsiyeti" o kadar çok benimsiyor ki; aynaya baktığında bir