Dul kitabı, eşini kaybettikten sonra geride kalan bir adamın gündelik hayatındaki boşluklarla yüzleşmesini ve yas sürecini anlatıyor. Yasın en sessiz hâlini anlatan bir kitap bu. Büyük cümleler yok, abartı yok; ama her satırın içinde gerçek bir eksiklik duygusu var. Özellikle birlikte yapılan sıradan şeylerin yokluğunu anlatışı kitabı daha da gerçek kılıyor.
Altını çizdiğim o kadar çok cümle oldu ki, çoğunda “ben de böyle hissederdim” dedim. Yazarın sert olmayan, yer yer ince mizahla kırılganlaşan dili kitabı daha da samimi hissettirdi.
Bazı kitaplar bağırmadan etkiler; kısa ama etkisi uzun süren kitaplardan biri oldu benim için.
İ
“Kadınlar Ülkesi” hem konusu hem de verdiği mesajlarla beni etkileyen ama bazı noktalarda düşündüren bir kitap oldu.
Kitap, tamamen kadınlardan oluşan gizemli bir ülkenin keşfiyle başlıyor. Üç erkek kaşif bu efsanevi yeri bulduklarında, alıştıkları dünyanın tamamen dışında bir düzenle karşılaşıyorlar. Bu ülkede savaş yok, rekabet yok; her şey iş birliği, akıl ve denge üzerine kurulu. Kadınlar nesiller boyunca kendi kendine çoğalmanın bir yolunu bulmuş ve bu sayede tamamen bağımsız bir toplum oluşturmuşlar.
Zamanla erkeklerin bu düzenin içine girmesiyle dengeler değişiyor ve işler bir anda daha karmaşık, gergin bir hâle geliyor. Her şey sanki dışarıdan taşınan bir kaosla doluyor. Bu karmaşa, üç erkek ve kadınlar arasındaki ciddi bakış açısı farkını daha da belirgin hale getiriyor. Erkekler alıştıkları güç, sahip olma ve üstünlük anlayışıyla yaklaşırken; kadınlar daha mantıklı, planlı ve kolektif bir düzen içinde yaşıyor. İlişkiler, evlilik kavramı, hatta sevgi bile iki taraf için bambaşka anlamlar taşıyor. Bu karşılaşma aslında sadece bir keşif değil, iki farklı dünyanın çarpışması gibi ilerliyor.
Bu noktada Terry karakterine ayrıca çok sinir oldum. Tam anlamıyla erkek egosunun vücut bulmuş hali gibiydi. Diğer iki karakter zamanla biraz da olsa değişip anlamaya çalışırken Terry asla dönüşmüyor, hatta olayların sonuna doğru daha da sertleşiyor.
Ama beni en çok düşündüren nokta annelik oldu. Kitapta annelik o kadar merkezde ki, kadınların kimliği neredeyse bunun etrafında şekilleniyor. Oysa kadınlar sadece anne olmaktan ibaret değil. Her kadının hayatı, hayalleri ve varoluş biçimi farklı.
Yine de dönemine göre oldukça cesur bir bakış açısı sunduğunu düşünüyorum. Hem hayran kaldım hem de bazı yerlerde “burada dur biraz” dedim.
Kısacası: Okurken hem içine çekiyor hem
Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bir ailenin içinde büyüyen şüpheleri anlatan bir psikolojik gerilim kitabı. Hikayede herkesin zeki, başarılı ve örnek gösterdiği bir oğlu olan bir anne var. Ancak mahallede bir kız kaybolduğunda ve oğlunun o kızla son görüşen kişilerden biri olduğu ortaya çıktığında anne yıllardır bastırdığı bazı huzursuz düşüncelerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Bir yandan oğlu Liam’a inanmak istiyor, bir yandan da içindeki o rahatsız edici şüpheyi susturamıyor: Ya gerçekten sandığı kadar masum değilse?
Kitaba büyük bir beklentiyle başlamıştım ama maalesef benim için beklentimi tam karşılamadı. Freida McFadden’ın kitaplarında sık gördüğüm bir karakter dinamiği burada da vardı. Yazar yine herkesin hayran olduğu, kusursuz görünen bir erkek karakter yaratmış. Buna karşılık ise bazı şeyleri fark etse bile sürekli kendini sorgulayan ve çoğu zaman saf kalmayı seçen bir kadın karakter okuyoruz.
Ayrıca kitap bana biraz yavaş ilerliyormuş gibi geldi. Okurken sık sık “hadi artık sadede gel” dediğim oldu çünkü ortada gerçekten gerilimi yükselten büyük bir olay hissi oluşmadı. Bu yüzden okuma boyunca hiç gerilmedim ve beni şaşırtan bir ters köşe de olmadı. Belki de artık yazarın kalemine fazlasıyla alıştığım içindir; bazı gelişmeler daha başından tahmin edilebilir geldi. Hatta sonu da tahmin ettiğim gibi çıktı çünkü aslında ipuçları başından beri gözümüzün önünde duruyordu.
Genel olarak akıcı bir kitap olsa da benim için beklediğim etkiyi bırakamayan bir okuma oldu.