"...doğa bizi yasalarındaki ahenge, uyuma öyle bir alıştırmıştır ki onun görmeye alışık olduğumuz uyumundaki en ufak bir kayma bizi tiksindirir, korkutur..."
Ruzena Sedlak'ın çirkinliğinin anlatıldığı satırlar bana dokundu. Nedendir bilmem, bir yazar fiziksel görünümü yüzünden toplumdan tecrit edilen bir karakterin çirkinliğini betimlerken çok yerinde kelimeler seçtiğinde -ki kelime seçmek Zweig'ın işidir- bana bir şeyler oluyor. O kadar gerçek, o kadar net ve keskin kelimeler kullanıyorlar ki sanki dünyanın bütün dışlanmışlarının acısı içimde toplanıyor. Yazara öfkeleniyorum "Bu kadar güzel yazıyorsan belki de sen de böyle düşünüyorsundur, böyle düşünen bir insan mısın?" diye...
Hikayeyi okumadan incelemenin gerisini okumamanız tavsiyemdir. Hikayeyi okumadan "Zweig okuyorum." dememeniz de ayrı bir tavsiyemdir. :)
Sedlak, tecavüz ürünü olmasına rağmen oğluna niye bu kadar bağlı? Görünüşüne rağmen kendisini sevebilen yegane insan olduğundan mı, kendisini yaşamda tutan varlık olduğundan mı, kendisine ve sadece kendisine ait olan tek şey olduğundan mı, kendisi gibi çirkin bir çocuk doğurmadığı için kendisiyle ve oğluyla gurur duyduğundan mı? Bir defasında anneme "Annelik duygusu, bir kadının tecavüz eseri dünyaya getirdiği çocuğunu bile sevmesine yetiyor mu gerçekten, o iğrenç anıyı aşabilecek kadar güçlü mü bu duygu?" demiştim. "Öyle. Öyledir yani." diye cevap vermişti. Tahminde bulunmuştu sadece ama böyle çok örnek olduğundan ben de öyle tahmin ederdim. Yani belki de Sedlak'ın oğluna olan sevgisini basitçe oksitosinle açıklayabiliriz.
Bir de Karel'le ilgili detaylar var. Başta annesine ve genel olarak herkese karşı bu kadar itaatkar olması, annesinin görüntüsünden ilk korktuğu an, askerler annesini hırpalarken onun hiçbir şey yapmaması... Sanki ayrı bir varlık
Adam, insanların coşkulu ve mutlu seslerine hiç kıskançlık hissetmeden kulak veriyordu. Sakatlığı, onu yalnız kalmaya alıştırmıştı ve bu yalnızlığı içinde de dünya nimetlerinden feragat eden birinin umursamazlığıyla içine kapanık bir filozof yapmıştı.
Sayfa 15 - İki Yalnız İnsan adlı hikayeden.·Kitabı okudu
Lyon'da Düğün kitabının içindeki "İki Yalnız İnsan" hikayesinde de şunu diyor Stefan Zweig: "(...) acısını azaltmak istemiyordu, acı çeken herkes gibi acı çekmekten memnundu."
Bu karakterin "Çirkinliği o kadar dikkat çekiciydi ki (...) Güzel olan tek yeri sakin sakin bakan, pırıl pırıl parlayan gözleriydi, tüm aşağılayıcı ve nefret dolu bakışları yumuşak bir tevekkülle geri yansıtan gözleri."
Zaman geçtikçe yeryüzünün en mutsuz kadını olduğuna inandırdı kendisini. Fakat böyle üzgün olmaktan neredeyse zevk alıyordu, kendi kendine eziyet etmekte bir çekicilik buluyordu adeta.
Sayfa 46 - Prater'de İlkbahar adlı hikayeden.·Kitabı okudu