Mustafa artık askerlik yolunu tutmuştu. Fakat o devirde -ordu tam bir çöküntü içindeydi. Sultan Abdülhamit Türkiye'si, imparatorluk tarihinin en perişan günlerini yaşıyordu. İmparatorluk fiilen çökmüştü. Abdülhamit'in hem içeriye, hem dışarıya karşı siyaseti, şu birkaç sözcükle özetlenebilirdi: Çatışmaları uyuşturmak, olayları örtbas etmek, çöküntüyü görmemezlikten gelmek ve ne pahasına olursa olsun, kendi tahtını korumak! Bu konuda mesela Abdülhamit'in en güvendiği sadrazamları Sait ve Kamil paşaların hatıraları zengin misallerle doludur.
Toplum yüze vuran şeylerle yetinir; aslı var mı yok mu düşünmez, gördüğüne bakar yalnızca. Gerçek acı bir gösteridir onun için, bir tür eğlencedir ve bu yüzden her şeyi, bir caniyi bile bağışlayabilir; heyecana bayıldığı için hiç fark gözetmeden kendini ağlatana da, güldürene de -nasıl ağlattığına, nasıl güldürdüğüne bakmadan- aynı biçimde davranır.
Toplum insanlardan beklediği erdemlerin hiçbirine uyma gereğini duymaz: Her an cinayet işler ama sözle işler; nasıl güzeli gülünçleştirerek küçültürse alay yoluyla da kötülüklerin yolunu açar; babalarının ölümüne fazla ağlayan oğulları alaya alır yeterince ağlamayanları aforoz eder; sonra da kendisi, henüz soğumamış ölülerle uğraşarak eğlenir.