Platon, iki bin küsur yıl öncesinden bugüne uzanan o felsefi parmağını tam da insani zaaflarımızın, adalet arayışımızın ve güç arzumuzun kalbine bastırarak, aslında hepimizin içindeki o "bizi kim, nasıl yönetmeli ve ben kimim?" sorusunun felsefi temelini atıyor. Kitap, sokaklarda ezberleri bozmak için insanlarla tartışan Sokrates’in o meşhur diyaloglarıyla ilerlerken, sadece kağıt üstünde bir rejim tasarımı yapmıyor; insan ruhunun o karmaşık dehlizlerini toplumsal bir haritaya dönüştürüyor. Fikirlerin o sarsıcı ritmini ve meşhur metaforların alt metinlerini açık ederek metnin o sindire sindire keşfedilmesi gereken felsefi hazzını zedelemek istemem; ancak şunu söylemeliyim ki, Platon’un gücü ve iktidarı sadece bilgeliğe, yani felsefeye emanet etme arzusu, bugün bile dünyayı yönetenlerin hırslarını gördükçe içimizi sızlatan zamansız bir meydan okumadır. Kitap boyunca doğrunun ve adaletin peşinden koşarken, aslında dışarıda hayalini kurduğumuz o kusursuz düzenin, önce kendi iç dünyamızdaki o vahşi arzuları, aklı ve cesareti terbiye etmekten geçtiğini anlıyoruz. Platon o kadar insan psikolojisinin dip sularında gezinerek yazmış ki, anlatımdaki o kışkırtıcı soru-cevap ritmi sizi de o antik Atina sokaklarındaki tartışmanın bir parçası haline getiriyor, kendi doğrunuzu yeniden inşa etmeye zorluyor. Son sayfayı devirip kapağı kapattığınızda, sadece tozlu bir felsefe tarihini rafa kaldırmış olmuyorsunuz; modern dünyanın, demokrasinin çıkmazlarının, kitleleri parmağında oynatan liderlerin ve en önemlisi kendi zihninizin içindeki o gölgelerle dolu yanılsamaların çıplak gerçekliğiyle baş başa kalıyorsunuz.